Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Kasım
2014
27
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 29. BÖLÜM
etiketler: BERGSON, FİLOZOF

20. YÜZYIL –ÜÇÜNCÜ KISIM”

 

GENEL NOTLAR VE

 

FİLOZOF BERGSON

 

1- geçmiş iki ayrı biçimde meydana gelir: a) devindirici mekanizmalarda, b) bağımsız anılarda.

Ama bu durumda, belleğin pratik işlemi, dolayısıyla sıradan işlemi, geçmiş deneyimin şimdiki eylem için kullanımı –yani tanıma –iki biçimde meydana gelmelidir. Tanıma kimi zaman eylemin içinde olur ve koşullara uygun mekanizma tamamen otomatik olarak işin içine girer; kimi zaman ise bir tin çalışmasını gerektirir ve tin, günce/fiili duruma dâhil olmaya en fazla yatkın tasarımları bulup şimdiki zamana yöneltmek için geçmişte aramaya girişir. İkinci önerme de buradan kaynaklanır.

2- mevcut bir nesnenin tanınması, nesneden kaynaklanıyorsa hareketlerle, özneden kaynaklanıyorsa tasarımlarla olur.

Son bir soru da sorulabilir: Bu tasarım nasıl korunacaktır ve devindirici mekanizmalarla ne tür ilişkiler geliştirecektir? Bu soruyu, bir sonraki bölümde, bilinçdışını ele aldığımızda ve geçmişle şimdiki zaman arasındaki ayrımın özünde neden ibaret olduğunu gösterdiğimizde derinlemesine açıklayacağız. Ama şu an için bedeni, gelecek ile geçmiş arasındaki hareketli bir sınır olarak belirtebiliriz; geçmişimizin hiç durmadan geleceğimize doğru ittiği bir uçtur. Bedenim, tek bir an içinde düşünüldüğünde, etkide bulunan nesneler ile etkide bulunduğu nesneler arasında aracı bir etkenden başka bir şey değilken, buna karşılık, akan zamanın içine yerleştirildiğinde, daima geçmişimin bir eylem içinde son soluğunu verdiği belirgin bir noktada bulunur. Sonuç olarak, beyin mekanizmaları olarak adlandırdığım bu özel imgeler, geçmiş tasarımlarımdan oluşan diziyi her an bitirir; bu tasarımların şimdiki zamana gönderdikleri son uzantı, gerçekle, yani eylemle ilişki noktaları bu imgelerdir. Bu bağı koparırsanız geçmişteki imge belki yok olmaz, ama gerçek üzerinde herhangi bir etkide bulunma imkânını ve sonuç olarak,  -ileride göstereceğimiz gibi –gerçekleşme imkânını da elinden almış olursunuz. Bir beyin lezyonu, bu anlamda ve yalnızca bu anlamda, bellekteki bir şeyi ortadan kaldırabilir. Üçüncü ve son önermemiz de buradan kaynaklanır.

3- Zaman içinde dizilmiş anılardan bu anıların uzam içinde doğan ya da olası eylemini belirten hareketlere geçiş hissedilemez kademelerle olur. Beyin lezyonları bu hareketlere zarar verebilir, yoksa anılara değil.

Geriye, deneyimin bu üç önermeyi doğrulayıp doğrulamadığını bilmek kalıyor.”( HENRI BERGSON, madde ve bellek, dost yayınları).

 

İnsan zaman içinde gelişir mi yoksa genişler mi? Gelişmek tam olarak nedir ve insan bilincinin gelişmekle ilgili bağlantısı ne olabilir? Bilinç nedir ve onun psikolojik yanı ile biyolojik ilişkisi hakkında neler düşünebiliriz? Doğa ve insan ilişkisinde biyoloji neleri göstermiştir? Mekanizm felsefesinin çağdaş fizik ile olan ilişkisi nasıl değişti? 20. Yüzyılın ana teması nasıl yazılmalıdır? Mesela bilim ile tekniğin bir aradalığı gibi, sezgi ile mekaniğin bir aradalığı da mümkün müdür? Bilim adamları hangi hakla her şeyi bilen insanlardır ve bu hakkı onlara veren nedir?

 

20. yüzyılı farklı kılan nedir?

 

 

Çağımızın (20. Yüzyılın) bilimsel düşüncesi ile 19. Yüzyıl bilimi arasında fark var mıdır? Evet vardır. Peki, ama bu farkın felsefe ile olan ilişkisi nedir? Felsefe ile bilim arasında bir ayrımdan söz etmek mümkün müdür? Felsefe niçin kendine bir yol çizme gayretine girmiştir? Bu sorulara bir yaklaşım olarak GADAMER’DEN bir alıntı eşliğinde cevaplar aryalım. Yukarıda BERGSON’UN bir metnini paylaştım ve o metin, insan tin’i ile bedeni arasında ki ayrımlara bir uzlaşı çabasını içeren türdendir.

 

“ felsefe ile bilim arasındaki münasebetin belirlenebilmesi için evvela felsefenin bilimselliğinin ciddiye alındığı döneme geri dönmek icap etmektedir. Bu dönem son olarak Hegel ile Schelling’in dönemidir. Hegel ile Schelling’in bundan bir buçuk asır önce tüm bilgilerimizde yeniden bir birlik tesis etmek gayretiyle vaaz ettikleri sistematik kuramların maksadı, bilimi yeniden temellendirmek ve idealizmi bilimsel temeller üzerine oturtmaktı. SCHELLİNG, idealizmin fiziki delillerini vaaz ederek, Hegel ise tabiat felsefesi ile ruh felsefesini bir biriyle bağlayarak mantığın ideal felsefesine karşı gerçek felsefenin bütünlüğünü tesis etmeye çalışmışlardır.

Bu gayretler 19. Yüzyıl felsefesini suçlamak maksadıyla bahane edilen ve kötüye kullanılan spekülatif felsefenin yeniden canlandırılması çalışmaları olarak görülmemelidir. Gerçi aklın bir bütünlüğe, yani bilgi bütünlüğüne olan ihtiyacı hala devam etmektedir ama felsefe kendisinin bilimle çatışma içinde olduğunu artık görmektedir. Bilim, kendi kurallarında katı ve ısrarcı oldukça bu tip bütünleştirme, birlik tesis etme gayretlerine karşı daha fazla şüphe ile yaklaşmaktadır. Spekülatif bir felsefe kurma ve bilimleri felsefenin tanzim ettiği bilimler sistemine yerleştirme gayretlerinin neden akamete uğradığını görebilmek için bilimin mevkii ve sınırlarının daha iyice bilinmesi gerekmektedir.” (HANS GADAMER, felsefenin bilimselliği hakkında, DER: MEDENİ BEYAZTAŞ, hakikat nedir? Efkâr yayınları).

 

 

GADAMER bu makalesinde felsefe ile bilim ilişkisine dikkat çekiyor. Teori kavramını yeniden irdeliyor. Okur adı geçen kitaba ve makaleye bakmalıdır. Bu mahalde, aynı kaynakta yine aynı yazarın “hermeneütik” üstünde yazdıklarına da göz atılmalıdır.      

 

“ insan, yapıp ettiklerinde kimseyi örnek almamalıdır; çünkü durumlar, koşullar, ilişkiler hiçbir zaman aynı değildir ve karakterlerin farklılığı eyleme de farklı bir görünüm verdiği için, iki kişi aynı şeyi yapsalar da, yaptıkları şey aynı değildir. İnsan, yeterince düşünüp taşındıktan sonra, kendi karakterine uygun bir biçimde davranmalıdır. Demek ki, pratik yaşamda özgünlük kaçınılmazdır; yoksa insanın yaptığı kendisine uymaz.” (SCHOPENHAUER, AFORİZMALAR, TÜRKİYE İŞ BANKASI)

 

 

“FELSEFEDEKİ EREĞİNİZ NEDİR? –SİNEĞE, SİNEK ŞİŞESİNDEN ÇIKIŞ YOLUNU GÖSTERMEK”(Wittgeinstein, felsefi soruşturmalar, küreyel yayın).

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 27 Kasım 2014 - 15:14
Kasım
2014
24
"FELSEFE STÜNE NOTLAR"; 28.BÖLÜM
etiketler: DENEY, OLGU

20. YÜZYIL –İKİNCİ KISIM”

 

 

FİLOZOFLARDAN SEÇMELER

 

 

burada hiç beklemediğim kadar çok sayıda genç insanı karşımda bulmaktan ne kadar mutluluk duyduğumu ifade edebilir miyim? Sizlerle birlikte uzun ve macera dolu bir yolculuğa çıkmayı planlıyorum, ama önce size kendimi tanıtayım.

83 yaşımda ben, bugün tanıdığım en mutlu insanım. Yaşamı tarifsiz bir ölçüde harika buluyorum. Aynı zamanda iğrençtir de, çünkü en yakın akraba ve arkadaş çevremde korkunç derecede üzücü ölüm biçimlerine tanık oldum. Yakım akrabalarımdan 16’sı Hitler’in kurbanı oldu, ya Auschwitz’te ya da intihar ederek. Bütün bunlara rağmen ve her ne kadar bazen çaresiz kaldıysam ve bugün de büyük dertlerim varsa da, ‘son güler iyi güler’ sözü benim içinde geçerli; sonuçta mutluyum.

Kendimden bahsederek fazla zaman kaybetmek istemiyorum. Hissettiklerim, Goethe’nin Faust’unda, ‘cennetin’ girişinin ilk sekiz mısrasında yazılıdır. Dünyayı onun anlattığı gibi görüyorum;

               Güneş, eski tarzda,

               Kardeş kürelerin uyumlu ahengiyle sesveriyor

               Ve yazgı yolunu

               Gürleyen bir hızla tamamlıyor

               Kimse bilgisini anlayamasa da,

               Onu izlemek meleklere güç veriyor.

               Kavranılmaz yükseklikteki yapıtlar,

               Yazıldığı günkü gibi görkemli.

 

Bütün bunları anlatıyorum, çünkü günümüzde entelektüeller arasında yaygınlaşan dünyamızın kötülüğü ideolojisini bir budalalılık ve sahte bir din olarak görüyorum. İnsanlar korkunç ölçüde telkine gereksinim duyuyorlar, işte insanların bu tehlikeli telkin gereksinimi bugün ele alacağım başlıca konulardan biri. Bu konu çok geniş. Onu olabildiğince kolay sunmak için sıkı çalıştım. Korkarım tam başarılı olamadım, bu yüzden aktif katılımınızı rica ediyorum.

Bir şey daha rica ediyorum: Benim size hiçbir telkinde bulunmama izin vermeyin! Lütfen hiçbir sözüme inanmayın! Biliyorum, çok şey istiyorum, çünkü sadece doğruyu söylemek istiyorum, elbette bildiğim kadarıyla. Ancak sizi uyarıyorum: Hiçbir şey bilmiyorum; ya da neredeyse hiçbir şey. Hiçbirimiz hiçbir şey, ya da neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz. Öyle tahmin ediyorum ki bu, yaşamımızın temel gerçeklerinden biridir. Hiçbir şey bilmiyoruz, sadece tahmin edebiliriz. En sağlam bilgimiz, 2500 yılda yaratmış olduğumuz büyük doğa bilimsel bilgimiz. Ama zaten doğa bilimleri de sadece tahminlerden, hipotezlerden oluşur.

Yunancada, Latincede, İngilizcede ve Almancada [Türkçede de, ç.n.] şu ikisi arasında kesin bir fark vardır:

             1. bilgi # tahmin

             Biliyorum # tahmin ediyorum

            Aradaki fark basitçe şudur:

2. bilmek, kesin doğruluğu ima eder.

Yani: Bilmek, kesinliği, kuşkusuzluğu ima eder.

Bu yüzden bu dillerde ciddi olarak şöyle önermeler kurulamaz:

‘bugünün Cuma olduğunu biliyorum ama tam emin değilim’

Bunun cevabı şöyle olurdu:

‘tam emin değilsen, demek ki bilmiyorsun, yalnızca tahmin ediyorsun.’

Öyleyse ilk tezim:

3. Doğabilimsel bilgi olarak adlandırılan bilgi değildir, çünkü sadece tahminlerden ve hipotezlerden oluşmaktadır –her ne kadar bazı hipotezler, dâhiyane sınavlarda açılan yaylım ateşinden sağ salim çıktılarsa da. Kısaca:

4. bilmiyoruz, tahmin ediyoruz. Doğa bilimsel bilgi, bilgi olmasa da, bu alanda elimizdekilerin en iyisi odur. Ben buna tahmin bilgisi diyorum –kesin bilgi isteyen ve onsuz olamayacaklarına inanan insanları, azçok teselli edebilmek için.

İşte bunlar tehlikeli ölçüde telkine gereksinim duyan insanlardır, kesinlik, güvenlik, otorite, bir önder olmaksızın yaşamaya cesareti olmayan insanlar. Belki de denilebilir ki: Çocukluk çağında takılıp kalmış insanlar.” (FİLOZOF POPPER, hayat problem çözmektir, YKY yayın).

 

Altı çizili son paragrafı bir kenara not alalım; “bilimcilik” zihniyetiyle malul, “laikutus” ve dogmatik pozitivist ülkem aydınlarının, bu altı çizili paragrafla uyumluluğuna dikkat çekelim. Çağcıl değişimleri ve görüşleri, yaşam biçimlerini kavrayamamış bu ülke aydınlarına dikkat ediniz; hem İslamcı hem de laikutus tiplerine dikkat ediniz. Bu karşıtlık ve düşmanlık bu ülkenin ruhiyatına derin zararlar vermektedir. Şimdi filozoflardan seçmelere devam edelim.

 

modern matematiksel fizikte ad hoc yaklaşıklaştırmalara çok rastlanır. Kuantum alanlar kuramında çok önemli bir yer tutar ve karşılıklılık ilkesinin temel bir parçasını oluştururlar. Şu anda bu olgunun sebepleriyle değil, sadece sonuçlarıyla ilgileniyoruz; ad hoc yaklaşıklaştırmalar nitel güçlükleri gizlerler, hatta tümüyle gündemden çıkarırlar. Bilim mükemmelmiş gibi hatalı bir izlenim yaratırlar. Bu yüzden de dünyanın bir resmi olarak bilimin yeterliliğini incelemek veya gerçekçi bir bilimsel yöntembilim kurmak isteyen bir felsefeci, modern bilime özel bir dikkatle bakmalıdır. Çoğu durumda modern bilim, 16 ve 17. Yüzyıldaki atalarının hiç olmadığı kadar yanıltıcı ve anlaşılması zordur.” (FİLOZOF FEYERABEND, yönteme karşı, ayrıntı yayın).

 

 Dilthey ve York’un kendileri için ortak bir eğilim olarak formüle ettikleri –‘hayata göre anlama’ –ve Husserl’in bilimin objektivitesinin gerisine, hayat-dünyasına dönüşünde dile gelen eğilim Heidegger’in ilk yaklaşımının karakteristiğidir. Fakat o artık hayata dönüşün (Dilthey) ve transandantal indirgemenin (Husserl’in mutlak radikal self-refleksiyon tarzı) metodolojik olarak tecrübenin kendi kendine verimliliğine dayanıyor olması yolundaki epistemolojik gerekliliğe bağlı değildir. Tam tersine, bütün bunlar Heidegger’in eleştirisinin hedefi haline gelirler. ‘faktisite (fakticity) hermenoytiği’ başlığı altında Heidegger hem Husserl’in eidetik (eidetic) fenomenolojisiyle hem de onun paradoksal bir taleple bağlı olduğu olgu ile öz arasında ki ayrımla hesaplaşır. Fenomenoloji ontolojik olarak Daisen’ın faktisitesinde, başka herhangi bir şeye dayandırılamayacak veya başka herhangi bir şeyden türetilemeyecek varoluşta temellendirilmelidir, tipik evrenselliğin temel/özsel oluşumu olarak saf cagito’da –kuşatıcı fakat savunulması zor bir düşünce de –değil.

Bu düşüncenin eleştirel yanı kesinlikle yeni bir şey değildir. Yeni-Hegelciler daha önce bir idealizm eleştirisi olarak bunu savunuyorlardı ve dolayısıyla Heidegger ile Yeni Kant’çı idealizminin diğer eleştirmenlerinin Hegelciliğin spritüel krizinden doğan Kierkegaard’a dört elle sarılmaları hiç de tesadüfî değildir.” (FİLOZOF GADAMER, hakikat ve yöntem, paradigma yayın).

 

 

Biraz düşündüm ve 20. Yüzyıl felsefesine girmeden önce, bazı filozoflardan alıntılar yapmaya karar verdim. Bunun iki nedeni var; ilki, çağa ilişkin düşünürlerin ciddi bir rekabet ortamında kalmış olmaları ve diğeri, çağın karakteristik yapılanması içinde eylemciliğin aktif olmasıdır. Önceki bölümlerde MARX notlarından söz ederken bir devrimler çağına gönderme yapmış oluyorduk. 19. Yüzyıl böyle bir çağdır ve 20. Yüzyıl ise tıpkı “aydınlanma” çağı gibi hesaplaşma çağıdır. 1980’li yıllar bu hesaplaşmanın doruğunu temsil eder ve 21. Yüzyıl tuhaf bir bulantı ile yoluna devam etmektedir. Demek ki 20. Yüzyıl felsefesinden söz ederken daha çok düşünürlerin ön planda olmasını dikkate alıyor olacağız. Bunun da iki nedeni var; ilki, bu yüzyıl düşünürleri arasında tek bir yaşam içinde birkaç dönem yaşamış olanları vardır (Wittgeinstein ya da MARCUSE gibi) ve diğeri, bağımsızlık tutkusuna hâkimdirler. Ama sevgili okur, bu çağ, ayrıca politik ve ekonomik, kültürel ve sosyalite açısından da bölünmelere sahip değil midir? İşte, felsefe ve filozoflar da bu bölünmelerden etkilenmişlerdir. Ancak ben, politik ve ekonomik, sosyolojik ve psikolojik değişimlerde ki hırsımı diğer linklerime bırakıyorum.

 

20. yüzyıl filozoflarından söz ederken, BERGSON, RUSSELL, CARNAP, POPPER, KUHN, HUSSERL, SARTRE, WİTTGEİNSTEİN, RYLE, DİLTHEY, CAMUS, ADORNO, MARCUSE, SEARLE, HABERMAS, GIDDENS, FOUCAULT, GADAMER, DERRİDA, CHOMSKY, BAUMAN, ELLUL, ALTHUSSER, ROSSİ, AYER, TOURAINE, DELEUZE, CASSIRER, DEWEY, HEIDEGGER, E.BLOCH, SCHELER, QUINE, FREGE, HORKHEIMER… Ve nihayet benim taraf olduğum P. FEYERABEND ile konuşuyor olacağız. Elbette, bu isimlerin her birine zaman ayırmam mümkün olamaz. Ama her biri bir şekilde ya karşılıklı taraftır ya da iç içedir. Ancak Wittgeinstein ya da Marcuse gibi filozoflar ayrıksıdırlar. Örneğin RYLE zihin kavramıyla benim için çok dikkat çekicidir. Feyerabend için bir şeyler söylemeye gerek yok; Popper ile aynı izleğe sahiptir. Bu çağın bir yanda olguculuk ile diğer yanda bilimcilik ve ayrıca anarşist ve eleştirel yaklaşımlarıyla farklı felsefi akımlar vardır. Elbette materyalist felsefenin etkisi oldukça etkin olduğu gibi mesela DEWEY ile birlikte yararcılık çok eleştiriye muhatap olmuş bir diğer felsefe okuludur. Deneycilikle birlikte en önemli olan bir diğer konu analitik felsefedir ve bu okulların temel ereği, “doğru” ve “anlam” ilişkilerine dair yaklaşımları içermiştir. Bir diğeri matematiksel mantık ile gelişen “mantık felsefesi” ve bu, gerçekte Russell ile daha da etkin bir konuma yaklaşır. Matematik felsefesinin bu etkinlikte ayrı bir yeri olduğunu belirtmeliyim. Ayrıca, “bilgi” kavramına dair tartışmalar, diğer disiplinler içinde geçerli olsa da mesele, pozitivist bir akımla gelişmiş olmasıdır. Ama elbette ben, sosyoloji ve antropoloji notlarıma geldiğimde bu sözü edilen farklı “bilgi” yollarına da geri dönüş yapacağım.

 

Birkaç yüz tane kitap okumakla bu işler çözülmez; birkaç doktora teziyle bir adam düşünür falan da olamaz. 20. Yüzyılı anlamanın yolları geriden gelen birkaç yüz-yılı kavramakla mümkündür. Bu ise birkaç bin kitap demektir. Bunun asgari zamanı 15 yılı içermiştir. Sağlam bir 15 yıl okuyacaksın –ki bu okuma işi genç yaşta başlarsa verimli olur, ondan sonra çağa ilişkin bir küçük laf edebilesin. Bir diğeri, 25 yaşından sonra felsefeye ilgi duymakla ya da bölüm değiştirerek, doktora çalışmalarından kopyala yapıştır yaparak felsefe tezi hiçbir şey ifade etmez. Filozofları okumayana, onların eserlerinin karşısında sıkıntılı saatleri geçirmeyene ben itibar etmem. Babamın iş yerinde deli gibi okurken, çevredeki komşular “bu çocuk delirecek Sadi abi” diyerek babamı telaşa düşürürlerdi.  Hatta öyle ki, oğlu ile benim görüşmemi yasaklayan aileler de oldu. Ardımdan “amcaoğlu delirmiş” diyen akrabalarda oldu. Yani anlayacağınız bir “deli olup çıkmadıkça” felsefeyi kavramış olmazsınız. Bunun anlamı, toplumsal kabullerin dışında bir yaşam demektir. Bu ise “yalnızlık” anlamına gelir; C. MERİÇ, K. TAHİR gibi ya da Nietzsche gibi… Elbette POPPER’IN yukarıda altı çizili konumuna dikkat çekiyorum ve ayrıca, felsefe notlarımın ilk kısmında yer alan yeminimi de hatırlatırım. Bu ülkede çalışan hocalara itibar edilmediğine dair, yakın zamanda tanıştığım ve çok etkilendiğim prof. H. HÜSEYİN Önder (SDÜ) hocayı örnek göstermek isterim. Kahkahalarla geçen derin sohbetimizde hocaya hayran kaldım. Tam bir teknoloji dâhisi ve ürettiği tekniğe devletin en üst katmanında dahi yeterince itibar edilememesine şaşmıyorum artık. Londra’da yapay zekâ çalışması yapmış, ülkemize bu çalışmayı taşımış bu hocaya hayran kaldığımı yinelemek isterim. Bir diğeri Hakan ÖKTEN ve H. ASLAN hocalardır ki gerçekten özgün kişilikler. Hüsamettin ASLAN hocayla Bursa’ya gidip tanıştım. Çok “tatlı biri” ve hayli tartışma imkânımız oldu. Bir diğeri kısa bir yazışma yaptığım ve beni telkin eden Sara ÇELİK hocadır. Mersin Üniversitesinin bu kıymetli hocasına sağlıklı ömürler diliyorum. Ayrıca tanışma fırsatım olmasa da –umarım olur – çok değerli D. ÖZLEM hocaya buradan sevgilerimi sunuyorum. D. ÖZLEM hoca iyi bir eleştirmen ve çok sade bir anlatıma sahiptir. Kitaplarının okunmasını tavsiye ediyorum. Hatta okunmalıdır diyorum.

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 24 Kasım 2014 - 21:08
Kasım
2014
20
"FELSEFE NOTLARI": 27.BÖLÜM
etiketler: YÜZYIL, MODERN

 

“20. YÜZYIL –BİRİNCİ KISIM”

 

GENEL NOTLARLA 20. YÜZYIL’A GİRİŞ

 

VE NIETZSCHE ÜSTÜNE

 

 

 

“ DÜNYAYI değiştirecek bir hareketi başlatanlar, genellikle kendi kendini eğitmiş, pragmatik tamircilerdi (bunların çoğu, anında kazanç sağlamak yerine, gerçekçi bir sorunu çözmek için uğraşıyordu). Akıl ve el-emeğinin ortak çalışması –bilim ve sanayi devrimleri –gerçekten de bir birinden ayrılamaz; ama entelektüellerden ziyade becerikli adamların mevcut etkiye sahip olmasının gerekmesi, ilginç bir durumdur. Ortak çabalarının sonucu –bilhassa buharlı gemicilik ve buharlı trenler kıtaları birbirine bağladığında –dünyanın büyük ülkelerinin dâhil olduğu ekonomik bir bütünleşmiş yapı yarattı. Dünya sisteminin şekli temelli olarak değiştirildi. Hammadde talebi ve tedariki, batı komutasında batı çıkarlarına hizmet etmek üzere düzenlendi. ‘serbest ticaret’ açıkça, en güçlü olanın diğerlerinin üzerinde egemenlik kurma özgürlüğü anlamına geldi. Hala da öyledir. Endüstri ve ticarette yaşanan bu gelişmelerin diğer bir sonucu –sadece Asya ve Avrupa arasında değil, Batı güçlerinin de kendi aralarındaki güç dengesini değiştirmesiydi. Netice, 1914-18 Birinci dünya savaşı oldu.

Bugünün Batı teknolojisi ve on sekiz ile on dokuzuncu yüzyıllardaki teknoloji arasındaki başlıca fark, teknolojideki ilerlemenin bilimdeki ilerlemeye bağlı olduğu dereceydi. 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren deneyimcilik, yerini gerçek bilime bıraktı.

Bilimsel gelişmeler çok sayıda modern sanayi yarattı. Almanya, kimyasal madde ve elektrikte (buharı tamamlayan bir enerji kaynağı olarak), içten yanmalı ve dizel motorların geliştirilmesinde, öncü rol oynadı. En önemli İngiliz katkıları ise; sentetik boya (Fransa ile birlikte), elektrik enerjisi (Almanya ve Fransa ile birlikte), Bessemer çelik dönüştürücüsü, Gilchrist–Thomas temel çelik yöntemi ve Parsonların buhar tribünüydü. İp eğirme makinesi, daktilo ve telefon, elektrikli aydınlatma, ilk uçak ilk seri üretim araba, ilk genel amaçlı bilgisayar ve ilk transistorun icadında Birleşik Devletlerin katkısı vardı; 20. Yüzyılda Amerika, Avrupa’ya hem bilim hem de teknoloji üstünlüğünde kafa tutacaktı.” (W.WOODRUFF, MODERN DÜNYA TARİHİ, POZİTİF YAYINLARI).

 

“ 1854’ten 1879’a kadar süren ve Almanya, İtalya ve Amerika Birleşik devletlerinin ulusal birliklerini gerçekleştirdikleri, Balkan Halklarının da ulusal kurtuluşları için mücadeleye başladıkları savaşlar döneminin ardından, gitgide bütün yeryüzü halklarını peşinden sürükleyen emperyalist bir gelişme dönemi geldi. Afrika baştanbaşa keşfedildi; birçok büyük güçler arasında paylaşıldı ve raylarla, telgraf telleriyle örüldü. ASYA, lokomotiflerin ve buhar makinelerinin tiz sesleriyle bin yıllık uykusundan uyandırıldı. Demiryolları Kuzey Amerika çayırlarını her yönden, baştanbaşa geçerek Batı bölgelerine büyük insan göçlerini götürdü; buraların toprağının maden zenginliklerinin işlenmesini kolaylaştırdı. Bundan sonra artık insanlık, zenginlik yaratmak ve maddi zenginlikleri biriktirmekten başka amacı yokmuş gibi görünmeye başladı. Modern endüstrinin iki büyük hammaddesi olan kömür ev demir üretimine şöyle bir göz atmak, durumun böyle olduğunu yeterince gösterecektir (sayfa 557’de yazarın verdiği rakamsal tablolara bakınız S.Ö.).

Buharın ve mekaniğin bir yüzyıl önce oynamış olduğu devrimci rol, giderek kimyaya geçti. İngiltere’nin o zamana kadar ağır basmakta olan üstünlüğü de Almanya’ya ve Birleşik Devletlere geçmiş bulunuyordu.” (MAX BEER, SOSYALİZMİN VE SOSYAL MÜCADELENENİN GENEL TARİHİ, KAYNAK YAYINLARI).

 

“FEDERAL Sovyetler birliği devletinin oluşumu, devrim dönemindeki yoğun siyasi ve ideolojik tartışmaların ürünü olan bir uzlaşmaya dayanıyordu. Başlangıçta, Bolşeviklerin konumu ulusçuluğun yeni bir devletin inşasında önemli bir ölçüt olduğunu reddediyordu; çünkü sınıfa dayalı proleter enternasyonalizmin amacı, Birinci Dünya savaşının gösterdiği gibi Burjuva emperyalizmi tarafından etnik çatışmalara sürüklenen, çalışan ve sömürülen kitleler arasındaki farklılıkları aşmaktı. Ancak Bolşeviklerin Ekim devrimi sonrasında patlak veren iç savaşta askeri ittifaklar kurmaya ihtiyaç duyması üzerine LENİN, Ocak 1918’de Rusya dışından, özellikle Ukrayna’dan gelen milliyetçi güçlerin desteğinin önemli olduğuna kanaat getirdi. Ocak 1918’deki üçüncü Sovyetlerin Bütün Rusları kongresinde eski Rus imparatorluğunun ‘federal temelde serbestçe toplanan Rusya Sovyet Cumhuriyetlerinin kardeşlik birliğine’ dönüşmesini ana hatlarıyla çizen ‘çalışan ve sömürülen insanların hakları bildirisi’ kabul edildi. Bolşevikler Rusya’nın bu iç federalleşmesine başka ulusların da katılmasıyla ‘dış federalleşmeyi’ de ekleyerek, Nisan 1918’de Polonya, Ukrayna, Kırım, Transkafkasya, Türkistan, Kırgızistan Halklarını ve ‘diğerlerini’ açıkça birliğe davet etti. Ancak etnik ve ulusal kimliğin Sovyet Devletinde hangi ilke çerçevesinde tanınacağıyla ilgili kritik bir tartışma yaşandı. LENİN ve STALİN, ulusal kültürlerin devletin bütün yapısında tanınmasını, böylece Sovyetler birliğinin kurumları itibariyle tamamen çok-kültürlü olmasını isteyen Bundistlerin ve başka sosyalistlerin görüşlerine karşı çıktı. Bu görüşe karşı çıkarken, milliyetin temeli olarak ülkesellik ilkesini öneriyorlardı. Ayrıca etnik/ulusal haklar, birlik cumhuriyetleri, özerk cumhuriyetler, özerk bölgeler biçiminde kurumsallaştırılacaktı. Sonuç, milliyet sorununun, Sovyet devletinin çok katmanlı yapısının tamamına yayılması oldu: Kimlikler yönetim kurumları çerçevesinde düzenlenebilmişlerse tanındı…” (M. CASTELLS, ENFORMASYON ÇAĞI: EKONOMİ, TOPLUM VE KÜLTÜR, CİLT 3, BİNYILIN SONU, İSTANBUL BİLGİ ÜNİVERSİTESİ YAYINLARI).

 

 

20. yüzyıl büyük bir çağdır; ama hızla geçen bir çağdır ve onun çeşitli alt başlıklar içinde görmek imkânı mümkündür. Hızla geçen derken, kastettiğim, zamanın ve mekânın aşıldığı, ikisinin sorun olmaktan çıkarıldığı bir çağ olmasından söz etmiş oluyorum. Bu çağda, sıradan biri, yarım saat içinde yüzlerce km öteye taşıtlarla gidebilirken; tarihin en büyük imparatorları, aynı mesafeyi kat etmek için haftalarca yolculuk yapmak zorunda kalıyordu. Bu çağda bir kişi, birkaç yerde birkaç kişi ile aynı zaman ve mekân dilimi içinde temas içindedir; bu ise, yeni bir “eylem” biçimi anlamına gelir. Televizyon ya da internet sistemleri, insanları, kendi mekânlarında, farklı mekânlardaki kişiler için eyleme geçirebilmektedir. Bu ise belki siyasal sistemleri değil ama bireyleri kozmopolitan imgelemler içine sokmuştur. Bireyler artık küresel bir dünya da yaşıyor ve bunun gelecekle ilgi bir sürü yeni anlamlar ürettiği gerçekliği ile yüz yüzeyiz. Bu yüzden, buraya kadar anlattığım felsefe teorileri sizlere yep yeni şeyler sunmaktan çok uzaklar artık; ama onların bilinmesi, şuurumuzun daha açık olması adınadır, yoksa yenidünya içinde geçerlilikleri pek az ve ömürleri ise kısadır. Artık ne KANT ne de HEGEL ile aynı çağda yaşamıyoruz. Marx ise çağı ile birlikte gerilerde kaldı, ama bu, filozofların düşüncelerinin bertaraf edildiği anlamına gelmez; gelemez. İnsan, çok daha sıra dışı bir çağda yaşayabilir; ama kendi öz benliğinden uzakta bir yerde yaşayamaz. Eğer yaşıyorsa, orası muhtemelen burası değildir. Demek istediğim, bir yerlerimize roket takıp uzaya gitsek bile benliğimizi de alıp götürmemiz gerektiğidir; onun olmadığı yer, belki de bedenimizin olmadığı yerdir…

 

Sokağa çıktığım zaman, bir cadde üstünde yürürken aklımdan geçen bazı teorilerin bazıları… 

 

MEAD ve onun simgesel etkileşimciliği, WEBER ve onun ideal insan tasarımında rasyonel bireyler, MARX ve onun yabancılaşmış insanı, FOUCAULT ve onun iktidarına maruz kalmış bireyler, GIDDENS ve risk toplumunda yaşamak, HABERMAS ve onun iletişim eylem kuramında yaşam evreni, WITTGEINSTEIN ve dil oyunlarıyla iletişime geçen bireyler, HEIDEGGER ve dilin içinde varolan yaşam ve GADAMER ve DERRİDA… LACAN, ADLER, JUNG ve dahası POPPER ve bu düşünürlerin teorileri ve yapısalcılığa gelen eleştiriler… F. BOAS ile başlayan yeni kültür kuramları ve SEARLE ile yerleşen dilin ayartıcı etkinliği… Yeni Marksist eleştiriler eşliğinde küresel dünya da değişen yaşam tipleri; CASTELS, TOURAINE ve GIDDENS üstünden yeni aile ve insan öznesi üstüne değişen anlamlar. Aile ve ataerki toplum tiplerinde değişmeler ve yalnızlık! Önce modern dünya da yalnızlaşan birey, şimdi artık yaşamda da yalnızlaştı.

 

20. yüzyıl içinde bireyin zorluğu, onun tanımlanmasında yatar. Gerçekten de onu tanımlamak ve onu bir konuma yerleştirmek sadece zor değildir, ayrıca bu önemsizleştirilir de. Yukarıda adı geçen düşünürlerin daha birçoklarından ileri de burada söz edeceğim. İşte ben birileriyle konuşurken, birilerini izlerken, bir şekilde insanlarla temas içinde iken bu yazdıklarım ve bundan çok daha fazlasıyla, bir bilgi birikimiyle temas içindeyim. Bir kişi bir cümle kurmaya yeltendiği an ya da herhangi bir biçimde bir eylem içine girdiği an, bu teorilerin dışında bir anlama sahip değildir; bunun, benim için rahatsız edici tarafını söylememe gerek var mı? Ve insanlar, yaşamlarının nasıl bu sürece geldikleri hakkında hiçbir fikre de sahip değiller; ama her zaman onların birey olma yanları ve yaşam hakları, bir şekilde, benim bildiklerimi bilmelerini gerektirmiyor. Bu yüzden bilen olarak ben, hem bu süreci izlerken o kişiyi kendi alter’in de izliyorum hem de bu alter’in yaratılma koşullarını görüyorum. Ama o kişi sadece yaşıyor. Bu çok enteresan, bende sadece yaşıyorum aslında; bilen özne olarak yaşamanın verdiği tek şey, okumayan bir toplumda yaşamanın verdiği hafifliktir. Bu hafiflik çok “ağır” gelir insana; her yerde kulağıma çarpan küreselleşme kavramı, ya da demokrasi; anlaşılamayan ama konuşulan yığınla kavramlardan sadece birkaçıdır. Kavramların hiç tanınmadığı bir popülasyon içinde anlamlar havada uçuşur ve onlar yerli yerine oturmadıkça, evrensel kabullere de sahip olunamayacaktır. Daha açıkçası; kavramların tanınmadığı bir toplumda oydaşma imkânı da yoktur. Bu, toplumsal bir sefaletin en içler acısı olanıdır ve asla, dilin kavramsal zemini sağlamlanmadığı müddetçe de bu söylediğim toplumsal oydaşma imkânı da olamayacaktır. İngilizce dilinin ilkokullara kadar indiği bir ülkede bu söylediklerim asla olamayacaktır. Dil sınavını geçemeyen bir akademisyene yeterlilik verilmediği bir ülke de hiçbir yerel teori üretilemeyecektir. Felsefenin kavramlar üstündeki kıymeti anlaşılamadığı müddetçe bu ülke boşa kürek çekmeye devam edecektir. Felsefeyi hafife almanın kimseye yararı yoktur! Onun ilmi –bilimsel kıymeti anlaşılmadıkça ve onun dogma karşısındaki etkinliği görülmedikçe, içinde yaşadığımız yığınlaşmadan asla sıyrılamayacağız!  

 

Yerellik bilincine erişemeyen hiçbir toplumun, küresel dünya da ayakta kalma (kendi olma) şansı yoktur! 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 20 Kasım 2014 - 07:04
Kasım
2014
17
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 26. BÖLÜM
etiketler: İNCELEME, DETAY

ARA İNCELEME, III:

 

“FELSEFE VE MODERN İLİŞKİSİ”

 

biz, mantığın doğrularının deneyden bağımsız olarak bilindiğini söylerken, doğal olarak, bizim onları bilerek doğduğumuz anlamında, onların doğuştan olduğunu söylemek istemiyoruz. Mantıksal ve matematiksel doğruların deneyden bağımsız olarak bilindiğini söylerken bizim tartıştığımız şey, bu doğruların başlangıçta hangi yoldan bulunduğu ile ilgili bir tarihsel soru ya da her birimizin onları nasıl öğrendiğimizle ilgili bir ruh-bilimsel soru değil, epistemolojik bir sorudur… BİZ, onların deneyden bağımsızlığını, geçerliklerini deneysel doğrulamaya borçlu olmadıkları anlamında ileri sürüyoruz. Onları tümevarımsal bir yoldan bulmuş olabiliriz; fakat bir kez onları öğrendikten sonra, onların zorunlu olarak doğru olduklarını, her kavranabilir örnek için geçerli olduklarını görürüz. Bu, onları deneysel genellemelerden ayırt etmeye yarar. Çünkü biliyoruz ki geçerliği deneye bağlı olan bir önerme zorunlu ve evrensel olarak doğru görülemez.” (J. AYER, FİLOZOF, dil-doğruluk ve mantık, metis yayın).

 

Ara inceleme 1, felsefe ve Platon ilişkisini toparlamak istemiş (8 Ağustos tarihli notlarımızda), ara inceleme 2 ise (16 Eylül tarihli notlarımızda), bilim ve felsefe ilişkisine yönelmiş ve bu süreçte Rönesans sonrası dönemlere ilişkin notlar düşülmüştü. Bu iki “ara inceleme” bizlere, felsefe ile olan yolculuğumuzda, felsefenin, “doğa” kavramıyla ilgili dönüşümlerine dikkat çekmesine olanak sağlamıştı. Felsefe ilminin bu değişim dönemlerine ilişkin geniş bir bakış açısına sahip olmanın bazı önemli başlıkları vardır. Bunlardan bir tanesi felsefe, dünyevi bir ilimdir ve onun temel ereği “bilim ve doğa” ilişkisine katalizör –ya da sigorta görevi görmektir. Bu görevin amacı “kuşkuyu” anlıklarda yerleştirmek ve anlığın, bu süreçte daha dinamik olmasına olanak sağlamaktır. Anlık yani zihin insanın kavrama süreçlerine zemin sağlar ve bu süreçlerin dogmalaşmış bir işlevi felsefeyi olanaksız kılar. Öyleyse felsefenin özgün kuşkuculuğu zihinsel bir eylemdir ve bu eylem, bu özgürlük tarzı, insanın bilişleşmesinde birincil değerdedir. Bunu kavramak oldukça güç bir iştir, bir yetkinliktir.

 

Ara inceleme III ise bu süreçlerin sonunda bilim ve doğa ilişkisinde, usun ve anlağın çağcıl etkileşmelerini göstermeyi amaç edinmiştir. Pozitivizm bir felsefe tarzı, bir felsefe yöntemi olarak 20. Yüzyılda ciddi eleştirilere maruz kalsa da bu eleştirilerin kökeninde 19. Yüzyıl felsefesinin çeşitliliği yatmaktadır. Bu bağlamda düşünürsen eğer 19. Yüzyılın “bilim çağı” olmasının ardında yatan Rönesans sonrası değişimlerin derin bir etkisi olduğunu fark edeceksin. Örneğin 17. Yüzyılda tıp ilminde meydana gelen değişimlerin pozitivist felsefe üstündeki etkisine dikkat çekmeni isterim. Aynı yüzyıl içinde NEWTON’UN “optik” çalışması, geriden gelen matematiksel ilgiyi pekiştirmiştir. Bir diğeri sevgili okurum yüzyılın teknik bir icadı olan mikroskop, bilimsel değişiminde temel konularıdır. İşte bu yüzyılda Plâtoncu matematiksel görüşün etkisini de buraya not etmem gerekiyor. Bu değişimlerin olgular üstünde ki nesnel düşünseme ile pozitivist - felsefe ile olan bağlantısına dikkat çekmelisin.

 

Biliyorsun, F. BACON modern bilim açısından iyi bir başlangıç olacaktı. Deneyciliğin babası olarak anılmasının nedeni, 17. Yüzyılda bilimsel “bilgi” kavramına dair kesin tavırlarıdır. Tekniğin ve bilimin ya da onun yaklaşımıyla “bilginin” ilişkisine dikkat çekiyordu. Aslında Rönesans ressamlarının birer mühendis gibi iş yaptıklarını bilirsen eğer, gerçekten de teknik ve bilimin ( “teknoloji” ), çağımıza intikal eden önemini de kavramış olursun. Ortaçağ’dan sarkan “hareket ettirici” düşüncesi, yerini hareket eden ve kendi yasalarına sahip olan (ya da materyalistlerce bunu yaratan) bir doğa kavramına doğru ilerlemişti. İşte bilimin gelişmesinin bu süreçlerinde zanaatçılığın müthiş etkisi olduğunu sana yeniden hatırlatıyorum. Bu çağlardan sonra Aristo’nun “bireşim” ilkesi yerini PLATON’UN matematiğine bırakıyordu. Doğrusu, sevgili okurum, matematikle fizik biliminin bir aradalığı zamanla “bilim mantığını” üretecektir ve gerçekten de pozitivist felsefe bu mantığın bir çıkarımıdır adeta. Şunu iyi bilmelisin ki “bilim” denilen kavrama tarzının altında yatan “doğaya dair” ilişkilerdir ve bunlar arasında denizcilerden tut da simyacılara kadar çeşitli alanlarda yapılan alelade çalışmaların etkisi vardır. Mesela bir zamanlar balıkların bir tür mıknatıs olduğu sanılırdı. Bu konuda bir sürü yazılar yazılmıştır. Bu ilgiyi, yani doğaya olan ilgiyi anlayabiliyor musun? Bizim toplumlarımızda olmayan ve gelişemeyen bu doğaya dair yakınlaşmayı ve araştırmacılığı gördük mü? 

 

Bacon, Gassendi, Galileo, Descartes, Pascal, HOBBES ve diğerleri, cisimlerin öznel ve nesnel niteliklerini ayırmıştı. Bu sürecin devamında mekanik felsefe özellikle NEWTON’UN fizik kuramıyla çok daha derinleşmiştir. Tüm bu değişimler pozitivist ve modern felsefe üstünde dönüştürücü etkilere sahiplerdir.

 

Bilimsel çalışma insan için güven tazeleyici bir rol üstlenir; diğer anlamda refleksiyonu derinleştirir. Deneyim ve sınıflandırma dendiğinde bu sözüm ona refleksiyon, daha nesnel bir çerçeveye oturur. İşte Avrupa modern bilimin temelini atarken, sözgelimi 17. Yüzyıl düşünüldüğünde, canlılar ve “doğa” üstünde müthiş tartışmalar vardı. Sanattan tıbba, biyolojiden kimyaya ve fiziğe kadar bu tartışmalar birikim sağlıyordu. 19. Yüzyılın “bilim çağı” olarak anılmasının ardalanında bu sözünü ettiğim çabalar yatmaktadır. Eukleides den Galileo’ya, Newton’dan Einstein ve Hösinbörg’e kadar fizik biliminin değişimleri bir şekilde kültürel değişimlerinde simgesidir. Ara inceleme dendiğinde kastımız, felsefe ile birlikte değişen toplumsal yaşamlar eşliğinde yer edinmiş çeşitlenmelerdir. Modern çağın insanı bu çoğulcu pratikler üstünde inşa olunacaktı.

 

Geriye dönüp baktığımızda, LOKCE için algı, bizim tinimizin temel işleviydi. Bu işlev ise tüm bilginin kaynağıdır. HUME’A göre tin’in her adımı bir algıdır. Kantçı bilgi kuramı ise “kurgucudur.” Kant, Leibniz ve WOLFF metafiziğine karşı eleştiride bulunmuş ama HUME kuşkuculuğunu da felsefesinde bir eklektik zemin olarak kullanmıştır. Ancak, daha önce anlatıldığı gibi KANT’IN bu önemli projesi, bir süreliğine, FİCHTE, SCHELLİNG ve HEGEL tarafından sabote edilir. Yanlış anlamayınız beni, sabote etmekten kastım, idealist felsefe değildir. KANT’IN eleştirisinin yeniden canlanmasıdır. Yani LEİBNİZ metafiziğinin güç kazanmasını söylüyorum.

 

(…)

 

Ara inceleme 3, felsefenin değişimlerinin üçüncü döngüsü anlamına gelir. Felsefe PLATON ile bir değişim geçirmiş ve zamanla Rönesans sürecinin etkisiyle yeniden bir dönüşüme erişmiştir. Doğrusu filozof KANT, bu ikinci döngüye damgasını vurmuştur. Benim, bu ayrımlarım tarihsel değildir, yani zorunlu olan bir tarihsel değişimden söz etmiş olmuyorum bu yaptığım ayrımlarla; sadece belirtik kılmak adına yaptım. Yoksa ortaçağ felsefesi denilen bir ayrım ile ayrıca, dil felsefesinin etkisinde de yakınçağ yeni bir değişime gider.

 

Felsefe üstüne “genel tarihsel bağlamlar” adına düşülen notlarımın sonlarına doğru geliyorum. Aslına bakılırsa mastır derslerimin yoğunluğu ve konu olarak –ekonomi olmasından ötürü ayrıksılığı, biraz beni engelliyor. Ekonomi, elbette huy ve karakter olarak felsefeden farklı; onu deneyim edinmem biraz zaman alacaktır. Oldukça pratik ilişkiler ağından ibaret, “düşünme yap” tarzında bir içeriği var ama ayrıca yeterince soyut bir teorik zemine de sahip. Bu bağlamda bir filozofu okumakla bir ekonomisti okumak arasında çok derin ayrımlar olduğunu gözlemliyorum. Bir diğeri bir ekonomi düşünürü ile felsefeci arasında müthiş bir algı çeşitliliğine tanık oluyorum. Bunları başka linklerimde de vurgularım.

 

Şimdi;

 

Felsefe üstüne kavramsal notlarımdan söz ediyorum. Bu notlarımdan kastım, kavramların bizatihi kendileri adına çıkış sorunlarını içeriyor. Bir “deney” kavramı, kendini nasıl tanımlıyor? Ya da bir “zihin” ve “us” niçin ayrıdırlar? Peki, Ya bilinç tam olarak nedir? Bu sorgularıma birkaç tane kavramla ilerlemek isterim.

 

Buraya düşülen notlarım hakkında şunları söylemek isterim; bu notlar “keyfidir” ve el notlarımdan oluşan bir yığının, özetlenmiş halleridir. Bu yüzden bunları ders notları olarak okumak doğru olmaz. Ama felsefe okuyan ya da bu ilme ilgi duyan biri için bazı faydaları olacağı kanaatindeyim. Yazıların ardında verdiğim kaynakça, okurun konulara ilişkin erişmesi adına ilgimi çekenlerin bazılarından ibarettir. Bu anlamda, bu kaynakları, konulara ilişkin olarak, elden geçirdikten sonra buraya yazıyorum. Çoğunlukta yazdıklarım, kendi düşünsel süreçlerimin harmanlanmasından ibarettir. Ama elbette teorilerin bizatihi sahiplerini de her zaman dile getirmek boynumun borcudur. Bu anlamda benim, bilgi birikimimden ötürü içim ferah ve aklım durudur. Kimseden bildiklerimi asla sakınmadım ve sakınmayacağım! Sadece bir kitap okuma alışkanlığı kazandırmak için nice gençlere saatlerimi ve hatta –yazık ki –yıllarımı ayırdım. Yazık ki diyorum çünkü hamur müsait değil! Kültür müsait değil ve daha da önemlisi aldıkları “eğitim sistemi” buna müsait değil!

 

Bilinmelidir ki insanların yanlışlarını tarih düzeltir…

 

Görüşmek dileğiyle,     

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 17 Kasım 2014 - 20:21