Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Temmuz
2015
01
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR: BÖLÜM 6)
etiketler: İŞLEVSEL, YAPISAL

SOSYOLOJİNİN TEMEL KAVRAMLARI

 

B) İŞLEVSELCİLİK

 

 

Bazen düşünüyorum da; neden bir esnaf olmayı tercih etmedim de, yaşamın bu zor alanında, bilgi peşinde koşuyorum? Neden babamın esnaflığını ve ticarethanesini geliştirip, sonra da evlenip çocuklarım olmasını istemedim de, yalnızlığa ve bunca hicrana kendimi kaptırdım?

 

İlkokul çağlarımı anımsıyorum şimdi; Tekeli ilkokulunun aşığı olduğum Yalçın C. hoca bende dahil beş özel öğrencisine kendi evinde (karşılıksız) dersler veriyordu. Hocanın “hacı murat” arabasına biner, yağmurlu gecelerde gülüşmelerle evine giderdik. İçimizden biri doktor (Ayla Ş.), biri mimar (Nazmiye K.), bir diğeri mühendis (Mustafa T.) ve öğretmen olarak (Meral K.) yetişenler oldu. Ama benden bir şey olmadı. Ben sadece okumaya kendimi verdim ve kitap sevgisi beni bu ülkeye, kültüre ve sistemine yabancılaştırdı. Beni “yalnızlaştırdı” ve yine beni, evsiz-çevresiz ve insansız bıraktı.

 

Ortaokul yıllarımı hatırlıyorum… Hilmi -muhasebeci, İlhan -doktor, Bedrettin Ö. üst-düzey yönetici oldular. Mustafa Ü. (Mösyö) Fransızca dili ve edebiyatını okudu, şimdilerde mağaza yöneticiliği yapıyor. Sonra lise yıllarımı düşünüyorum. Yakın arkadaşım Ümit doktor oldu, yine Ayşe A. avukat ve Melike C.B. doktor oldu. Ama bende tık yoktu ve ben sadece okumaya doğru ilerliyordum.

 

Neden?

 

Böyle olmasının nedenini şimdi daha iyi anlıyorum. Gecelerimi gündüzlerime katarak yaptığım okumalarımla şunu gördüm; bugün sosyolojiyi yazıyorum; dün felsefeyi yazdım ve yarın siyaset, antropoloji, psikoloji ve tarihi yazmaya doğru ilerliyorum. Yönetim biliminde lisans bitirdim, ekonomi dalında ise mastır sürecini tamamladım. Doktoraya yine ekonomi-politik ile devam etmeyi amaç ediniyorum. Bugün akademi dünyasında beni seven iki hanımefendi ile birlikte bunca yıldır okumalarımla biriktirdiğim 80 bin sayfa notlarımı işlerlik hele getiriyorum (makaleler ve kitap çalışmaları yapıyorum). Geriye dönüp baktığımda; benim sevgili arkadaşlarımın sahip olduğu makam, çocuk ya da eş sahibi değilim. Hayatları bir düzen içinde ama ben bugün buradayım, yarın neredeyim; bunu bilemiyorum!

 

Fakat küçük bir anımdan söz etmek istiyorum… Bu küçük ama etkili anım mahallemizde (orta mahalle; çeşme sokak da) geçen ama yaşamım boyunca beni tesir altına alan, geldiğim an itibariyle yaşantımın en etkili anısıdır (1988 yıllarında olduğunu düşünüyorum). Kahramanım Mehmet Durmaz. İlkokul öğretmeni ve evimizin tam karşısında evi olan, demokrat ve insan sevgisi müthiş derece de gelişmiş; kısaca adam gibi bir adamdır. Ben Mösyö ve dayıoğlu (Bilal G.) ile birketler üstünde oturmuş onlara gece gördüğüm rüyamı anlatıyorum (hala hatırlarım: bir timsahın üstüne binmiş, çeşitli dere –ya da nehir kıyılarına yolculuklar yapmıştım). Ama bu rüyayı tam 3 saat boyunca anlatma gayretindeyim. Hoca beni dinliyormuş. Akşamüstü babam iş yerinden evine dönüyor ve tam buluşma noktamızda hoca yanımıza yaklaşıyor. Şöyle diyor: “Şadi usta, bu çocuğu özel okullara gönder, ileride yazar olabilir…” Ben o günden sonra Mehmet hocaya her zaman derin sevgi besledim ve eşi Fatma hanımefendi beni görünce bu hikâyeyi hala hatırlıyor. Mehmet hoca öleli çok oldu ve ben onunla şimdi oturup siyaset ve ekonomi konuşmayı çok isterdim.

 

Zaman ve boşluk hayatımızla dolduramadığımız ama her aşamasında varlığımızın iki harcıdır: Oysa insanlar zamanı kendilerinin sanır…

 

“zaman ve boşluk”

 

(…)

 

Şimdi, asıl konumuza gelelim sevgili okurlar:

 

Bunları hikâyem olsun diye yazmadım; sosyal teoriyle uğraşan bir kişinin örneği olsun istedim. Yoksa benim hikâyem sizi, sizinkiler de beni ilgilendirmez. Ama eğer ki sosyal teorisyenlik amacı güdülmüşse, bu amaca gidilen yolların bilinmesi kaçınılmazdır. Çünkü sosyal teorisyenlik sosyal bir imgeleme ihtiyaç duyar ve bu okumakla değil, kanaatlerle elde edebilinir (sadece okumakla uzman olunur). İçinizde felsefeye düşkün olanlarınız varsa eğer filozofların yaşamlarını okuyor olmalısınız: mesela bir Kant, Hume, Russell ya da Wittgeinstein’ı düşünelim. Nasıl yaşamları vardı ve günlüklerini nelerle yoğunlaştırmışlardı? Diğer anlamda şöyle diyelim: bir doktor ya da avukat olmanın yolları kesin ve belirgindir. İçlerinde bazıları çok meşhur olabilir, bu yinede belirginliği değiştirmezdi: Çünkü onların dünyasallıkları yinede belirgin bir çizgiyle açıklık içindedir. Ama bir entelektüel için, sosyal teorisyen ya da filozof için asla belirginlikler söz konusu olamaz. Bazıları savaşlardan kaçarken öldü (Benjamin gibi), bazıları kurşuna dizildi (Luxemburg gibi), bazıları ateşte yakıldı (Bruno gibi) bazıları sürekli ülke değiştirdi (Voltaire ya da Marx gibi), bazılarının evi bombalandı (Sartre gibi) ya da bazıları sistemden yana oldular (Heidegger ya da Hegel gibi), bazıları sesini çıkaramadı (Kant gibi). Ama her biri yeni şeylerden söz etti. Yeni sorular sordu ve cevaplar aradı. Düşünen insanların cezasının verildiği ilk mahkeme Antik Yunan mahkemesiydi. Sokrates ise ilk kurbanımız oldu.

 

Sosyal teorisyenin sosyal imgelemi olur. İnsanları ve olayları bu imgelem aracılığıyla gözlemler. Böylesi bir imgelem için aşılması gereken ilk şey, Araştırmacı ruhuna sahip olmaktır. Meraklanmaktır. İlgilenmektir (ilgi çekici olmak değil). Sosyal teorisyen fanatik olamaz, sosyal yaşamın her bir olgusuna belli mesafelerde durmaya çalışmalıdır (muhtemelen bunu hiç başaramayacaktır). Bu anlamda benim için futbol, müzik, sinema ya da din ve etnisite gibi sosyal başlıklar fanatizm konusu olmamalıdır. Öyle ki okumak dahi bir fanatizm konusu olmamalıdır; zira sadece okumakla bilgi oburu olunur ama bilgelik için yollar denenmelidir, kavşaklarda dikkat etmelidir. Nasıl ki sapıklık biyolojik bir bağlantıya sahipse, döneklik, kalleşlik ya da adam kayırmacılık vs. her birinin de sosyal sebepleri her zaman mevcuttur. Teorisyene düşen bu sebeplerin gerekçelerini açık hale getirmektir. Mesela kalleşlik (yani düşmanı sırtından vurmak) savaş tertibatıdır.

 

Bugün ki konumuz “işlevsellik” üstüne düşüncelerimden ibarettir.  

 

bir toplumsal pratik ya da kurumun işlevinin incelenmesi, o pratik ya da kurumun toplumun varlığının sürmesine yaptığı katkının çözümlenmesidir. Comte ve Durkheim da dâhil olmak üzere işlevselciler, bir toplumun işleyişini canlı bir organizmanın işleyişi ile karşılaştırmak için çokluk bir organik benzeşim kullanmışlardır. İşlevselciler toplumun parçalarının, tıpkı insan bedeninin değişik parçalarında olduğu gibi, toplumun bütünü için yararlı olacak biçimde birlikte çalıştıklarını ileri sürmektedirler. Kalp gibi bir beden organını incelemek için, o organın bedenin öteki parçalarıyla nasıl ilişkili olduğunu göstermek zorundayız. Kalp, bedenin her yanına kan pompalayarak, organizmanın yaşamının sürmesinde hayati bir rol oynamaktadır. Benzer olarak, bir toplumsal bileşenin işlevini çözümlemek de, onun toplumun varlığının ve sağlığının sürmesinde yüklendiği görevi anlamak demeye gelir.” (Gıddens, Sosyoloji, kırmızı yayınları, 2008: 55).     

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 01 Temmuz 2015 - 03:13
Haziran
2015
21
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR: BÖLÜM 5)
etiketler: ÇAĞDAŞ, BİLİM

SOSYOLOJİNİN TEMEL KAVRAMLARI

 

A) YAPI ÜSTÜNE BİRKAÇ SÖZ

 

 

 

 

 

 

 

 

sanayileşmiş dünyanın aldığı görünümü büyük oranda, teknolojik uygulamalar belirledi. On dokuzuncu yüzyılda olduğu gibi bu yüzyılda da teknoloji dünyaya, bilimin gücü konusunda en kabul edilebilir ve kolayca gözlenebilir kanıtları sundu. İnsan yaşamını, küçük azınlıkların sözgelimi görelilik kuramının sunduğu sorunlarla bilinçli olarak karşı karşıya geldiği entelektüel çevrelerin ötesinde de doğrudan etkileyerek, zihniyetleri değiştirdi. En önemlisi de, geçmişe göre çok daha fazla sayıda insan bilimin ve bilimin gücünün farkına vardı.” (J.M. ROBERTS, YİRMİNCİ YÜZYIL TARİHİ, DOST YAYINLARI)

 

 

Filozof, her şeyde bir-şey arayan kişidir; genelin sorgusuyla meşguldür ve sürekli bir uğraş içinde kalır: Bu yüzden kamusal alan içinde gereğinden fazla kalamaz, oyalanamaz ve etkilerinden olabildiğince uzak kalmalıdır da. Filozof için “güncel” üstünde durulması gereken bir konu olduğunda bile tarihseldir: Bu yüzden güncel bile değildir artık…

 

Geçen yüzyılı değerlendirdiğimizde sistem kavramının öne çıktığına dikkat edelim. Makinenin işleyişi ile toplumsal sistem arasında bağlantıların olması, zihinler açısından zorlanılması gerekmeyen bir kabuldür. Değişen toplumsallık bu “kabul” ile hemen anlaşılır olmuş ve nasıl ki doğa bir işleyiş içinde evriliyorsa insan kültürü de bu değişimden çok uzak bir yerde kalamamıştır. İnsan, doğanın bir parçası olmaktan doğaya karşı kendi kültürünün bir parçası haline gelmiştir. İnsan her zaman böyleydi: Bir yanında var, diğer yanında varlık aşamasına hazırlanıyordu.

 

21. yüzyıl içindeyiz ve geçmiş dönemlerden kalan sorular var. Bu sorular çevreyle ilgili olduğu kadar sosyalleşme ile de ilgilidir. Yoksullukla ilgili olduğu kadar ayrımcılıkla da yakından ilgilidir. Diğer yandan teknolojinin tavan yaptığı bu sürecin ne türden bir değişimler getireceği merak konusudur. İnsanların kontrol altına alınma çabaları çok daha acımasız ve haksızca: Buradan anlaşılan şey, teknolojinin büyük güçler tarafından yönetiliyor olmasına müsaade edilmesi, aynı şekilde tahakkümün hacmini sınırsız hale getirmiş oluyor. Sivil örgütlenmelerin çok daha cılızlaştığı sosyallik ile birey, bu güç odakları karşısında çaresizdir. Yönetimler istenildiği tarz da değiştiriliyor ve halk, bu değişimde etkili olduğunu sanıyor: Aslında kalabalıklar tarihte hiç olmadığı kadar çok daha sıradanlaşmış durumdalar.

 

Ama bunun farkında değiller…

 

 

Okura Not:

 

Efendim, yoğun geçen yazı çalışmalarımdan ötürü biraz gecikiyor ve (web) yazılarıma istediğim tarz ve ehemmiyetle eğilemiyorum. Bunun için (senden) özür diliyorum. Ama yaptığım dört ayrı başlıkta çalışmalarım var ve bunlar iki ay içinde tamamlanmış olmalılar (sanıyorum hepsi 90 küsur sayfa ve ortalama 450 kaynakça). Yayın sürecine hazır hale gelmeliler. Bu çalışmalar sosyolojiden biraz uzak konular (yani yazım içeriği olarak ve biçimsel çaba olarak) ve kaynakçası çok etraflı konulardır. Ayrıca Antik Yunan tarihinden günümüze kadar geçen dönemleri içeren yazılardır: benimle çalışan hocalarım bilirler ki ben “tarihsel” derinliğe pek çok ehemmiyet vermekteyim. Gerçek şu ki “derinliği olmayan çalışmalar benim için ezberdir ve bu ezber, akademi dünyasına yapışmış durumdadır.” Ve ben bu türden tarihsel gerilere giderek yaptığım çalışmalarımla, akademi şempanzelerine gerekli cevabı veriyorum, vereceğim ve nihayet vermiş oluyorum. Gerçeği söylemem gerekirse sabahın 6’sı gibi uyuyor, öğle vakti kalkıyorum. Ama yazılarla dolu yaşamın yıllardır özlemindeydim; şimdi şikâyet etmeye hakkım olabilir mi?  Bu uğurda tüm enerjimi tüketmekten beni alıkoyan ne olabilir? Benim yıllar önce (16,5 yaşlarımda) içtiğim andımdan beni kim ve nasıl, hangi vaatlerle geri döndürebilir?  Bilginin verdiği yüce “haz” duygusunun yerine hangi yücelik gelip yerleşebilir? O kadim düşünürler, entelektüel beyinler ve bilge ruhlar; şimdi onların “deliliği” üstüne düşünme vakti bana da yaklaşıyor hissindeyim. Ruhumda öylesine çok kamçı izleri taşıyorum ki; hemen her gün hicran duyduğum bir anıya sahibim.

 

Bilinmelidir ki bilgelik ateşi geceleri yanmaz. O, ruhların karanlığına yanar ve gündüzleri kaplayan karanlıkları aydınlatmak içindir. Geceleri her göz körlük yaşar ama bilgeliğin ateşiyle yandığı ruhlar aydınlıktır, onunla yan yana tutuşan gönüller, çocuklaşır ve saydamlaşır! Bilgelik bu yüzden çocuk kalabilmektir; kirlenmemektir, arınmaktır.

 

Sevgiyle kalınız!

 

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 21 Haziran 2015 - 00:07
Haziran
2015
08
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR: BÖLÜM 4)
etiketler: AMERİKAN, İNGİLİZ

SOSYOLOJİNİN BİR TARİHİ VAR MIDIR?

 

KISIM (B)

 

İlk kısımda (A) sosyolojinin “klasik” bölümünde yer alan başlangıçlardan söz etmiştik. Kısım B ise bizlere çağcıl anlamda sosyoloji teorileri hakkında bir şeyler sunmayı umuyor. Ancak sosyolojiyi “klasik ve çağcıl” ayrımlar içinde tutmak ne kadar önemli olabilir? Ya da şöyle soralım: tarihsel bir disiplin araştırıyorsak böylesi bir ayrım bize neyi verebilir?

 

Şimdi:

 

İlk kısımda sosyolojiye iki temel değişimi uygun görmüş, bu olaylardan geriye kalan dönemlerin sosyoloji disiplini üstünde yaratıcı bir etki bıraktığından söz etmiştik. 1789 ve Endüstriyel devrimle birlikte değişen toplumlar ve bireyler yeni bir dünya paradigması içinde kalmışlardı. İşte bu ikinci kısımda ben, yine farklı olaylardan yola çıkmayı, kısa bir tarihsel notları düşmeyi, sosyolojinin kavranılması adına uygun görüyorum. Bunlardan bir tanesi iki dünya savaşının etkisiyle gözlemlenen sosyo-ekonomik, politik ve felsefi değişimlerdir. Bir diğeri ise 1970’li yıllarla birlikte değişen yeni bir paradigmatik süreçtir. Modern toplumlardan postmodern dönemlere geçiş olarak 1970’li yıllar için söylenecek çok önemli başlıklar zamanla daha da ayrıntılı bir şekilde ele alınacaktır. İkinci dünya savaşıyla birlikte asıl değişimler dönemine girilmiş olduğuna tanık olunduğunu görmek de aynı derecede önemlidir. Dolayısıyla kısa bir 20. Yüzyıl tarihini hatırlatmak gerektiği kanaatindeyim.

 

Umulur ki “sorgumuza” bir cevap niteliğine değer kavrayışlara ulaşabiliriz.

 

20. yüzyıl göçlerin yüzyılıdır: Endüstriyel gücün etkisinde insanlığın sürekli göç ettiği bir çağdır. Kırlardan kentlere; kentlerden başka kentlere ve ülkelerden ülkelere meydana gelen göçler, kültürel etkileşiminde artması demektir. Bu çağda ulaşım; zaman ve mekân ilişkilerini derinden sarsarak küresel iletişim çağını ortaya çıkarmıştır. Emperyalizmin hızla yol aldığı bir ekonomi ve politik sürecin ortaya çıktığı 20. Yüzyıl, en çok kanın akıtıldığı bir çağdır da. Demokrasi ve insan hakları ya da özgürlük adına zayıf halkların sömürülüp yağmalandığı bir çağdır. Çevrenin bozulduğu, betonlaştığı ve doğal dokuların yok edildiği bu çağda insanlar, tuhaf bir biçimde çok daha rahat bir yaşama sahip oldular: ancak bu yaşam sürekli krizler üstüne inşa edilmiş, belli odaklar ve güçler tarafından istenildiği gibi yönlendirilen hayat karelerinden oluşmuş küçük kodeslerden ibarettir. Bu çağ bu yüzden gösteri çağıdır ve gerçeklik inşası, hakikatleri yer altına süpürmüştür. Çağın insanı mahremiyetini kaybetmiştir. Doğadan ayrıksı bir kültüre adapte olaraktan, Marx’ın yaklaşımıyla “kendi öznesine” yabancılaşmış; Sartre’ın dediği gibi “rollere büründürülmüş”; Marcuse’un yaklaşımıyla “tahakküm altına” alınmış; Weber’in öngördüğü şekliyle “makineye dönüştürülmüş”; Fromm’un dediği gibi “sağlıksız toplumlar” halindedir. Nihayet Habermas’ın vurguladığı şekliyle “yaşam-evreninde anlaşmaya dönük” bir sistem içinde hapsedilmiştir aslında… Sanatın ve edebiyatın endüstrileştiği çağımızda insan için tekniğin ve teknik aklın yüceliği, ahlaki ve vicdani değerlerin üstünde kutsallaşarak kendi imparatorluğunu kurmuştur. 20. Yüzyıl teknikler yüzyılıdır. Bu çağ gerilimler çağıdır: geride kalan bütüncüllük içinde Tanrısal kayra hükümranlığını bireysel fetişlere terk etmiştir. Sosyoloji bir disiplin olarak bu çağın ürünüdür. Çağın anlaşılması aracılığıyla sosyolojiye rol biçmek, onu anlamlandırmak ya da değişimlerini yakalamak daha tutarlı bir yol gibi görünmektedir. Buradan hareketle sosyolojinin iki yeni ayrımı vardır: bir yandan güncel yaşamın hızlı değişimi diğer yanda ise tüm disiplinlerin bu değişimle birlikteliğidir: sosyoloji bunları gözetmek zorunda kalmıştır…

 

Sosyal teori bu yüzden birey ile sosyal yaşamın her alanına temas eder; bir gözlemci olmaya zorlanır, çünkü nesnelliğini terk edemez. Nesnelliğini terk ettiğinde nesnel ve realite ile bağlamını da koparmış olur. Buradan gözlemci değil, tözcü bir disiplin olur ki bunu istemiyoruz.

 

Notçuk: 8 Haziran için küçük bir gülümseme ile “özgürlüklere selam olsun” diyorum! Belki, hayallerinizde başkalarına istediğiniz rolleri biçebilirsiniz ama: (dün paylaştığım resmimin altında düştüğüm notla vurguladığım gibi): realiteden kaçamaz ve onun pençesinden hayallerinizle sıyrılamazsınız…

 

Demos ile demokrasi ilişkisinde en büyük engel totaliter yönetimlerdir: bu ister sosyalist, ister liberal isterse islamik olsun: temel ve ortak olan sorun “bir tek kişinin her gücü elinde bulundurma isteğinden” doğmuştur. Bu istek dünyanın en mükemmel görüşünü bile ters yüz eder, zira bir “teklik” varsa bile bunun sahibi asla insancıklar olamaz! Sanırım bunu Türkiye siyasal kültürü hâlihazırda sindirebilmiş değildir!

 

Bu topraklar her zaman bu türden istekli insanlara olanak sağlamıştır: zira coğrafya ve kültür zorluklarla doludur. Bilesiniz dostlar: bir tek çiçekle bahar olmamış, ama pelin çiçeğinin tek kaldığı her yer karlar altındadır… Ben böyle bir ülke istemiyorum. Benim ülkemde her bir kişinin kendine özgü isteklerinin karşılanmasına değil, bu istek ve arzuların olabilmesine (imkânına) olanaklar sağlansın istiyorum! Nihayetinde insanlar bizleriz: biz, insanlarız ve insan ile toplum her zaman açıklık içinde ayrımlara şans vermemektedir.    

 

 

Görüşmek dileğiyle cheeky

 

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 08 Haziran 2015 - 10:34
Mayıs
2015
31
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR: BÖLÜM 3)
etiketler: WEBER, MARX, DURKHEIM

SOSYOLOJİNİN TARİHİ VAR MIDIR?

 

                   KISIM (A) 

 

 

Sosyolojiyi tarihsel bir portre içinde anlama çabası içine giriştiğimizde iki sıkıntıyla karşılaşıyoruz: ilki, sosyoloji toplumsallığı ele alır ve bunun aksini iddia etmek demek, insanın sosyal bir varlık olmadığı dönemler yakalamak zorundayız demeye gelir. Ancak insanların bir “evrim” çerçevesinde düşünülmesi bizlere, bu sözü edilen olanağı vermez. Eğer insan evrim geçirmediyse (sosyal evrimi kast ettiğimi varsayalım) o halde mevcut kültürünü nereye borçludur? Eğer bir evrim geçirdiyse (ki veriler bunu göstermektedir) o halde bu aşamaların sınırlarını, olanaklarını, aşamalarını nasıl tespit edebiliriz?

 

Diğeri; sosyolojiye bir tarihsellik çizmek demek insanın evrim sürecini dondurmak demeye gelir: bu durum doğrudan insanın varlıklar âleminde daraltılması anlamına gelebilir. Nevar ki insan, varlıklar âleminde kendine münhasır bir varlık olarak ortadadır. Bunu yadsımaya kalkmak, evrimi ve gelişmeyi görmemezliktir. Evrim ile yaratım arasında çok ince sınırlar gizlidir. İnsan için öğrenme bir evrim aşamasıdır. Ama öğrenme aynı zamanda varolan yetkinliğin gelişim aşaması anlamına da gelebilir. Bu farklı yaklaşımlar farklı perspektiflerdir ve her birinde gizli-saklı düşünceleri yakalamak düşünürün asli görevidir: birini diğerine tercih etmek politikacıların işidir.

 

Ancak sevgili okur,

 

Öteden beridir sevdiğim Raymond ARON bana göre sosyolojiye güzel bir süreç belirlemiştir. Şimdi onun yaklaşımında sosyoloji belli bir tarihe sığmaz ama kendi başına da değildir. Eş deyişle illaki bir sınır belirlenimi olmasa da sosyolojinin gizli ve açık bir tarihinden söz edebiliriz.

 

bu portreler [yazarımız seçtiği düşünürlerden söz ediyor. S.Ö.] sosyologlara mı, yoksa filozoflara mı aittir? Bunu tartışmayacağım. Diyelim ki nispeten yeni tip bir toplumsal felsefe söz konusudur; 19. Yüzyılın son çeyreğinde yayılan düşünme biçimi, bilimin niyeti ve toplumsalın amacı tarafından belirlenen bir sosyolojik düşünme biçimi söz konusudur. Homo sociologicus, homo economicus’un yerini alıyor. Rejim ve kıta ayrımı olmaksızın bütün dünya üniversiteleri sosyoloji kürsülerini çoğaltıyorlar ve kongreden kongreye sosyolojik yayınlarda artma görünüyor. Sosyologlar ampirik yöntemden yanalar, sondajla anket uyguluyorlar, kendilerine özgü bir kavramsal sistem kullanıyorlar, toplumsal gerçeği belirli bir açıdan sorguluyorlar, özel bir bakış açıları var. Bu düşünme biçimi, portreler galerisinin kaynağını keşfettiği bir gelenekle beslenmiştir.

               

Neden bu yedi sosyologu seçtim? Neden Sait-Simon, Proudhon, Herbert Spencer galerimde yer almıyor? Kuşkusuz akla yakın birkaç neden ileri sürebilirim. Auguste Comte Durkheim aracılığıyla, Marx 20. Yüzyılın devrimleri sayesinde, Montesquieu Tocqueville’le, Tocqueville Amerikan ideolojisiyle bugüne aittir; İkinci bölümün üç yazarına gelince, Talcott Parsons ilk büyük kitabı olan The structure of Social Action ( Toplumsal Eylemin Yapısı) da onları bir araya getirmişti. Bu yazarlar üniversitelerimizde atadan çok usta olarak incelenmektedirler. Ama seçimdeki kişisel belirleyicilere itiraz etmezsem bilimsel dürüstlüğe saygısızlık etmiş olurum.” (ARON, sosyolojik düşüncenin evreleri, kırmızı yayınları)    

 

Bana gelince,

 

Hiçbir zaman sosyolojiyi bir tarihsel süreç içinde okumadım. Comte ile başlayıp Gıddens ile bitirmedim. Felsefeyi de bu şekilde okumuştum. Beni yakından bilenler bilir (Antalya Halk kütüphanesinden Mustafa bey ve Manavgat Halk kütüphanesinden Hidayet Beyleri şimdi sevgiyle anıyorum: bana katlandıkları için); aynı anda dört ayrı kitap okunuyor olurdu ve bunlar çok nadiren pişti durumunda olurlardı. Çoğu defalar dört ya da beş (kitap) okuma ayrı disiplinlerden olurdu. Bu alışkanlık şimdi makale ve kitap-yazı çalışmalarımda da kendini göstermeye başladı. Buna kısaca “disiplinler-arası” ilişki diyebilirim.

 

Buradan hareketle; sosyoloji için acaba; “disiplinler arası ilişkiler kuran bir disiplindir” diye tanım getirebilir miyim?

 

Belki de?

 

Ama önce şunu soralım;

 

Neden (?) felsefe disiplinler arası bir ilişki kuramaz da bunu sosyoloji yerine getirebiliyor?  Ya da getirebildiği kanaatindeyim ben?

 

Elbette, bu sadece bir kanaatten ötesi değildir belki de. Ama kendine şunu sormalısın: tam 8 aydır felsefe okuyorsun bu web sitesinde, bu türden bir soru benim hiç aklıma gelmedi, acaba senin aklına hiç geldi mi?

Mesela filozof Kant’ın teorilerini okurken soğuk bir odayı dolaşıyor hissi vardır bende: ya da Hegel benzer bir havayı bana veriyorken MARX; tam aksine çok canlı kanlı bir dünyada yaşadığımı gösteriyor. Habire gözüme sokuyor. Mesela Durkheim ya da Gıddens ve diğer daha birçok sosyal-teorisyen (ben sosyolog lafını anlayamıyorum pek) yaşamın her alanına doğrudan eğilim içindedirler. Yazılarıyla ve tespitleriyle bunu görebiliyorsun. O halde, “sevgili okur” şimdi sıra sosyolojiyi konuşmaya geldi ve bunu konuşurken temel bir noktaya dikkat etmelisin: sende bir sosyal varlık olarak teorileri kavrıyorken, “tarafsız” olamazsın! Ama, “tarafgirlik” içinde de kalamazsın; eğer hakikate karşı sevgi hisleriyle yaşıyorsan…

 

Efendim,

 

Kısaca bir tarihsel hatırlatma notları düşmek istiyorum. Bunu iki kısımda ele alacağım: ilk kısmını (A) klasik anlamda 1950’li yıllara kadar gelen yaklaşımlar eşliğinde ve nihayet İngiliz sosyoloji okullarıyla beraber ABD sosyolojisinin farklı yaklaşımlarını ikinci (B) kısımda ele almak istiyorum. Sonrası asıl ilgimi çeken yaklaşımlarla; kavramlarla sosyolojiyi konuşmaya geçebiliriz.

 

Sevgi yerine kalplerine kin ve nefret koyanlara inat:

 

Sevmeye devam edeceğim!    

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 31 Mayıs 2015 - 20:02