Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Mayıs
2015
26
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR: BÖLÜM 2)
etiketler: SOSYOLOJİ, TANIM

GENEL OLARAK SOSYOLOJİ ÜSTÜNE

 

BİRKAÇ SÖZ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Felsefe “rasyo” (RATİO) ile ilgilenirken sosyoloji “rasyonel insan” ile ilgilenir. Bu ilgiler elbette yakın bir bağ içindedir. Geride kalan 9 ay boyunca felsefe notlarımızda rasyo üstüne konuştuk. RATİO bir varlık konusu olarak insanın içsel bilişleşmesinin biricik yoludur. İnsan bu sayede deney yapar ve kültür inşasını ( “zihnin inşası”) meydana getirir. İnsanın rasyo aracılığı ile evrenin kilitlerini çözerek kendi uyum sürecinin inşa etmesine ben şahsen, “zihnin inşası” olarak tanımlama getiriyorum. Bu bağlamda WEB sayfamın alt linki “zihnin inşası” olarak düzenlenmiştir.

 

Zihnin inşası insanların yaşamlarının inşasıdır. İnsan bir inşa sürecine girişmiş ve kendi doğal verilerini, doğal olgu ya da olaylardan (yani tabiattan) ayırmasını bilmiştir. Felsefeci bu ayırma süreçlerinin yani aklın yolunun ya da yollarının tespitçisidir: bu yüzden filozof zihin dedektifidir.

 

Demek ki sosyoloji bir disiplin olarak belki modern dönemlerle yakından ilintili bir biçimle ortaya çıkmıştır ama onun ortaya çıkma gerekçeleri, insanın varoluş süreçleriyle aynidir. Bunu ayıramazsınız! İnsanın ruhu ya da bedeni arasına giren bir oksijense eğer; bunun ortalıktan kaybolmasının anlamına ölüm diyoruz (değerli biri (sevdiğim); “nefesle ruh aynıdır” diye yorumluyordu). İnsan ile çevre arasına giren ise sosyal-yapıdır; bunun ortalıktan kaybolması insanı bedevileştirir. Kültürler-arası etkileşim sağlıklı bir yaşam evreni sunar. Sosyolojinin amacı ortaya çıkan hastalıklı durumların sadece tespitidir. Sosyoloji tespit eder. Onun tespit ettiklerini filozoflar teorileştirir: ortaya “sosyal teorisyen” denilen çağdaş araştırmacı tipleri çıkar.

 

Sevgili okur;

 

Felsefe ile sosyoloji neden birlikte olmalıdır?

 

Aşağıda düşülen notlar genel bir yaklaşım olarak sosyolojiye hazırlıktır. Ben elbette, sizlere, her bir kavramı ayrıca bölümler olarak ele alıp anlatacağım: hepsi zihnimin orta yerinde!

 

Filozofların ilgileri farklıdır, ama bu ilgiler sosyal yaşamdan uzak bir yerlerde değildir. Felsefesiz bir toplumdan söz etmiştik (geride kalan felsefe notlarından, sanırım 3. Bölümünde); orada “genel-geçer” anlamalara dair şikâyetlerimiz de olmuştu. Sosyal teorisyenlik farklı işler, yani filozoflar için tespitler değil kavramlar önemlidir. Ama sosyal-teorisyen için tespitler davranışlarla yakınlık içindedir. Bu yüzden aslında sosyal teoriyi anlamadan hakkıyla “filozof” olmak pek mümkün değildir. Ya da kavramları tanımadan sosyal-teorisyen olmak nafiledir. Örneğin “dil” bir tespitler evreni sunar: ama o aynı zamanda davranışları da düzenler. Ömrünce dil felsefesi okumayan bir sosyal teorisyen bana asla güven vermezdi. Mesela sadece filozofların sistemlerini okuyarak geçen kafalar için farklı bir sorun ortaya çıkar: modern sonrası dönemi kavramak için kültür ve sosyal inşayı anlamak zorundasın. Buradan hareketle sosyoloji ile felsefenin bir “tümleşme” içine girdiğine dikkat çekmeni istiyorum.          

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 26 Mayıs 2015 - 13:37
Mayıs
2015
15
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR: BÖLÜM 1)
etiketler: SOSYOLOJİ, TEORİ

GENEL OLARAK SOSYOLOJİ KAVRAMI:

 

NEDİR, NE DEĞİLDİR?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NOT:

 

Son 22 yılımın kısacık çetelesi:

 

2014 Ocak Tarihinden bugüne kadar yazılan yazı metni sayfa sayısı olarak 1175’dir. Sosyoloji de dâhil siyaset, felsefe, tarih ve ayrıca kitap-tanıtım metinleri bu rakam içinde yer almıştır. Web sayfamda yer alan sayfa sayısı yaklaşık 3500’dür. Bu rakama 30 Mayıs 2012’den bugüne kadar geçen süreçte ulaşılmıştır. Buradan anlaşılan ortalama son üç yıl boyunca günlük 5-7 sayfa yazı yazmış durumdayım. O halde son üç yıl boyunca hemen her gün bir yandan okurken diğer yandan da yazmaya başlamışım demektir ve bu ise, 20 yıllık okumalarımın ardından yazmaya daha çok vakit ayırdığım anlamına gelir ki –bu sadece web sayfamla sınırlı olan yazmaktır. Ayrıca el notlarım –ya da bazı dostlarıma gönderilen mektuplar da bir yazma türü olarak ele alınırsa sanıyorum 15 BİN adet A-5 kâğıt parçasına yazılmış birikimden rahatlıkla söz edebilirim. Bu durumda benim hayatımın portresi biraz daha netleşmiş oluyor. Ben son 20 küsur yıldır ortalama günlük 3,5 sayfa yazı yazmaya da vakit ayırmışım demektir. Buradan şöyle bir şey çıkıyor:

 

Yaşantımın (şimdi 38 yaşımdayım) 22 yılını büyük oranda okuyarak ve yazarak geçirmişim demektir. Hatta öyle ki askerlik görevimdeyken dahi arkadaşlarım bu durumdan rahatsız olurlardı. Onlar için film ya da müzik ilgi çekerken ben bir kenara çekilip, sürekli okumakla meşgul olurdum (120 sayfalık ilkyazı defterimi de bu sürede doldurmuştum ve onun adı, ne gariptir ki “mahkûmum” olacaktı -1997 Ardahan Damal, 7. Mekanize (gezici) Akrep taburu). Aynı durum ailem için, sıradan otobüs yolculuklarında diğer yolcular için, arkadaşlıklarımda arkadaşlar için vs. de rahatsızlık verici bir konu oldu her zaman. İş yerinde babamın komşularından tutunda kendi çalışma ortamlarımda da okumak eylemim pek anlaşılır bir şey olarak görülmezdi (o sözde büyüklerin laflarını hatırlıyorum: “Süleyman hayat kitaplardan ibaret değildir…”). Demek ki ben okumakla rahatsız edici, istenmeyen ya da şöyle diyelim; abartılı bulunan bir kişiyim. Argo yaklaşımıyla “bu hayatı boşa geçirmiş” bir tip olarak anlaşılmışım. Dünyanın ortak zevklerinden (mesela kadın kokusundan ve yağlı kazançlardan) uzak durmakla boş yere ömrüm geçmiş oluyor.

 

Vay anasını be…

 

             Şimdi geldiğim nokta da şöyle diyorum;

 

Bundan 25 yıl öncesinde Türkiye de siyaset nasıl idiyse (Demirel - Erbakan ve diğer solcu ve laik tiplerle olan post kavgası), bugün de öyledir. Eski kafalar yeni nesillere aynen aktarılmıştır. Sorgulamaya müsaade edilmeyen “adam olacak çocuklar” bugün, hiçbir bilişleşme içinde olamadan aynen “sözde büyüklerinin” ardında devam etmektedirler. Ülkenin bilim ya da teknolojisinde yeni şeyler olmak bir yana bu kuruluş ya da kurumlar daha pespaye bir ortam içinde kalmıştır. Serkeşlik devlet ricalinde ve kurumlarında hat safhaya ulaşmıştır ki bu durum, ülke insanının derinlikten yoksun kişiliği ile sınırlıdır: işler aslında daha da beter durumdadır.

 

Bana gelince, benim durumumda da değişiklik olduğu söylenemez: yine istenmeyen biri –yani çekilmesi zor olan biri anlamında -olarak hayatıma devam ediyorum. Yine yalnız birisi ve hatta bunun tadını çıkarmakla meşgulüm. Ama bazı küçük refleksler geliştirdim: Mesela “bilimsel yazı yazmaya başladım yahu!”, bunlar az iş değilmiş: bunu öğrendim. Bu bilimsel denilen metinler, başkalarının mantığını yürüterek kelime oyunlarıyla hazırlanan formel gösteri biçimlerinden oluşuyor. Mesela SPSS analizini en iyi yapan en iyi bilim adamı olup çıkıyor. Ayrıca mesela anket çalışması “uygulamacılık” oluyor burada: Yahu bu “uygulama-aklı” konuşmak kimseciklerin aklına gelmiyor… Yani anlayacağın sevgili okur, ben adam olmaya doğru ilerliyorum, ak saçtan sonra! frown   

 

Hele dur bakalım Allah ne demiş… ( wink )

 

Şimdi:

 

Gelelim asıl konumuza; yani “sosyoloji” kavramına… Ben öncelikle bu ilk (1) numaralı not öbeğimde sosyoloji kavramı adına yazarlardan kısaca aktarımlar sunmak istiyorum. Bu kavramın genel kabul görmüş tanımlama örnekleriyle giriş yapmak istedim. Sonrasında ise kendi anlatımlarımızla yolumuza devam edeceğiz efendim…  

 

Sosyoloji bir “bilim” (Comte) ise eğer bunun ardında; insan yaşamının hemen her aşamasında meydana gelen (baştan sona) “bir değişimler” (Marx) birikiminin etkisi yatmaktadır. Sosyal-yapı ve sosyal olgular, modern dönemler açısından düşünüldüğünde, (geleneksel ayrım içinde kalarak), önce zaten “akıl tasavvurunda” (Kant, Hegel, Schelling vd.) derin bir değişim söz konusu olmuştur. Sosyolojinin temel konusu o halde “aklın” yaşamsal konusudur ve “aklın yaşamı” (Foucault, Derrida, Gadamer vd.), modernite içinde farklı bir perspektifle anlaşılmıştır. Akıl, bilinen anlamıyla evrensel değil, “yerel” (Pragmatist: James, Dewey vd.) bir konuma yerleşerek bireyselciliğin ve “sözde özgürlüğün” (Fromm) temel aracı ve amaçsalcılığı haline gelecektir. “Siyasal tutumlardan” (Spencer) pratik yaklaşımlara kadar akıl, yani Weber tiplemesiyle “rasyonel insan”, güncel yaşamın odak noktasına yerleşerek, evrenselci (diğer anlamda genelci) tutumlardan “uzaklaştırılmıştır” (Horkheimer). “Teknolojik akıl” (Marcuse) ya da “teknolojik toplum” (Ellul), aynı şekilde tahakkümcü bir toplum olup çıkmıştır. “Rasyonel insan” (Weber), kendi dünyasında kendi “anomilerini” (Durkheim) üreterek, “geleneksel toplumlardan” (D’Alembert, Condıllac, Comte) ayrılmıştır. Bu değişimlerin ardında yatan temel konulardan bir tanesi “kültür” (Montesquıeu, Rousseau, Malinowski, Mauss, Boas vd.) olarak anlaşılabilir. Bir diğeri ise “bilimin” (Comte, Carnap, Russell, Popper vd.) metafiziğin yerine geçmesi ve ayrıca “deneyin” (Hume, Kant, Ayer vd.) güncel aklın (yani evrensel aklın) yerine geçmesi olarak da okunabilir.

 

Demek ki “sosyoloji” aklın bir uygulayım alanıymış… Eş deyişle akıl, sosyoloji disiplini için yaşamsal etkinliğin merkezi konusu olarak evrenselciliğinden kopmuş, yekpare bir hayat tarzına sahip olmuştur. O halde sosyoloji disiplini aklın merkezi konularını ele almakla uğraş içindedir.

 

Bu yazı süresi boyunca şu düşünürler dikkatle izlenecektir;

Comte, Durkheim, Weber, Aron, Veblen, Parsons, Habermas, Frankfurt okul üyelerinden özellikle Marcuse ve Horkheimer, geçmişlerden Condıllac, Rousseau ve nihayet MARX ve onun açtığı “materyalist sosyoloji” ve maddeci yaklaşımlar eşliğinde modern tutumlar. Çalışmalarımı ve yorumlarımı özellikle GIDDENS üstünden ele alacağım. Yaklaşımlarımda onun bakış açılarını bir ölçüt değerinde gözlemlemeye çalışacağım.

 

Sevgiler ve saygılar sunuyorum,

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 15 Mayıs 2015 - 23:37
Mayıs
2015
13
EKONOMİ ÜSTÜNE BİRKAÇ NOT VE.... SOSYOLOJİYE DOĞRU
etiketler: EKONOMİ, SOSYOLOJİ

EKONOMİ ÜSTÜNE NOTLAR

                VE

SOSYOLOJİYE GEÇİŞ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Geldiğimiz nokta itibariyle (24 Temmuz 2014’den 13 Mayıs 2015’e) “Felsefe üstüne notlar” çatı başlığıyla felsefenin genel-tarihsel süreci hakkında notlar düştük ve bu notlar bizlere, Times New Roman (11), ya da diğer türden farklı yazı karakteriyle 560 sayfaya karşılık gelmiştir. Kaynakça olarak yaklaşık 700 küsur farklı kitap ya da makale çalışmalarından faydalanılmış; aktarımlarla beraber farklı kaynakçaları da işin içine dâhil ettiğimde 1000’e yakın bir rakamla karşılaşmış oluyoruz. Bu rakamların çok ötesinde kaynakça kullanılmış da olabilir ama ben, okurum için, en önde olanlarını kullanma gayretinde de bulundum ve bu durum bizlere; felsefe hakkında okkalı bir bilgiye sahip olmak için 700 kaynağa ihtiyacımız olduğu anlamına da gelmektedir. Tabi ki de bu sadece benim kişisel yaklaşımımdan ibarettir ve okurlarımın zekâsı, onlar için 300 kaynakçayı da yeterli kılabilir. Bunu bilemem ama bildiğim bir şey şudur ki felsefe, okuyan kişinin bünyesine etki edememişse onun adına artık edebiyat diyebilirsiniz.

 

Filozoflar sadece okumalarıyla değil, öte yandan yaşantılarıyla da filozoftur ve onların inanmak türünden kaygıları yoktur: kaldı ki böylesi bir kaygıya ihtiyaç duymamışlardır. Bu yüzden bazen filozof sandıklarımız aslında birer ruh hastasıdır da. Böylece felsefe ile ona etraflıca etki eden diğer disiplinlere doğru ilerleme gereği duyuyoruz.

 

O halde felsefe üstüne düşülen notlarımıza biraz ara verme zamanı gelmiş bulunuyor çünkü felsefe kendi başına sosyal teori için hiçbir şey ifade edemez. Şimdi sıra “sosyoloji” disiplini üstüne uzun bir not çalışmasına geldi ve bu notlarımı, yine 20 küsur yıldır okumalarımdan edindiğim kanaatlerim üstüne inşa ederek buraya aktaracağım.

 

(…)

 

Türkiye’de ceza evlerinden çok daha hapis hayatına sahip, açık alanda gezinen mahkûmlar var ve bunlar birer köle ruhu taşımaya teşne ahlaki şartlara teslim edilmiş durumdadırlar. Türkiye, eğitim sisteminden siyaset (iktidar ya da muhalefet: benim için fark etmiyor ne yazık ki) sistemine kadar her gün biraz daha köleleşen insanlar üretmeye devam etmektedir. Ancak bilinmelidir ki yeterince köle olmadığı müddetçe isyan da ortaya çıkmaz ve isyanın en beteri, sıradan insanların dâhil olduğu tipleridir. Sözgelimi NAZİ partisinin Almanya’da kurduğu “iktidar” ile köleleşmiş Alman halkının bıkkınlığı doğrudan ilişkilidir. Ya da Fransız İhtilalı insanların darboğaz olduğu bir sisteme karşıydı; benzer şekilde Mısır ayaklanmasında da halkın bunalımı isyanın sıfatı olmuştur. Mısır gençlerinin açlığı ve işsizliği her şeyin başlangıç noktası oldu. Türkiye için işler biraz farklı ilerliyor, çünkü Avrupa yakasının bir ucunda bu denli yakın bir ülkenin patlaması kimsenin işine yaramaz; yoksa toplum patlamaya çoktan hazır hale gelmiş durumda zaten. Ve bu hiçte zor değil; hatta 80 öncesi darbe ve kargaşa (terör demek zor olsa da) ortamlar kuranları kıskandıracak denli de ustalık var işin içinde. Şimdi en tehlikeli olanı; etnisite üstünde derin bir ayrımcılık ülkenin ciğerlerine işletilmiştir ve “rıza-üretimi”(Chomsky) medya aracılığıyla yıllardır -90’lı yıllardan bu yana mükemmel bir şekilde işletilmiştir. Aslında çözüm yok ama çözümler var ve çözümlerin en başında da siyasallaşamayan kanserleşmiş bir toplumsallığın çözülmesi geliyor. Ülke tabanına yayılmış “dincilik”(Vahhabilik ya da selefilik) havası, bu ülkenin geleneğine derin bir darbe indirmiş durumdadır. Ülke bilim kurumlarının çözüm getiremediği ya da kavrayamadığı bu “akıl-dışılık”, ülkenin ayrımcılığı için müthiş bir dinamittir.

 

Hasılı;   

 

Rasyonalite içinde eleştirel kafaya sahip olmadığınız müddetçe, sizi ne dininiz ne de inançlarınız içine düştüğünüz saçmalıklardan kurtarabilir. İnsanı yüce varlık yapan akıldır ve akıl, dinin içinden çıktıysa orada “dinsizlik” hâkim olur: modern anlamda bunun adına “dincilik” diyoruz. Dincilik, din değildir ve dinsizlik, doğal bir dinciliktir. Benim ömrümün belli kısmı din eğitimi almakla geçti ve ben, böylesi bir zihniyete bu ülke de bu denli çirkefleşmiş bir şekilde ilk defa tanık oluyorum.

 

(…)

 

Yukarıda yazdıklarım ile ileriye doğru düşeceğim notlar arasında yakın ilişkiler var ve benim pek kıymetli okurlarım, bu ilişkileri kurmak adına felsefe hakkında okumalar yaparak belli bir alt yapıya sahip oldular. Bu alt-yapı aklın evrensel konumuyla ilintili, farklı çağlarda nasıl değişimler geçirdiğiyle yakından etkileşim içindedir. Eş deyişle akıl (yani rasyonalite) salt bir teoriler öbeğinden ibaret değildir ve sosyoloji disiplini üstüne düşülen notlarla bunun ne anlama geldiğini göstermeye çalışacağım. Bir başka anlamda aklın uygulama alanına sosyoloji diyorum.

 

Şimdi:

 

Felsefe notlarımıza başlarken (24 Temmuz 2014) içtiğim andımı yeniden tekrarlayayım,

 

Tıpkı, HİPOKRAT yeminiyle göreve başlayan bir tıp doktoru gibi, bizde şunu söyleyerek bu yazımıza başlayalım;

Felsefe (sosyoloji) üstüne tutacağımız bu uzun notlar dizisiyle, asla felsefeyi (sosyolojiyi) tamamladığımı düşünmeden ve bir nihayete de erişemeyeceğim fikri üstünde ilerleyerek, filozofların (teorisyenlerin) bilgi ve us üstünde edindikleri yaklaşımları açıklıkla aktaramaya çalışacağım.”

       

Ancak:

                       

sevgili okurlarım,

 

Sosyolojiye geçmeden önce “ekonomi” başlığımıza bir not öbeği daha aktarmak istiyorum. Kısaca ekonomi teorileri üstüne birkaç paragraf aktarmak istiyorum. Elbette sosyolojiden hemen sonra siyaset bilimi üstüne notlar düşmeye geçeceğim ve akabinde ya da bazen de beraberinde ekonomi üstüne de notlar düşmeye devam edeceğim. Bu anlamda ekonomiye dair geniş ve detaylı notlarımız ileri de düşülecektir. Kaldı ki ben ekonomi okumalarına en az vakit ayırmış biri olarak dahi, (deneyim ettim ki) ortalama bir ekonomi mezunundan daha ileri seviyedeyim. Ama mastır denilen süreç işletme üstüne olduğu için ileriye dönük sizlere daha açıklayıcı bilgiler sunma imkânım da olacaktır.

 

Her şeye aklım ermez ama bir şeyi hep iyi gördüm; umut tükenmişse, ölmüşsün demektir…

 

Sevgiler efendim,  

  • Kategori: Ekonomi
  • Saat: 13 Mayıs 2015 - 12:45
Mayıs
2015
04
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 52. BÖLÜM
etiketler: MANTIK, MODERN, BİLİM

“METAFİZİK NEDİR?” ÜSTÜNE (BİRKAÇ SÖZ)

 

       felsefeye dair yaklaşım nedir?

 

      felsefeciye dair tutum nedir?

 

     felsefesi olmanın realitesi nedir?

 

     felsefe ve inanç ilişkisi olarak 'metafizik' nedir?  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“ Bir bilgiyi bilim olarak sunmayı istersek her şeyden önce başka hiçbir bilim ile ortaklaşa taşımadığı ve öyleyse ona özgü olan ayırt edici yanı sağın olarak belirleyebilmemiz gerekir; yoksa tüm bilimlerin sınırları birbirine karışacak ve hiç biri kendi doğasına göre tam olarak ele alınamayacaktır.

Bu kendine özgü yan ister nesnenin, ister bilgi kaynaklarının, isterse giderek bilgi türünün ayrımından ya da bunların tümünün olmasa da bir bölümünün ayrımından oluşsun, olanaklı bilimin ideası ve alanı öncelikle onun üzerine dayanır.

İlk olarak, bir metafiziksel bilginin kaynakları söz konusu olduğunda, bunların görgül olamayacağı daha şimdiden metafiziğin kavramında yatar. Böyle bilginin ilkeleri (ki salt temel önermeleri değil ama temel-kavramları da bunların arasındadır) öyleyse hiçbir zaman deneyimden alınmamalıdır: çünkü bilginin fiziksel değil ama metafiziksel, e.d. deneyimin ötesinde yatıyor olması gerekir. Öyleyse ne asıl fiziğin kaynağını oluşturan dış deneyim, ne de görgül ruh bilimin temelini oluşturan iç deneyim üzerine dayanacaktır. Buna göre apriori, ya da arı Anlaktan ve arı Ustan bilgidir.”(Immanuel KANT, Prolegomena, idea yayın, Aziz Yardımlının çevirisiyle)

 

 

Gerçekte ‘varlık-ötesi nedir?’ sorusu ile ‘varlığın başlangıcı –ilk ilkesi nedir?’ sorusu bana göre aynı noktaya temas etmiyor, ya da edemez. Buradan hareketle “metafizik nedir?” sorusu, bu iki ayrı temas durumu gereğince farklı cevaplara kapı aralamış bir sorgu olarak felsefenin bitmek bilmeyen üretim ve tüketim aşamalarının temsili konusu olmuştur. Metafiziğin sorgusu Kant gibi yaklaşıldığında, onun bir bilim olma imkânının da sorgusudur ve gerçekten de Kant, bu ayrıma gitme gereğini dönemsel olarak düşünülse de, evrensel bir yeniden üretim haline getirmiştir.

 

Metafizik üstüne yapılan tartışmalar aslında onu anlamaya yönelik farklı yaklaşım tipleridir ve bu tipolojik tutumlar ayrı yollardan felsefeyi yorumlama ve anlama yollarını da üretmiş olmaktadır.

 

İnsan fiiliyatta varlığın ötesinde bir yerlerden neden konuşma gereği duymuştur?  İnsanın duyu-ötesi-varoluş algısının temelinde ne var? Duyulur dünyanın oluşu temsil ediyor olmasının ardında neden bir yokluk tasavvuru aranır? Acaba algının yaratılmasıyla varlığın yokluk üstünde temellendirilmesi arasında bir bağlam kurulabilir miydi? Benim bir konu üstünde bir algıya bürünmüş (ya da büründürülmüş) olmamla yokluk (âdem) arasında bir meta-fizik ilişki var mıdır? İnsansal ilgilerim ve duygularımla benim varlıkla olan ilişkim arasında sınır belirlenimlerimi belirleyen (sınırlandıran) sistemsel bir varoluş (yaratılış) olsaydı; yani algılarımla varlığım arasında bir karşılıklılık varsa eğer, o halde yokluk niçin sorun olmuştur?

 

Elbette, bu sorulara benim cevap verecek ne bir bilgim ne de bir yetim ya da yetkinliğim ve atmosferim var. Ben sadece, bir varlıklar âleminde bir tür ot gibi doğmuş, büyümüş ve ölmeye doğru giden (şükürler olsun ölümün varlığına) yaratık tiplerinden biriyim. Benim bir yaratılış konusu olmam varlık için sorundur ve ben bu sorunu kendimi yok ederek dahi aşamazdım. Bu halde nasıl olurda bu sorulara cevap arayabilirdim?

 

Ama ben sormakla yetkilendirilmiş bir duyular-üstü niteliğe sahibim ve bunun adına ussal bir yeti dendiğinde sorun, kavramsal yönelişle ilgili apriori bir durumsallığa ışık tutmaktadır. Beni, varlıklar âleminden ayıran “ölümcüllüğüm”, benim, ayrıca duyulur üstü bir “varlık” sorgusuna doğru yönlendirmeye temel olmuş çıkışımdır da. Eş deyişle ben bir varlıklar içinde var-isem o halde bunu ayırt etmişimdir ve o halde ben bunun ötesini sormayı kendi varoluş tarzımda hazır bulmuş olmalıyım…  

 

Peki, o halde bu sorgulama gereğine metafizik diyelim mi?

 

Keyfinize kalmış dostlarım.

 

Sevgiyle kalınız efendim.

 

duyularımızı dış nesnelere yöneltmekten ibaret olan zihinsel işleyişin incelenmesi, hiç kuşku yok ki, metafiziği kavramak için atılacak adımların ilkidir. Zekâmız, varlığı kendi dışında olan bir şeyi kavramak için kendi dışına nasıl atılmaktadır? Tüm insanlar bu dev eşiği aynı biçimde ve hızda aşarlar, öyleyse dış objelerin varlığı büyük sorununu çözümlememize olanak tanıyacak tüm ilkeleri kendimizde bulmak için bizzat kendimiz üstüne düşünmemiz gerekir.” (D’ALEMBERT, felsefenin öğeleri, öteki yayınları)

 

20. Yüzyıl akademik felsefesi başlıca üç grupta toplanmış bulunuyor. Birincisi genellikle Kant (1724-1804), bazen de Hegel (1770-1830) yanlılarını içine alan klasik Alman felsefesidir. İkinci grup, pragmatistlerle Bergson’dan oluşur. Üçüncü grupta ise bilim yanlıları yer alır; bunlara göre felsefe ne özel bir hakikat çeşidi, ne de ona erişmeyi sağlayan belirli bir yöntem vardır. Bunlara kısaca gerçekçiler (realistler) denebilir; ancak aralarında bu sıfata uymayan pek çok kişi vardır…” (RUSSELL, sorgulayan denemeler, say yayınları)

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 04 Mayıs 2015 - 00:55