Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Mart
2015
17
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 47. BÖLÜM
etiketler: BİLİM, ANARŞİST

“ANARŞİST BİLGİ FELSEFESİ”

                VE

‘FEYERABEND ÜSTÜNE NOTLARIM”

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                                                                                                PAUL FEYERABEND NEDİR?

 

Anarşizmin ‘politik felsefelerin en çekicisi olmayabileceğini’ söylüyorum. Koşullama bir: Anarşizmin bilgibilimdeki ve bilim felsefesindeki rolünü ele almak istiyorum, politik anarşizme pek de hevesli değilim. Koşullama iki: Oysa hevesli olmamakla yanılmış olabilirim (olmayabilir)…

 

“ Bir demokraside her vatandaşın okuma, yazma, aklına gelen her konuda propaganda yapma hakkı vardır…

 

“Bilimin üstünlüğü sahip olduğu yöntemden ileri gelmez, çünkü yöntem diye bir şey yoktur; bu üstünlük elde ettiği sonuçlardan ötürü de değildir: Biz bilimin ne yaptığını biliyoruz, ama öteki geleneklerin bundan çok daha iyisini yapıp yapamayacağına ilişkin en ufak bir fikrimiz yok…

 

“bilim adamları teorileri belirli bir biçimde ele alma alışkanlığını edinince, onları niye bu biçimde ele aldıklarını unutarak bu biçimi basitçe ‘bilimin özü’ ya da ‘bilimsel olma denen şeyin önemli bir parçası’ olarak görmeye başlayınca, felsefeciler de o dalgın kafalarıyla alışıldık usulleri sistemleştirerek ve bu usullerin soyut bir akılsallık teorisinin ürünü olduklarını göstererek bilim adamlarına bu konuda yardımcı olmaya başlayınca…

 

“bu kitap [yönteme karşı] bir tez ortaya atıyor ve ondan sonuçlar çıkarmaya çalışıyor. Tez şu: bilimleri oluşturan olayların, usullerin ve sonuçların hiçbir ortak yanı yoktur; her bilimsel araştırma da karşımıza çıkan ve onlar dışında hiçbir yerde görülmeyen birtakım unsurlar bulamayız…”    

 

 

Anarşist bilgi ve sosyal teorisyen “tarafgirliğini savunan biri” olarak bilim ve felsefeyi toplumsal gerekçelerin dışında tutan her türlü iktidara ve her tür kurumsal yetkilere doğrudan karşıyım.

 

İktidarın entelektüel tarafında yer alan bilimcilik, tarihselcilik ya da psikolojizm taraftarlarına doğrudan karşıyım.

 

İdeolojilerin bilim ve üniversite aracılığında yadsınmasına ya da taraftarlığına doğrudan karşıyım. Bu ülkede üniversitelerin özgür olmadığına tüm yüreğimle inanıyorum.

 

Delillerin götürdüğü her yere giderim, her şeyi sorarım ve her ilgiye doğrudan yönelebilirim…

 

Feyerabend; kültürel yapılanma ile bilimsel paradigmalar arasında yer alan etkileşimleri öne sürmektedir. Ona göre bilimsel üstünlük asla olamaz, olmamalıdır da…

 

Bilim felsefesi başlığımda bu konulara geri döneceğim…

 

Sevgiyle kalınız!

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 17 Mart 2015 - 01:49
Mart
2015
09
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 46. BÖLÜM
etiketler: ANARŞİST, FELSEFE

20. YÜZYIL ANARŞİST

BİLGİ FELSEFESİNE DOĞRU

BİR ARALIK OYALANMA”

 

 

 

“ Biz ‘zihinsel süreçlerin’ anlaşılmasına dayanan ‘bilgi teorisi’ nosyonunu on yedinci yüzyıla, özellikle Locke’a borçluyuz. Biz içinde bu ‘süreçlerin’ vuku bulduğu ayrı bir kendilik (entity) olarak ‘zihin’ nosyonunu yine aynı döneme, özellikle Descartes’a borçluyuz. Biz, kültürün geri kalanının iddialarını tasdik ya da reddeden bir saf akıl mahkemesi olarak felsefe nosyonunu ise on sekizinci yüzyıla, özellikle Kant’a borçluyuz; fakat bu Kantçı nosyon Lokceçu zihinsel süreçler nosyonunun ve Kartezyen zihinsel töz nosyonunun genel kabulünü varsayıyordu. On dokuzuncu yüzyılda, bilgi-iddialarını ‘temellendiren’ (grounds) temel (foundational) bir disiplin olarak felsefe nosyonu, yeni Kantçıların eserlerince takviye edilmiştir. ‘Temellendirilme’ ihtiyacı içinde olan bu kültür konsepsiyonuna ve bilgi teorisinin bu temellendirme görevini gerçekleştirme iddialarına karşı zaman zaman yükselen protestolar (sözün gelişi Nietzsche ve William James’de) büyük ölçüde işitilmeden kaldı. ‘Felsefe’ entelektüeller için dinin yerine ikame edilmiş bir şey haline geldi. Felsefe, insanın dipteki son noktaya [temellere, çev.] temas ettiği, bir entelektüel olarak kendi faaliyetini açıklayarak haklı kılmasına ve böylelikle de hayatının manasını keşfetmesine imkân sağlayan vokabülerini ve kanaatlerini bulduğu kültür alanı idi.

Bu iddia, yüz yılımızın başında, felsefeyi ‘kesin’ ve ‘bilimsel’ bir etkinlik olarak korumaya çalışan filozoflar (özellikle Russell ve Husserl) tarafından yeniden tasdik edildi. Fakat onların bu tescili ifade eden seslerinde bir yeis izi vardı; çünkü bu zamana kadar seküler iddiaların dinin iddiaları üstündeki zaferi hemen tümüyle tamamlanmıştı. Bu yüzden filozof kendisini artık entelektüel avangard veya insanları hurafelerin güçlerine karşı koruyan biri olarak göremiyordu(dipnot 1’e bakınız, sayfa 11). Üstelik on dokuzuncu yüzyılda, yeni bir kültür formu –yazı adamlarının kültürü; şiirler, romanlar ve politik denemeleri hakkında eleştirilerde bulunan entelektüelin kültürü –doğmuştu. Descartes, Locke ve Kant, doğa bilimlerinin başarılarının kültürün sekülerizasyonunu mümkün kıldığı bir dönemde yazmışlardı. Fakat yirminci yüzyılın başlarında bilim adamları entelektüellerin çoğundan teologlar kadar uzak hale gelmişti. Şairler ve romancılar gençliğin ahlak öğretmenleri olarak hem papazların hem de filozofların yerini almışlardı. Sonuç, felsefenin daha ‘bilimsel’ ve ‘kesin’ hale gelmesi ölçüsünde kültürün geri kalanıyla daha az ilişkili olması ve geleneksel iddialarının daha saçma görünmesi idi. Gerek analitik filozofların gerekse fenomenologların bunu ‘temellendirme’ şunu eleştirme teşebbüsleri, faaliyetleri güya temellendiren ya da eleştirilenlerce hafife alındı. Bir bütün olarak felsefe, bir ideoloji ya da bir ben-imajı (self-image, felsefenin kendisi hakkındaki imajı kast ediliyor, çev.) talep edenlerce küçümsendi.

Yüzyılımızın en önemli üç filozofunun –Wittgenstein, Heidegger ve Dewey –eserini bu arkaplan ışığında görmeye çalışmalıyız. Her biri, kariyerlerinin başında felsefeyi ‘temel’ bir disiplin haline getirmenin bir yolunu –düşünce için yeni bir nihai bağlam formüle etmenin bir yolunu –bulmaya çalıştı. Wittgenstein, zihincilikle ilişkisi olmayan yeni bir temsil teorisi inşa etmeyi, Heidegger bilimle, epistemolojiyle ya da Kartezyen kesinlik arayışı ile hiçbir ilgisi bulunmayan yeni bir felsefi kategoriler dizisi oluşturmayı ve Dewey Hegel’in tarih vizyonunun doğallaştırılmış yeni bir versiyonunu inşa etmeyi denedi. Her üçü de, bu ilk teşebbüslerini aldatıcı bir çaba olarak, söz konusu felsefe anlayışını beslemek için kendilerine ihtiyaç duyulan nosyonlar (on yedinci yüzyılın bilgi ve zihin nosyonları) terk edildikten sonra, belirli bir felsefe anlayışını korumaya yönelik bir teşebbüs olarak görmeye başladı. Her üçü de, olgunluk dönemi çalışmalarında Kantçı temel bir disiplin olarak felsefe konsepsiyonundan koptu ve zamanlarının hemen tamamını kendilerinin de bir kez yenik düşmüş oldukları bu baştan çıkarıcı eğilimlere karşı bizi uyarmakla geçirdiler. Bu yüzden, onların geç dönem çalışmaları inşa edici olmaktan çok terapatik, sistematik olmaktan çok eğitici ve okuyucuya yeni bir felsefi program temin etmek yerine onu felsefe yapmaya sevk eden motifleri sorgulaması için tasarlanmıştır. (…)” (RORTY, felsefe ve doğanın aynası, paradigma yayın).       

 

[…İnsan; aklı ile rasyonel bir varlıktır; kalbi ile irrasyoneldir. Aklın mantıksal düzeneği kendi içinde dogmadır, oysaki kalp düzensizliği temin ederek insana ilerleme imkânı tanır: bu yüzden dogmatik olamaz…]

 

Yukarıda yer alan (müthiş) alıntıya lütfen dikkatle bakalım ve onu elden gelirse yeniden okuyalım. Çünkü burada felsefenin 20. Yüzyılda kısa bir zaman içinde nasıl bir değişim yaşadığına tanık oluyoruz. Filozof Rorty gerçektende çok mükemmel anlatmış ve benim zayıf aklımla kusurlu zihnime derin bir etki bırakmıştır. Bu çok güzel bir etki olmuştur ama bu etkiyle toplumsal olarak ne denli zayıf yığınlar olduğumuza da ışık tutmuştur…

 

İşin aslı; bahaneler bulmak kolaydır ancak zor olanı hakikati bulmaktır ve hakikat bir kavram olarak salt kalbi de değildir. O halde insan için iki temel ayrımdan söz etme imkânına sahibiz ve bunlar; akli ve kalbi nazariyeler olarak genelleştirilebilir konumdadırlar.

 

Bir yandan rasyonel bir varlık olarak yaşamını kurgulayan ya da “kuran-olarak” maddi evrende yaşam olanağı varken diğer yandan, manevi istem –arzu ya da histerik gerçekliği ile insan, evrensel ölçütlerin varoluş sürecinde diyalektiğin adıdır. İnsan buradan bir çatışma ve sentez ilişkisi olarak neticedir: Evet insan her zaman bir “neticedir.” Bu netice değişimin, kültürün, farkındalığın, içselliğin, bilişleşmenin ve ayrıca üretimin bizatihi kendisidir. İnsan bir süreçtir; insan bir yorumdur ve hiçbir zaman “sistematik” akli teorilerin içinde tanımlanamayacak kadar da irrasyonel, sıra dışı, yıkıcı bir varlıktır da.

 

 

Ama ülkemin okullarında statik bir insan öğretisi her yeri kaplamış durumda ve bir şekilde birileri (bu ister üniversite isterse de başka kurumlar da olsun) baskıcı olmak için sürekli mücadele veriyor. Beni kaygılandıran kendim için hiçbir şeydir; ama bu “baskı” siyaseti üniversite gibi “bilimselliğin simgesi” olan kurumları yozlaşan insan yığınlarına döndürmektedir. “dinci” ya da “solcu” tiplerin kendi aptal hayalleriyle öğrencileri nasıl yönlendirdiklerine tanık olmaktan dolayı utanç duyuyorum… Bu aptallarla aynı mesafeleri, mekânları ve süreçleri yaşadığım için kendimi sürekli bir hüzün içine hapsolmuş kalp gibi biçare buluyorum. Bu yığınlar, öyle serkeşleşmiş öylesine çocuklaşmışlar ki, gerçekten de batılı filozofları okudukça kendimi daha rahat ve huzurlu buluyorum. Bu aptal ve serkeş yığınlar arasında kendime “filozoflardan” kurulmuş bir “dünyasallık” yaratmakla çok mutluyum, şanslıyım ve ünlüyüm.

 

Bilinsin ki biz insancıkları yüce yapan akıllarımızdır…    

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 09 Mart 2015 - 02:23
Mart
2015
01
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 45. BÖLÜM
etiketler: SARTRE, VAROLUŞ

20. YÜZYIL -19. KESİM”

 

VAROLUŞ FELSEFESİ

 

 VE FİLOZOF SARTRE

 

 

gelecekteki felsefenin temel görevi, günümüzden ve gelecek hakkındaki beklentilerimizden en derin imaları çıkartmak ve onları Kantçı sistemle ilişkilendirerek bilgiye dönüştürmektir. Kantçı sistemi izleyerek sağlanan tarihsel süreklilik, kesin ve sistematik sonuçları olabilecek tek süreçtir. Çünkü kant bilginin derinliği ve çapı ile ilgilenen değil, daha çok bilginin doğrulanabilirliği ile ilgilenen, Platon istisnasıyla, tek filozoftur. Her iki filozofa göre de, en açık ve seçik biçimde ortaya konan bilgi aynı zamanda en derin bilgidir. Her ikisi de felsefede derinliği reddetmemişlerdir, ama onu doğrulanabilirlik talebiyle ilişkilendirmişlerdir.” (W. BENJAMİN, KİTAP: BENJAMİN, yayına hazırlayan ve çeviren: Besim F. Dellaloğlu, say yayınları: say yayınlarına bu ve başka çalışmaları için teşekkürlerimi sunuyorum. Ama Besim DELLALOĞLU için ayrıca bir teşekkür ediyorum. Benjamin’e dair bu çabayı ülkemiz için, zihniyetlerin kavranılması adına çok manidar ve kıymetli görüyorum.)

 

 

ŞİMDİ;

 

“varoluş nedir?”

 

Ben bir çocuğum, entelektüeller ve filozoflar, tarihçiler ve bilginler açısından bir küçük çocuğum. Şimdi iyi bir düşünürden bir alıntı ile “var-olmak” neymiş ve onun insan için rahatsızlık verici etkisi üstüne yazmaya başlayalım;

 

Buyurun efendim;

 

Çok hoş bir anlatı,

 

“ varolmama (hiçlik), en zor ve en tartışmalı kavramlardan biridir. Parmenides, bunu bir kavram olarak ortadan kaldırmayı denemişti. Ancak bunu yapmak için hayatı feda etmesi gerekti. Demokritus onu tekrar ortaya çıkardı ve hareketin düşünülebilmesi için onu boş bir alan olarak tanımladı. Platon yokluk kavramını kullanmıştı, zira o olmadan varoluş ile asıl öz arasında ki karşıtlık anlaşılamaz. Aristoteles’in madde ile form arasındaki ayrımını ima eder. Plotinus’a insan ruhunun benliğinin kaybını tarif etme yolunu sağlamıştır ve Augustine’ye insanın işlediği günahı ontoloji açısından yorumlama yolunu sağlamıştır. Soylular Kurulu üyesi Dionysius için yokluk, Tanrı’ya ilişkin mistik öğretinin bir ilkesi olmuştur. Protestan mistik ve hayat filozofu Jacob BOEHME, her şeyin bir ‘evet’ ve ‘hayır’a bağlı olduğuna dair klasik hale gelmiş bir yargıda bulunmuştur. Leibnitz’in sonluluk ve kötülük öğretisinde ve Kant’ın kesinliğin sonluluğuna dair çözümlemesinde varolmamaya değinilir. Hegel’in diyalektiğinde yadsıma, doğada ve tarihte dinamik bir güç haline gelir. Schelling ve Schopenhauer’den beri hayat filozofları, ‘irade’yi temel varlıkbilim sınıfı olarak kullanır, zira kendini kaybetmeden kendini yadsıma gücü vardır. Bergson ve Whitehead gibi filozoflarda süreç ve oluş kavramları, varolmanın yanı sıra varolmamayı da anlatır. Yakın zamanda ki varoluşçular, özellikle Heidegger ve Sartre, varolmamayı, yokluğu (Das Nichts, le neant), ontoloji düşüncesinin merkezine yerleştirmişlerdir ve hem Dinysius’un hem de Boehme’in takipçisi olan Berdyaev, Tanrı’daki ve insandaki ‘meontik’ (yoksal, varlıksız) özgürlüğü anlatan yokluk ontolojisini geliştirmişlerdir. Yokluk kavramını kullanmanın böylesi felsefi biçimlerine, yaratılan her şeyin faniliğine dair dini tecrübe, insan ruhundaki ve tarihteki ‘şeytansılık’ gücünün ışığında bakılabilir…”(PAUL TİLLİCH, olmak cesareti, okuyanUs yayın). 

 

Doğruların göreceliliği ile yanlışların evrenselliği arasında bitmez tükenmez bir çatışma vardır. “Her insanın kendisine göre bir doğrusu vardır” ile “yanlışlığın ortak kanaatleri içeriyor olması” arasında ki bu çatışmanın realite üstünde çeşitli etkileri olduğunu biliyoruz. Bir doğruya ulaşmanın kesin bir delili yoktur çünkü kesin bir doğru sonuç yoktur. Ama bu “keskinlik” yanlışlar üstünde hüküm sahibi olamamıştır…

 

Ben insanları yanlışlarımla değil, doğrularımla rahatsız ederim. Bu yüzden benim nazarımda “yanlış olan” her şey doğruların göreceli kalmasının da bir nedenidir. İnsanın yaşamına doğrular değil yanlışlar çeki düzen verir ve insan bu yüzden sadece rasyonel bir varlık değildir; o ayrıca irrasyoneldir de.

 

 

                “korku”

 

Bu kelimenin yaşamımızda edindiği etkiyi hayretlerle izliyorum. Eşinden, işinden –kariyerinden ya da sağlığından kopmaya dair olan korkular; telefonda, yazışmalarda ya da sokaklar da takip edilme, dinlenme korkusu… Başkalarına konuşurken bir başkaları tarafından izlenme korkusu ve belki de en fenası; yaşama dair bağlandığı inancından, düşüncesinden ya da sadakatini sunduğu bağlılıklarından koparılma korkusu. Daha açıkça; değişime dair olan korkularımız…  

 

Bir korku düzeni içinde sıkıştırılıyoruz: mekânsızlaştırılıyor, “yerlerimizden” uzaklaştırılıyor ve bir yerlere angaje ediliyoruz…

 

Sürekli korkutulan bir dünya düzeni içindeyiz. Siyasal, sosyal, ekonomik, kurumsal ve toplumsal araçlar aracılığında sürekli olarak korkuyu yaygınlaştıran bir entelektüel ve teknolojik evren içine hapsolmuş durumdayız.

 

Şunu söylemek istiyorum; “dünya görüşü” diye bir şey yoktur. Bir bardağın işlevi, bir güneşin ya da doğanın herhangi diğer argümanlarının varoluşu ve işlevselliğinin ideolojiler açısından hiçbir ayrımı söz konusu değildir. Siyasal, sosyal ya da inanca dair olan görüşlerimizin hiçbiri dünya görüşü değildir. Dünyanın insana yüklediği kendine özgü bir görüş yoktur: sadece var olan şey, dünya ile duygularımız arasında cereyan eden ayrılıklarımızdır. Bu dünyada insanların tümü bir tek amaca yönelik eyleme geçerler: hayatta kalma!

 

VE insanların nasıl hayatta kalacağını belirleyen şeylerin tümünü korkularımız belirliyor…

 

Ve işte dünya görüşü olarak uydurulan fikriyatların tümü öte dünyaya dair olan “şeylerdir.” BİR ateist bir “İslamcı” ya da bir demokrat için dünyaya dair ayrım yoktur; Müslüman, Yahudi ya da Hıristiyan için bu evrenin yasaları aynı ölçütler içinde harekete geçerler. Ayrımlar bu dünyaya dair değildir, bu dünyanın paylaşımına dair de değildir: kimse bu evreni diğerinin olmadığı bir varsayımı ayrımlaşma içine yerleştiremez; çünkü ayrılmanın merkezi konusu bütüncüllüğün ta kendisidir. Varlık ile hiçlik arasında bir fark varsa eğer bu varoluş ile ilgili ontolojide yer almıyor, bizatihi ontolojinin varoluşuyla ilgili zeminde ortaya çıkıyor. Sen, bana, sevgili okur; hiçliğe dair bir süreç inşa edilmişliği gerekçelendiremezsin… Hatta bunu senin yokluğunla dahi başaramazsın!  

 

Şimdi kendine şunu sor; öylesine planlı ve programlı bir yaşam içindeyiz ki, her bir “zaman-dilimi” bir tür kafese dönüştürülmüş gibi… Öyle değil mi? Peki, ama hayatının gerçekte hangi “zaman-dilimine” hâkimsin? Biricik olarak kendi yaşantılarımızla ne kadar vakit geçirebiliyoruz ki? Filozof Foucault hakkında önceki bölümlerde bir şeyler yazdım, oraya bir geri dön ve modern ve mantıksal yaşam içinde kendi gerçekliğinin neye benzediğini bir sor lütfen! Medyayı düşün; sana sürekli bir şeyler pompalıyor ve zihninde bunlar, zaman içinde “mantıksal bir alana” hitap etmeye başlıyor; nerden bildiğimi sorma, zira medyayı takip etmiyorum… Bu ülkede özgür olman için kendi varoluşunu fark etmen yetmiyor, bunu nasıl gizlemen gerektiğini de bilmelisin. Bu bir ironi evet ama kendi gerçekliğinle yüzleştiğinde ilk yapman gereken onu sağlıklı bir şekilde geliştirmenin “gizli yollarını” bulmak zorundasın… Bunları zamanı geldiğinde daha çok konuşuruz.

 

(…)

 

Bir NOT:

 

Bir yandan Ekonomi üstüne profesyonel (uzmanlık alanım) olarak makale ve kitap çalışmalarına (Doç DR AĞCAKAYA ve DR. AFŞAR) devam ederken diğer yandan “varoluş” felsefesine çalışıyor olmanın ayrımı sadece lâfzîdir. İçerik olarak bir ayrım yoktur ve bilim dünyasına bunu yaymak temel amacım olarak benim varoluş sürecimi inşa eder. Bu anlamda sözgelimi web sayfamın kodunu “zihnin inşası” olarak belirtik kıldım.

 

Sosyal teori bilinsin ki bir teori çalışmasının çok daha ötesinde uygulayımcı bir akla ve zihne hitap eder. Bunu anlamak için disiplinler arası ilişkilerin güçlendirilmesini önemli bulurum. Kuvvetle savunurum ki felsefe ve bilim iç içedir ve bu bütünleşmeden rasyonel insan tiplemesinin gerekçeleri neşet eder. İnsan için duygu ya da duyum ayrımı içsel değil dışsaldır. Çünkü deneyim denilen olgumuzu bu içsellik sayesinde yaşayabiliriz; bu ise insanın ontolojik bir varlık olmasına kapı aralayacak niteliktedir. Bizim için her bir “anlam” kendine özgü bir “algı” biçimiyle nesnelleşebiliyor; o halde insan demek ki sadece nesnel değil özsel bir takım yetkinlikleri de varoluşunda cem edebilecek konumdadır. Bir örnek verirsek eğer “din” ile “inanç” kavramları bir bütünlükle maluldür ama aynı zamanda da ayrıdırlar. Bir şeye inanıyor olmanın nedeni beni dindar yapmaz ama inançsızlığım da beni dinsiz yapmaz. Ben o halde hem inançsız hem de dinsiz olabilirim; tersi de geçerlidir fakat tersi durum, (yani hem inançlı hem de dindar olmam) ilk durum kadar ontolojik değildir. Değildir çünkü inanç ya da din bir amaç sınıfına dâhil olmaz, onları amaçlı kılan insan eylemidir. Amaç demek eylem demektir. İnançsız ve dinsiz olmam beni amaçsız bırakır, o halde ontolojiye sığınmaz ve bu olumsuzdur. Çünkü insan amaçsız değildir. Öyle ise bu örneklerin eşliğinde bir ekonomi, siyaset, matematik ya da atıyorum sosyoloji disiplinleriyle olan ilgim beni amaçlarım doğrultusunda var-eden eylemlerimden ibarettir. Nasıl olacak da bu disiplinleri apayrı birer varoluş nesneleri olarak ele alabileceksiniz? İnsan amacının olmadığı hiçbir bilinçlenme türü yoktur…

 

Ama benim ülkem çok tuhaftır, gariplikleriyle ünlüdür. Araba motorunun parçalarına ayrılmış dağınıklığı gibi ülkemin kurumları ve sosyalitesi de dağılmış, uzaklaşmış ve öteden öteye bir birine sesleniyor. Bu hiçbir netice veremez. Zira ontolojiye ters!

 

Şöyle düşün; aracını yolun ortasına koyuyorsun ama dörtlü sinyali yakıp gidiyorsun; bu neyi halleder ki?

 

Ülkem insanı bir şeyleri hallettiğini sanıyor. İşte anlatmak istediğim temel yanılgılarımız bunun gibi şeylerdi…

 

Bu Arada: “YAŞAR KEMAL ÖLMÜŞ…”  

 

Sevgiyle kalınız efendim.     

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 01 Mart 2015 - 23:38
Şubat
2015
21
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 44. BÖLÜM
etiketler: MARCUSE, ELEŞTİRİ

20. YÜZYIL -18. KESİM”

 

HERBERT MARCUSE

 

(Adam gibi bir adam için

Kısa bir mola adına: MARCUSE!)

 

 

 

 

Magee –yazılarınızdan,  sizin ve arkadaşlarınızın Marksist kurama yönelttiğiniz daha başka eleştirileriniz de olduğunu biliyorum. Hemen aklıma gelen ikisi şu –ki her ikisi aralarında bağlantılıdır -: birincisi Marksist kuramın birey ile ilgilenmemesi; ikincisi de özgürleştiriciliğe karşıt oluşu ya da en azından, yeterince özgürleştirici olmayışı.

Marcuse –Marx birey ile fazla ilgilenmemiştir, çünkü onun zamanında proletaryanın sırf varoluşu bile bu sınıfı potansiyel olarak devrimci bir sınıf durumuna getirebilmekte idi. O zamandan beri durum değişmiştir ve bugün sorun şudur: ileri endüstri toplumlarında bugün ki işçi sınıfına ne dereceye kadar proletarya denebilir? Avrupa Komünist Partileri bu terimi bütünüyle bir yana bıraktılar artık. Onun yerine, bugün söz konusu olan nüfusun belki de çoğunluğunun, günün var-olan kapitalist sistemiyle çok büyük ölçülere varan bir düzeyde bütünleştirilmesidir. Örgütlü işçi sınıfının zincirlerinden başka yitirecek şeyinin olmadığı günlerde değiliz, bugün yitirilecek çok şeyler vardır ve bu değişim sadece maddi alanda değil, psikolojik düzeyde de söz konusudur. Bağımlı durumdaki bu insanların bilinçlilik sorunları değişmiştir. Bu konuda en önemli olanı ise, egemen konumdakilerin iktidar yapısının insanların sadece bilinçlerini değil, yarı-bilinçli yaşadıkları alanları ve hatta bilinçaltlarını bile güdülenmekte, yönetmekte ve denetlemekte bugün varabildikleri noktadadır. Frankfurt Okulundaki arkadaşlarımın psikolojiyi Marksist kurama katılması gereken –onun yerini alması değil, ona katılması gereken –en önemli bilgi dalı olduğunu ileri sürmelerinin nedeni de budur.” (bryn Magee, yeni düşün adamları, MEB yayınları, 1979).   

 

 

Düşmanlığın olduğu bir popülasyonda muhalefet ortaya çıkamaz. Bunun bir nedeni muhalif olmak, nesnel bir düşüncenin üretilmesiyle mümkündür. Tam tersi durumda ise düşmanlık (ya da kin ve ayrımcılık, nefret vs.) ortaya çıkacaktır. Türkiye muhalefet üretemeyen ve bu estetiği elde edebilecek kültüre ve eğitime sahip olamayan bir ülkedir. Böylesi bir çevrede “nesnel” olan ile “manevi” olan iki karşıt kutupta yerleşir ve keskin bir ayrıma bürünürler. “keskinlik” her zaman düşmanlık üretir ve aslında, tersi bir durum için esneklik kavramı da uygun değildir…

 

Söylemek istediğim nesnelliğe sahip olamamış düşünce ya da eylemler maneviyata da sahip değildirler. MARCUSE, kendisinin dâhil olduğu bir grup entelektüel savaşçının (ki bunlar çoğunlukla yahudidir) temel isimlerinden birisi olarak, diğerlerinden farklı bir yanı vardır ve bu fark, öncelikle; manevi olan ile maddi olanın bir olmasıyla ilgilidir. Yani onun düşüncesinde antropoloji ve psikoloji iç içedir ya da iki disiplin felsefe sisteminde temel argümanlardandır. Bu düşünürü buraya alma nedenim döneme ilişkin bir siyaset düşünürü olmasındandır ama “siyaset felsefesi” başlığımda bu konuya daha geniş zaman ayıracağım. Fakat genel olarak yapıldığı şekliyle bende “siyaset felsefesi” ile “düz felsefe” (bunun ne anlama geldiği hakkında fikrim yoktur) arasında bir ayrım yer almamaktadır. Ben böyle bir ayrım yapmam ama neden farklı başlıkla ele aldığım sorgulanırsa eğer, derim ki; toplumumuzun çeşitli hastalıkları vardır ve mesela yazın kuralları da bunlardan biridir. Yani şöyle bir şey var; siyaset bilimiyle uğraşan bir akademisyen sadece siyaset alanında yazılan metinleriyle örneğin Kant’ı okurken, bu filozofun başka felsefesiyle ilgilenmiyor. Bu bir hastalıktır. Yani Filozof KANT genel bir felsefi sisteminden koparılarak sözgelimi “kozmopolitan” fikri değer buluyor ve bu durum, yazarın (bu bizimkini “diyom”) metninde kara delikler oluşmasına neden oluyor. Çünkü geniş ve uzun okumaya zamanları yeterli gelmiyor. Buna gerek de duymuyorlar. Tek yeter şartları “puan” ve gayretlerini bu yönde harcıyorlar. Bu serkeşlikler üstüne zamanı gelince daha ayrıntılı olarak burada yazacağım. Şimdi Marcuse üstüne bir yorum aktaralım.

 

“ ileri sanayi toplumlarının toplumsal ve siyasi bağdaşıklığı, diye sürdürür sözlerini Marcuse, kültür düzeyinde de buna tekabül eden bir bağdaşıklık yaratmıştır. Eski zamanlarda, ‘yüksek kültür’ ya da Macuse’nin sık sık kullandığı deyimle, ‘entelektüel kültür’ mevcut toplumsal gerçekliklerden uzak ve bu yüzden de bu gerçekliklere karşı açık açık ya da üstü kapalı bir biçimde hasmane bir tavır alan idealleri yüceltirdi. Marcuse bunun kendi başına hiçbir zaman önemli bir toplumsal değişme kaynağı olmadığını kabul ediyordu; çünkü yüksek kültür bir azınlığın malıydı ve gündelik hayat faaliyetlerinden belli bir uzaklıkta işliyordu. Yine de, bazı alternatif dünya anlayışlarını canlı tutmuştu ki bugün bu anlayışlar yutulma süreci içindeydiler. ‘iki boyutlu kültür’ün tasfiyesi yüksek kültürün yıkılması yoluyla değil, daha çok yerleşik düzen içinde massedilmesi yoluyla gerçekleşmişti. Yüksek kültür içinde cisimleşen değerler kitle iletişim araçları yoluyla yayılıyor ve olumsuzlama güçlerinden arındırılmış rahatlatıcı banalliklere indirgeniyorlardı. Bu da ‘baskıcı bir yüceltme-çözülüşü’ [de –sublimation] süreci olarak betimleniyordu; bu kavram Marcuse’nin Eros ve Uygarlık da taslak halini dile getirdiği görüşlerle doğrudan bağlantılıydı. Daha önce uygulandıkları biçimiyle, edebiyat ve sanat içgüdüsel itkilerin yüceltilmesine, dolayımlı içgüdü tatminine dayanıyorlardı. Ama değer ve ideallerin kolayca yayılması ve bayağılaştırılması hemen tatmin edilmelerine izin veriyordu. Bu tür bir yüceltme-çözülüşü baskıcıydı, çünkü sadece tek boyutlu toplumun totalitarizmini pekiştirmeye hizmet ediyordu. Cinsellik, tam da erotik olanın yayılmasını ketleyen sınırlar içinde ifade ediliyordu ki Marcuse bu yayılmayı özgürleşmiş toplumun ön koşulu olarak görüyordu. Erotik olan hoş görü cinselliğe indirgenmişti. …

İleri sanayi toplumunda, teknik akıl geçerli kabul edilen tek akıl biçimi haline gelmiştir. Teknik akıl ya da teknolojinin rasyonalitesi aklı sadece araçsal akıl olarak, araç-amaç ilişkisi açısından tanımlanıyordu…” (GIDDENS, siyaset, sosyoloji ve toplumsal teori, metis yayınları).

 

Evet. Sanıyorum mükemmel bir yorumla karşılaştık. GIDDENS, gerçekten benim özelde çok haz aldığım, çalışmalarıyla her alana dengeli ve etkileyici biçimde dâhil olabilen müthiş bir İngiliz düşünce geleneği örneğidir. Tavsiyem şudur; ülkemiz yazarlarının bu konularla ilgili çalışmalarının onlarcasını okumak yerine Gıddens okumanızdır. Boş yere vakit harcamayın. Çünkü bu adamlar bu işe yaşamlarını gömmüş adamlardır; sürekli orijinal fikirler üretmek derdindeler. İngilizce bilerek de bu işlerin aşılacağı sanılmasın, İngilizce bilenlerin ellisi eli paradır; oturup okumadıktan sonra boştur. Neyse, bu tavırlarımı ileride daha net göreceksiniz. 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 21 Şubat 2015 - 18:53