Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Ocak
2015
23
FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 39. BÖLÜM
etiketler: YAPISALCILIK, MODERN

“20. YÜZYIL -13. KESİM”

 

20. YÜZYIL İKİNCİ DÖNEM

 

FİLOZOFLARINDAN BİRKAÇ ÖRNEK

 

 

 

“ her değişikliğin itici gücü olan çelişme, evrenseldir. Çelişmeden söz edildiği zaman, idealist filozoflar bundan sadece, ‘düşünce mücadelesini’ anlarlar. Onlara göre, çelişme ancak birbirilerine karşı düşünceler arasında tasarlanabilir. Dolayısıyla, sözün günlük anlamından öteye gidemezler ( ‘tersini söylemek’ ). Ama düşünceler arasında çelişme, çelişmenin ancak bir biçimidir. Zira çelişme her yerde mevcut, ‘özne’de de bulunan, (dünyanın bir parçası olan) insanda var olan nesnel bir gerçektir.

Doğayla ya da toplumla ilgili her süreç, çelişmeyle açıklanır. Ve bu çelişme, süreç devam ettiği sürece varlığını sürdürür. Açıkça belirli olmadığı, göz önünde olmadığı zaman bile vardır. Bunun örneğini, bundan önceki derste, suyun geçirdiği değişikler dolayısıyla gördük. Toplumlar alanında ise, MAO ÇE-TUNG Sovyet filozofları tarafından eleştirilmiş bazı teorisyenlerin hatalarının açıklamasını yaparak şöyle diyor. Bu teorisyenlere,

Fransız İhtilalı’nı inceleyerek, işçiler, köylüler ve burjuvaziden meydana gelen ‘tiers-etat’ın (üçüncü tabakanın) içinde çelişme değil sadece bazı farklar bulunduğu görüşüne varmışlardır. Bu görüş antimarksisttir.

Çünkü unutmaktadırlar ki,

Her farkın içinde bir çelişme yatar; fark bir çelişmedir. Burjuvazi ile proletarya ortaya çıktıkları anda, emekle sermaye arasında bir çelişme doğmuştu; sadece, bu fark henüz tehlikeli değildi.” G. POLITZER felsefenin temel ilkeleri, ilya yayın).

 

 

“her şeyden önce, uzmanlar hem temel meselelerde hem de uygulamada farklı sonuçlara varırlar. Bir doktorun belli bir ameliyat önerirken ötekisinin buna karşı çıkması, bir üçüncüsünün ise tümüyle farklı bir yol önermesi gibi bir durum kimin ailesinde en azından bir kez olsun yaşanmamıştır? Nükleer güvenlik, ekonominin durumu, haşerelere karşı kullanılan ilaçlar, spreyler, eğitim yöntemlerini etkinliği, ırkın zekâ üzerindeki etkisi gibi konulardaki tartışmaları okumayan var mıdır? Bu gibi tartışmalarda iki, üç, beş hatta daha çok görüş ortaya çıkmakta ve hepsi de bilimsel destek bulabilmektedir. İnsan zaman zaman şöyle söylemekten kendini alamıyor: Ne kadar bilim adamı varsa o kadar çok görüş var. Bilim adamlarının görüş birliği içinde oldukları konular da var elbet; ama bu, güvenimizin artmasını sağlamıyor…” (PAUL FEYERABEND, ÖZGÜR BİR TOPLUMDA BİLİM, AYRINTI YAYIN).

 

 

 

Öylesine çok yoğunluk içindeyim ki, bir yandan metin çalışması ve diğer yandan yeni çalışmalar için hazırlıklar… Bir de bu web siteme, siz sevgili okurlar için, en azından hafta da bir kez notlarımı düşmek için ayırdığım eforum var…

Ayrıca mastır yaptığım konu “ekonomi bilimi”, gerçekte, hem yaşantımla hem de bilgi donanımımla oldukça farklı bir alan olmasından ötürü, bu bilimle uğraşmaktan kendimi yorgun hissediyorum. Analitik Finansal Yönetim dersini aldığım Prof. Osman OKKA hocam, “senin gelip bu dersleri alman büyük cesaret” demişti; haklıymış! Gerçekten de sayısal bir yönetim dersi almak ve bunun teorileriyle uğraşmak (her hafta sonu 500 km yol tepmek), çok farklı bir motivasyonu gerektiriyor. Gerçi, 90 puanla (A) geçtim ama arkadaşlarımın yardımları sayesinde bunu başarabildim…  

 

Şimdi herkes tatil yaparken ben yazılarla, kaynakça biriktirmekle, ya da bazı dostlarıma yardımcı olmakla uğraşıyorum…

 

Aslında yaptığım nedir biliyor musunuz? Yalnızlığımdan kaçmak! Onunla yüzleşmemek için sürekli bir şeylerle uğraşıyorum. Hiçbir eğlencem yok, ya da hiçbir şey beni eğlendirmeye güç yetiremiyor olmalı; çünkü hayattan zevk alamıyorum: tek ayrıntım kitaplar ve okumalarımdan ibarettir. Bunun dışında et ve kemikten oluşan bir yığınım ben! Etrafımda hiç olmadığı kadar bilgilerimle ilgilenen, bana gülümseyen, benimle konuşmaktan zevk alan insanlar var aslında; ama ben bunlara karşı öylesine hissiz ve duyarsızım ki artık… Yaşam hissimi yitirmiş gibiyim ve selectra denilen bir mutluluk hapı sayesinde gülebiliyorum. Beynimi uyuşturuyor, bana uyku getiriyor, bazen de eski anılar aracılığında beni güldürüyor; muhtemelen alt kattakiler benim deli olduğuma kanaat getirmişlerdir bile… Günlük ortalama iki saat sadece kendimle konuşarak geçiriyorum. Kendimle hesaplaşarak geçen konuşma mastürbasyonları… Aptalca kızgınlıklarım vs.

 

Evet. Felsefe ile meşgul olmanın bir garip yaşam grafiği içinde sürüklenişlerimden oluşan bilinç eşiklerimden söz ediyordum. Okumanın verdiği dayanılmaz hafifliğin içler acısı yaşantımdan… Kimsecikler için bir ayrıntı taşımadan hayattan çekip gitmek gerek aslında. Bir miktar tanışmışlık içinde basit ve kibirli anılarla yetinerek ölmek güzel gibi geliyor bana artık. Münzevi bir yalnızlık ve tutarsızlık ile birlikte sokakta gezinen birisi olarak tatlı ve acı insan yüzleriyle göz göze gelmek tuhaftır: Parklar da dolaşan yalnızlar arasında bir aziz gibi dolaşmak da öyledir sevgili dostlarım. Aslında insanlara karşı sürekli gülen bir yüzüm var, bu maskeyi iyi ki edinmişim; tuhaftır evimde ki biblom da bir palyaço sahil de küçük bir taş üstünde oturmuş, maskesini yere bırakmış şekildedir. Onu ilk gördüğüm an hemen satın aldım! Belki de okuduğum filozofların hiç biri o biblo kadar bana uyar gelmemiştir diyebilirim. Hatta en sevdiğim elbiselerim dahi onun yerini tutamaz. O biçim yani… Anılar güzeldir ama zamanı gelince defolup gitmesini bildikleri sürece.

 

Felsefe dizisinden söz edelim mi bilemiyorum; genel anlatımlarımın sonuna doğru yaklaşıyorum artık. Yapısalcı ve post-yapısalcı düşünürlerden de söz etmeye doğru yaklaşmış bulunuyorum. Dilthey ile birlikte “yorumsamacı” düşünürlerden de söz edeceğim. Ayrıca “varoluş” felsefesinden ve öte yandan döneme ilişkin belli başlı filozoflardan da anlatacaklarım olacaktır. Sonrası, felsefe kavramlarından söz etmek olacaktır. Ya sonra, sosyoloji disiplini için uzun bir yazı dizisine başlayacağım. Ya sonra, siyaset bilimine dalacağım. Ya sonra, antropoloji ve psikolojiyi bir arada götüreceğim. Ya sonra, yeni açacağım “ekonomi politik” ile yazılarımı tamamlayacağım. Yani genel olarak disiplinler üstüne olan notlarımı bitireceğim. Bu sanırım iki yılımı alacaktır. Sonra artık konular seçip anlatacağım burada… Sonra artık hoşça kalın deme zamanı gelecek muhtemelen.

 

Şimdilik sevgiyle kalın efendim.       

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 23 Ocak 2015 - 00:46
Ocak
2015
15
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 38. BÖLÜM
etiketler: FELSEFE, ELEŞTİRİ, TARİH

20. YÜZYIL –ONİKİNCİ KESİM”

 

İKİNCİ DÖNEM FİLOZOFLARINDAN

BİRKAÇ ÖRNEKLEM

 

 

 

“insan, hayvanlar dünyasından ilk ayrıldığında bir hilkat garibesiydi. Hayvanın etkinliklerini düzenleyen içgüdüsel donanımın büyük kesimini yitirdiğinden, daha çaresiz ve hayvanların çoğuna göre, yaşamını sürdürebilme savaşı için daha az donatılmış bir durumdaydı. Bununla birlikte insan düşünme, imgeleme ve kendinin bilincinde olma yeteneğini geliştirdi. Onun bu yeteneği doğayı ve kendisini dönüştürebilmesinin temeli oldu. Binlerce kuşak boyunca insan yiyecek toplayarak ve avlanarak yaşadı. Hala doğaya bağlıydı ve onun kucağından koparılıp atılmaktan korku duyuyordu. Kendisini hayvanlarla özdeşleştiriyor ve doğanın bu temsilcilerine tam olarak tapıyordu. Uzun süren yavaş bir gelişme döneminden sonra insan toprağı işlemeye, tarıma ve hayvanları evcilleştirmeye dayanan yeni bir toplumsal ve dinsel düzen yaratmaya başladı. Bu dönem boyunca doğal doğurganlığın taşıyıcıları olarak tanrıçalara taptı. Kendisini, toprağın verimliliğine, annenin yaşam verici göğüslerine bağlı bir çocuk olarak algıladı. Dört bin yıl kadar önce, bir noktada, insanın tarihinde belirleyici bir değişiklik oldu. İnsan, çok uzun süren doğadan kopup kurtulma süreci içinde yeni bir adım attı. Doğayla ve anneyle olan bağlarını kopardı ve kendisine yepyeni bir erek edindi. Bütünüyle doğmuş, bütünüyle uyanık olma, bütünüyle insan olma, özgür olma ereği! Ona yol gösterecek ilkeler ve akıl ve vicdandı. Amacı, kardeş sevgisi, adalet ve doğruluk bağlarıyla belirlenen bir toplum kurmak, bir daha geri dönülmeyecek biçimde arkada bıraktığı doğadaki yuvanın yerini alacak yeni ve gerçekten insana yaraşır bir yer oluşturmak…

Sonra H.Z İSA’DAN beş asır kadar önce, HİNT, YUNAN, FİLİSTİN, İRAN VE ÇİN’İN büyük din dizgeleri içinde insanlığın bir bütün olduğu ve tüm gerçekliğin ardında yatan birleştirici bir manevi ilkenin bulunduğu fikri, yeni ve daha gelişmiş bir biçime girdi. LAO-TSE, BUDA, İSAİAH, HERAKLİTOS, SOKRATES, daha sonra Filistin topraklarında MUHAMMED(s.a.v) insanlığın birliğini ve insanın ulaşmaya çalıştığı amaçların da akıl, sevgi ve adalet olduğunu öğrettiler.

Kuzey Avrupa uzun süre uykuda gibiydi. Yunan ve Hıristiyan fikirleri Avrupa topraklarına taşındı; Avrupa’nın bu fikirlerle doyum noktasına gelmesi için bin yıl geçti. İ.S. 1500 yıllarında yeni bir dönem başladı. İnsan doğayı ve bireyi keşfetti; doğal bilimlerin temelini attı. Buda yeryüzünün görüntüsünü değiştirmeye başladı. Ortaçağın kapalı dünyası çöktü. Birleştirici cennet parçalandı ve insan bilimde yeni bir birleştirici ilke buldu; yeryüzünü yeni bir toplumsal ve siyasal bütünlüğe kavuşturmak ve doğayı egemenlik altına almak için araştırmaya girişti. MUSEVİ-Hıristiyan geleneğinin mirası olan ahlaksal vicdanla akılsal vicdan bir birleriyle kaynaşarak insan yaratıcılığın da insanın daha önce hiç tanımadığı bir patlamaya yol açtı.

Kültürel açıdan insanın en genç çocuğu olan Avrupa, öylesine büyük bir zenginlik ve öylesine çok silah biriktirdi ki, birkaç yüzyıl boyunca dünyanın geri kalan kesiminin efendisi oldu. Ama şimdi yirminci yüzyılın ortasında gene köklü bir değişiklik oluyor; geçmişte olanların hepsini geride bırakan bir değişiklik. Yeni teknikler, hayvanların ve insanların bedensel gücü yerine buhar, petrol ve elektriğin kullanımını getiriyor. Bu teknikler, yeryüzünün bir kıtanın boyutlarına, insan soyunu da bir grubun yazgısının başka bir grubun yazgısına dönüştüğü tek bir topluma indirgeyen bildirişme araçları yaratıyor. Aynı teknikten en iyi sanat, edebiyat ve müzik ürünlerini toplumun her bir bireyinin ayağına getirebilecek harika araçlar sunuyor. Herkesin maddi açıdan olumlu bir yaşam sürebilmesini sağlayacak üretici güçler yaratıyor ve çalışmayı, insanın günde ancak çok az bir zamanını alacak boyutlara indiriyor. Ne var ki bugün insanın daha zengin ve daha mutlu yepyeni bir çağın başlangıcına ulaştığı şu günde, insanın ve bundan sonra gelecek kuşakların varlığı, şimdiye dek görülmemiş bir tehlikenin tehdidi altında bulunuyor. Bu nasıl oluyor?

İnsan, özgürlüğünü dinsel ve laik yetkelerin elinden kurtarmış, kendisini yargılayacak yargıçlar olarak aklı ve vicdanıyla baş başa kalmıştır. Ama yenilerde kazandığı bu özgürlükten korkar olmuştur. ‘bir şeyden kurtulup özgür olmayı başarmış ama henüz bir şey yapmak için özgür olmayı başaramamış’. Yani, kendisi olmayı, üretici olmayı, bütünüyle bilinçlenmeyi başaramamıştır. Bu nedenle özgürlükten kaçmaya başlamıştır. Başardığı şey, doğanın efendisi olması, kendi kaçışına giden yolları da açmıştır ona”(E.FROMM)

 

 

 

Genel hatlarıyla düşünüldüğünde toplumsal dönüşümlerin bireyler üstünde edindiği etki, yeni bir dünya görüşünü belli bir biçim ile sunar; bunlara hipotez diyoruz. Bireylerin hipotezler aracılığında dönüştürülmesi içerik olarak uygulayım şeklinde tezahür eder; bunlara ise pratikler olarak bakıyoruz. Öyle ise bir pratik ile bir hipotez yeni bir paradigma anlamına gelebilir.  

Modern toplumlarda matematik temelli dönüşüm dendiğinde bunu, yaşamın birçok uygulayım alanında yer edindiğine tanık oluyoruz. Sözgelimi ekonomi biliminde “analitik finansal yönetim” bize bu uygulayımı açık bir biçimde ifade eder. Mesela şu aşağıdaki formül, paranın zaman içinde ki değeri ile ilgili bir matematiksel hesaplama türüdür;

 

                                                                                                 F = P (1 +j)n 

 

Burada yer alan hesaplama amacı, bugün ki bir değerin (f), gelecek bir dönem içinde faiz hesaplamasıyla birlikte nasıl bir değer alacağını bize vermektedir. Bir örnekle sunum yapalım;

Bankadan %30 faizle 5 yıl vadeli olarak 100.000 liralık konut kredisi almışsanız, vadenin sonunda ödeyeceğiniz borç tutarı nedir?  

 

F= p (1 + j)(1 + j) …. (1+ j) = p (1 + j)  

F= 100.000 (1 + 0,30)  = 371.293 liradır.

 

Burada formüle edilen sayısal bir gerçeklik olarak soyut ve kuru bir ortama sahiptir. Bunu bize sağlayan matematiğin kesinlikle ilgili tarafsızlığıdır. Ancak ekonomi biliminde sosyal teoriyi ilgilendiren ve yaşamın pratikte karşılaşılan dönüşümleri de söz konusudur. Aslında felsefe ile matematiğin ayrımı tam da buradadır; matematik doğrudan kesinlik içinde kuru bir dünyaya hitap ederken felsefe, yaşamın kanlı-canlı alanlarına temas eder. Yukarıda yer alan faiz formülünde netice, bütün diğer değişkenlerin, yani politika, insanların nüfus ve ihtiyaç girdi-çıktıları, ya da çevresel sorunların dışında ele alınarak sonuçlandırılmıştır.

Aktarmak istediğim netice, felsefe ve sosyal teoriye dair cehaletimizin yaşamın diğer konuları üstünde derin bir olumsuzluk havasına neden olduğudur. Bu olumsuzluk, genel bir zihniyet hastalığına neden olduğu gibi kişiler arası inovasyon sürecinin de sürekli tıkanmasına yol açmaktadır. Hipotezlerden söz açmışken onların, bizlere kesinlik sağlıyor olmasında, bu matematiksel arka plan önemli bir rol üstlenmiş durumdadır. Bu sürecin ardalanında pozitivist felsefe yer edinir ve bu felsefe türünün güncel yaşama doğrudan etkisi olduğu (olumlu yönde) bir gerçektir. Ancak 20. Yüzyılın ikinci döneminde felsefe bu süreci sorgulayıcı ve eleştirici bir konuma kaymıştır. İçerik kısmında bazı filozoflardan aktarımlar sağladım. Bunları 39. Bölümde de sürdüreceğim. 40. Bölümde ise filozoflardan söz etmeye geçeceğim.

 

 

yeni hipotezlerin kabul edilmiş kuramlarla uyuşmasını gerektiren tutarlılık şartı akla uygun değildir. Çünkü daha iyi kuramı değil eski kuramı korur. İyice doğrulanmış kuramlarla çelişen hipotezler bize başka bir şekilde elde edilemeyecek kanıtlar verir. Tek tipleşme bilimin eleştirel gücünü zayıflatırken kuramların çoğalması bilim için yararlıdır. Tek tipleşme bireyin özgür gelişimini de tehlikeye atar.” (FEYERABEND, YÖNTEME KARŞI, AYRINTI YAYIN)

 

 

NOT: yukarıda yer alan faiz örneği, finans hocam PROF. DR OSMAN OKKA hocanın “analitik finansal yönetim” adlı dev eserinden alıntılanmıştır.  Ekonomi politik adlı web sayfamda açacağım yeni linkimde bu hesaplamalardan uzunca söz edeceğiz…

 

 

Sevgiyle kalınız efendim.

                                      

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 15 Ocak 2015 - 15:03
Ocak
2015
10
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 37. BÖLÜM
etiketler: FELSEFE, YÖNETİM, MODERN

“20. YÜZYIL –ONBİRİNCİ KESİM”

 

İKİNCİ DÖNEM YÖNETİM BİLİMİNDEKİ DEĞİŞİMLER

VE SOSYAL YAŞAMDAKİ ETKİLERİ ÜSTÜNE BİRKAÇ NOTCUK

 

 

 

“ demokratik düşüncenin hareket noktası hiç kuşkusuz halk egemenliği düşüncesidir. İktidar gelenek, fetih hakkı ya da tanrısal iradede yasallığını aradığı sürece demokrasi düşünülemez. İktidarı elinde tutan kişi ya da kurum, egemenliğin tek sahibi halkın aldığı kararları uygulamakla yükümlü bir halk temsilcisi olmadıkça demokrasiden söz edilemez. Bu düşünce siyasal modernliğin, iktidarın tanrısal bir karar, gelenek ya da olayların doğası tarafından insanoğluna benimsetilen bir şey olarak değil, insan iradesinin bir ürünü olarak kabul edilmesine yol açan yıkımın doğuşunu belirler. Bill Of Rights, İngiltere’de 1689 yılının şubat ayında, halk egemenliğini açıkça bildirmeyip daha çok Avam’ın ve Lortların geleneksel özgürlüğü üzerinde durmuşken, Amerikan ve Fransız devrimleri halk egemenliği ilkesini bildirir ve bu ilkeye engel oluşturabilecek bir monarşiyi reddeder.” (ALAIN TOURAINE, DEMOKRASİ NEDİR? YKY YAYIN)

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1922 sonrasında, yukarıda sözü edilen modern devrime taraf olarak rejim değişikliğine girmiş, demokrasi ve insan hakları bildirge ve etik anlayışlarına uyum sürecini başlatmıştır. Buradan geri dönüş demek, modern dönemlerin evrensel kabullerine ters yönde ilerlemek demektir. Böylesi bir geri dönüşü çağın ve olguların bünyesi kaldıramaz. Devrimi insanlar değil olgular yapar; insanlara düşen bu olguları kavramak ve uygulanabilir bir zemine oturtmaktır. Dolayısıyla meydana gelen devrim modernitenin devrimidir ve Türkiye Cumhuriyeti bu devrime taraf olmuş bir ülkedir. Değişen yaşam değil yönetimdir. İnsanlar her zaman benzer biçimlerde yaşama sahiptiler zaten; ama farklı biçimlerde yönetildiler.  

 

(…)

 

Yalnız bir yaşamda isteklerimiz ve onlar için ödenmesi gereken bedeller arasında her zaman örtük bir uyum vardır; söz konusu uyum açısından ne istediğimiz değil bunu neden istediğimiz daha önemlidir. Bencil bir tavır olarak uyumlulaştırma, yaşam ile ego arasında çelişkileri görünmez kılar. Oysa yalnızlık bir felsefeci açısından şaşırtıcı değil ama kaçınılmazdır. Bu görünürlük rasyonel bir uyum çabasından ötesi de değildir. 

Söylemekte zorlandığım şey yaşamın bize sürgit dayattıklarıdır ve bunun adı bazen “toplumsal yapı” olarak insan ile dizgesel varoluş arasında cereyan eden çatışmadan kaynaklanmaktadır. İnsan, belki topluluk içinde yalnızdır ama yapı ile çatışmaksızın varoluşunu sağlayamaz. Bu yüzden insan hem çoğul hem de tekil bir varlıktır. Aslında 20. Yüzyılın ikinci döneminde felsefe insanın bu çelişkisini ele alır ve kendi realitesini bu çatışma üstünde kurgular. Doğal olarak bizler felsefeden söz ederken bu çatışmayı anlatmaya çalışıyor olacağız. Diğer anlamda felsefe ve filozof, çağın geri kalan kısmında yeni bir anlama bürünür: O artık bir sosyal teorisyen olarak karşımıza dikilir.

 

Demek, felsefenin bir anlam değişimiyle karşı karşıyayız ve bu anlamsal değişimlerin ardalanında toplumsal ve dolayısıyla eylemsel değişimler söz konusudur. Son üç başlıkla ben size, 20. Yüzyılın ikinci dönemi hakkında bir takım konulardan söz ettim. Bu konulardan teknoloji ile ilgili bölümde değişimler dizisinde ciddi bir sürpriz olarak bireylerin nesiller arasında karşılaştığı eğilimlerden notlar düştük. Demek istedik ki çağsal bir değişimler var ve bu değişimlerin ardalanında meydana gelen çeşitli etkiler söz konusudur. İşte bunlardan bir tanesi de yönetsel değişimlerdir. Peki, neden şimdi filozoflardan söz etmiyorum da bu söz konusu değişimleri ele alıyorum?

 

Bir kere, 1950’li yıllardan sonra dünya çift kutuplu bir dizgesel yapılaşma içine girdi ve bu süreç, ideolojik ve sosyal yaşamda derin kırılmaları getirdi. Bunu anlamadan sözgelimi Frankfurt üyelerini, sosyal demokrat ve sol dünyasının ünlü filozoflarını, hatta dil ve eylem felsefesini de anlamakta zorlanacağımız kesindir. Diğer anlamda sosyal yaşamdaki değişimleri anlamadan dönemin felsefesini anlayamayız. Örneğin MARCUSE ya da E. FROMM, ya da ALTHUSSER gibi düşünürleri, eğer ki çağın kırılmalarını anlamaz isek, bu teorisyenlerin ayrımlarını da kavrayamayız. Mesela HABERMAS ya da GURVİCH gibi farklı yaklaşımlara sahip filozofları (ya da sosyal teorisyenleri), öte yandan SARTRE ve onun yönlendirdiği varoluşçuluğu da kavrayamayız. Bir diğeri teknoloji felsefesini, yönetim felsefesini, psikanalizi ve sosyal-psikolojiyi anlamak, ayrıca dönemsel değişimlerin etkinliklerini de anlamaktır. O halde ben size şimdi konu dışı olarak dördüncü bir yaklaşımla döneme ilişkin notlarımı paylaşmak istiyorum.

 

Aşağıda sunulan notlarımda “yönetim” biliminde meydana gelen değişimlerden kısa bir sunum var ve bu sunum, bir çalışma için (bir öğretim üyesine katkı sağlamak bağlamında bir makale çalışması adına) ön hazırlık olarak değerlendirildi.

 

Gelinen nokta da küresel bir dünya da yaşıyoruz. Bu dünyanın bireyler ve toplumlar üstünde enteresan bir etkisi söz konusudur. Evrensel bir bağ olarak “ağ ilişkileri” aracılığında birey ve toplum çatışması kendi özgül yapısından uzaklaşmış, artık toplulukların her birisi kütlesel bir çatışma içerisine sürüklenmiştir. Bir yandan küresel bir birlik ilişkileri diğer yanda ise yerelci tepkiler paralel bir ilerleyiş içindedir. Felsefe kendine yeni bir yön tayin ederek toplumsal aklın eleştirisini üstlenmiştir. Bu bağlamda yönetim biliminde meydana gelen değişimlerin etkisi de önemlidir. Evrensel sistemler yerine tekil olguların evrensel ilgileri izlenmektedir. İdeolojinin ve yaşamsal biçimlerin değişiminde “iletişim” etkilidir ve dil felsefesi burada öne çıkmaktadır. Şimdi ağır adımlarla o noktaya doğru ilerliyoruz…

 

Sevgiyle kalınız efendim!  

 

 

(ISPARTA böylesi bir kar yağışı görmedi: Aracımdan gözüken sadece direksiyondaki mavi şerit :) )

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 10 Ocak 2015 - 23:40
Ocak
2015
04
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 36. BÖLÜM
etiketler: KUŞAK, FELSEFE, BİLİNÇ

“20. YÜZYIL –DOKUZUNCU KESİM A)

 

ÇAĞIN GENEL ANLAMINDA KUŞAKLAR ÜSTÜNE

 

 

 

Kendime bir soru yöneltiyorum;

 

 

“ Bilgi körlüğü nedir?”

 

 

Felsefenin içine düşmüş olmak benim için uçsuz bucaksız bir okyanusta olmakla aynıydı. Doğrusu, sadece bir süre çırpınmakla yetiniyor ve belli derecede bir gerçekliğe ulaştığımda, gördüğüm; aslında sadece sürüklenmiş olduğumdu. Diğer anlamda çırpınışlarım ile değil, sürüklenişlerimle bir yerlere ulaşabilmiş olduğumdur. Felsefe bilinç ortamı değildir ve kesintili bir kavramaya maruz kalmak isteyen için uygun koşullar sunamaz. Onun varlığı diğer varlıklarla olan temaslarımızda gerçekliğini ortaya çıkarabilir: Çünkü felsefeci bir yere varmakla değil bir yerlerden kaçmakla meşgul olan kişidir. Burada “kaçış” dar anlamda sıyrılmaktır. İnsan öncelikle “kendinden” kaçar ve yeniden kendine geri döner; ya da dönemez ve düşünce dünyasında derin bir körlüğün içine hapsolur. Doğrusu ben buna “bilgi körlüğü” deyimini uygun görüyorum. Bilgi insan için derin bir körlük nedeni de olabilir! Bilgi aracılığında kör olmak demek benliğe geri dönememek demektir. Yani filozof kendinden kaçarak (ya da yola çıkarak) yeniden kendine geri dönmeyi başarabilmiş ise bir deneyim sahibi olabilmiştir. Burada “bilgi körlüğü” iki şeyi içerir; ilki, bilgiye olan kesinlik duygusu ve diğeri bilgiden yola çıkılarak “anlamaya” verilen üst bir tanımlama çabasıdır. Bilgi aslında nerede ve ne şekilde yüzleşilirse yüzleşilsin, her zaman salt bir realiteyi kendinde barındırmıştır. Öğrenme ancak bu realite sayesinde mümkündür. VE “öğrenmek” bilmek değildir bu yüzden ve asla kesin olarak realiteyi bilemeyiz! Peki, ama öğrenmek nedir?

 

Öğrendiğimiz zaman hissettiğimiz şeydir! Mesela araba sürmeyi öğrenmeyiz; çünkü burada öğrenilecek bir şey yoktur. Gaz pedalına basmakla ya da tersi firene basmakla yaptıklarımız bir bilme değil öğrenmedir. Arabayı sürmek bizim için bir bilinç nedeni olur ve öğrenme aracılığında bunu hissederiz. Öğrenmek bu yüzden süreçtir. Aslında öğrenmeye en başından beridir alışık değil miyiz? Hayatta tıpkı yollardaki işaretler gibidir; belirlenmiş, kısımlanmış, biçimlenmiş ve hatta kesinleşmiştir. Bizler buralardan başlayarak belli bir “uyarlanma” içine giriyoruz. Bunun anlamı açıktır; sürekli öğreniriz ama hiçbir zaman bilemeyiz sevgili dostlarım!

 

Her neyse!      

 

 

Toplumsal değişimlerin ardalanında yatan konulardan bir tanesi kuşak farklılaşmalarıdır. Bu sürecin izlenmesi bizlere göstermiştir ki kuşaklar arası ilişkiler, geçişler ya da sıçramalar; bir yerde dönemsel değişimleri karşılamaktadır. Bu değişimler sosyal olaya ya da olguların eşliğinde açıklık haline gelebilir ve aslında gösterge olarak bu süreçleri izlemiş olmak, tarihselliği kavramış olmayı da sağlamlar.

 

Her toplum bir şekilde belli oranlara sahip kültür ve toplumsal “yapı” ile anlaşılır. Aslında diğer anlamda tarih, kuşakların ve toplumların değişme sahnesidir. Sözgelimi tarım toplumunda yaşayan nesillerle endüstriyel toplumda yaşayan nesiller nasıl farklı idiyse; aynı şey ortaçağ insanı ile Rönesans insanı ya da kuşakları içinde bu farklılık böyle anlaşılmalıdır. Dolayısıyla bir tarihsel süreci izlerken orada nesillerin (kuşakların) değişim konuları, anomileri, kültürel ilgileri, sanat ya da oyun vs. başlıkları izlenmelidir.

 

Burada sunacağım notlar, (KTO) Karatay Üniversitesinin çok kıymetli ve değerli hocası, pek insancıl ve Konya’nın örnek insanı PROF. DR ÇAĞATAY ÜNÜSAN hocamızın bizden istediği sunum konusunun çalışma metnidir. Hocamız hakkında iki laf etmeden geçmek istemiyorum. Çok sağlam bir kariyere sahip ve kendisini kendi şehrine ve ülkesine adamış, oldukça mütevazı bir ilim insanıdır. Çağatay hoca derslerde mükemmel esprili ve ayrıca sınıfın bir ucundan diğer ucuna yürüyerek konuları anlatmasıyla ilgi çekici bir mizaca da sahiptir. O kadar çok gülüyorum ki onun esprilerine bazen yanlış anlamasından korkuyorum. Bir ara yine bir hafta sonu ders çıkışında (saat 19 civarı) araçlarımız yan yana park halinde tesadüf etmişti. Ben tabi 4 saatlik Isparta yoluna gidip geliyorum. Hocam beni aracın içinden yanına çağırdı ve “Süleyman sen saatlerce yol gideceksin; kahraman adamsın, şu mandalinaları yiyerek git” diye bana iki adet mandalina verdi. Bu çok hoş bir tavırdı ve insan bu tavra karşı ne diyebilirdi ki? Doğrusu ÇAĞATAY hocamızın en ideal yanı, öğrencilerle ders yapıyor olmasıdır.“vizyon” sahibi, devlet görevinde bulunmuş İngiltere’de kariyer sahibi olmuş, esprili ve çok ama çok insancıl hocamıza uzun çok uzun yıllar sevgi ve mutluluklar diliyorum. Onu tanıdığım için çok şanslıyım ve ben bu cümleleri başka hiçbir hoca için kuramadım. Doğrusu ÇAĞATAY ÜNÜSAN hoca, “adamın dibi” derler ya tam da bu yaklaşıma karşılık düşen birisidir. Onun öğrettikleri ile kendimi mutlu ve güvende hissediyorum. Onun olduğu bir toplumda kendime umut veriyorum. Bu ülkeden bu denli esnek, anlayışlı ve müthiş derecede mütevazı birisiyle karşılaşmak bana inanılmaz derecede sürpriz oldu. Ve daha nice methiyeler buraya geniş gelir…

 

Çalışmayı iki kısma ayırdım, toplamda 22 sayfadır. Burada konu XYZ kuşakları hakkında bir bakış açısı sunmaktır. Bu sunumda kişiler ile değişimler arasında bir bağlam kurabilmekti. İnsanların tutumları ve davranışları ilgi çekicidir. Her zaman en iyi yaşam için eylemde bulunuruz ama en iyi kesin olarak bilinemezlik içinde yoluna devam eder. Her zaman her kişinin kendine göre gerçekliği vardır ama öte yandan aklın da tarihsel bir gerçekliği sürekli ürettiğini akılda tutmak önemlidir. 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 04 Ocak 2015 - 00:35