Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Ocak
2015
04
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 35. BÖLÜM
etiketler: NESİL, TOPLUM

20. YÜZYIL –ONUNCU KESİM B)

 

ÇAĞIN GENEL ANLAMINDA KUŞAKLAR ÜSTÜNE

 

 

                                                                                                                            

 

İnsan için en doğru olan nedir?

 

Bilim mi? Hisler mi? Deneyimler mi?

 

 

 

“Bilimsel Yöntem Diye Bir Şey Yoktur; Her Araştırmanın Temelini Oluşturan Ve Onun ‘Bilimsel’ Ve Dolayısıyla Güvenilir Olmasını Garantileyen Tek Bir Usul Ya Da Kurallar Dizisi Yoktur. Her Proje, Her Teori, Her Usul Kendi İçinde Ve Ele Aldığı Süreçlere Uyarlanmış Standartlarla Değerlendirilmelidir. Koşullar Ne Olursa Olsun Her Büyüklüğü Ölçen Evrensel Ve Kalıcı Bir Ölçüm Aleti Ne Denli Gerçekçi Değilse, Uygunluğun Değişmez Ölçüsü Olan Evrensel Ve Kalıcı Bir Yöntem Fikri, Hatta Evrensel Ve Kalıcı Bir Akılsallık Fikri De O Denli Gerçekçi Değildir.” (PAUL FEYERABND, ÖZGÜR BİR TOPLUMDA BİLİM, AYRINTI YAYIN).

 

“İndigolar açık ve dürüsttürler; bu savunmasızlık ve zayıflık değil, onların en büyük gücüdür. Eğer onlara karşı açık ve dürüst değilseniz, onlar size karşı yinede açık ve dürüst olacak, ama size saygı duymayacaklardır. Bu, indigolar için ciddi bir meseledir, onlar karşınızda tüm dürüstlükleriyle duracak ve siz gerçek meseleye uyanana ya da haksızlığınızı kabul edene veya pes edene kadar bu dürüstlüğü size dayatacaklardır. Verebileceğiniz bu üç karşılık içinde, pes etmek en kötüsüdür. Onlar bu süreçte çaba göstermeyene saygı duymazlar ve pes etmeniz işinizi yapmadığınız anlamına gelir.” (LEE CARROLL & JAN TOBER, İNDİGO ÇOCUKLAR –YENİ ÇOCUKALR GELDİLER, AKAŞA BESTSELLER).

 

“insan doğasında içkin ilke olarak karşıtlar sorunu, kendimizi gerçekleştirmemiz sürecinde bir başka aşamayı daha oluşturmaktadır. Bu genelde bir olgunluk sorunudur. Bir hastanın pratik tedavisi, hele vakıa gençlerle ilgili ise, pek bu sorunla başlamaz. Gençlerdeki nevrozlar, genelde hakikatin kuvvetleri ile gelişmemiş, çocukluk davranışı arasındaki çatışmadan doğar, bu çocuksu davranış, gerçek, ya da ana babaya karşı aşırı düşkünlük, teleolojik (ereksel) açıdansa gerçekleştirilmesi olanaksız kurgular, planlar ve özlemlerden meydana gelir. Bu gibi durumlarda Freud ile ADLER’İN indirgeme yöntemleri tamamıyla yerinde yöntemlerdir. Ya olgunluk çağında ortaya çıkan ya da hastayı çalışamaz duruma getiren birçok nevroz vakası vardır…”  (CARL GUSTAV JUNG/ analitik psikoloji, payel yayın)

 

“ RİTZER, günümüz dünyasının, hiçbir şeyin yayılmasıyla şekillendiğini belirtirken önemli bir noktaya parmak basıyor: Bugün, gezginler dünyanın hangi köşesine giderlerse gitsinler aynı dükkânlara (örneğin Gap, Borders, Body Shop) karşılaştıkları sıkıcı, tanıdık deneyimler yaşıyorlar. Dahası, RİTZER’İN küreselleşmede rol oynayan çeşitli süreç ve alt-süreçlerin ayrıntılandırılmış bir betimlemesini yapması, Friedman gibilerin öne sürdüğü, düzleşmiş dünyanın deterministik fikirlerinin karşısında oldukça hoş bir tezat olarak duruyor. RİTZER bunların da ötesinde, dünyanın büyük bir çoğunluğunun hiçbir şey tüketebilecek parasının olmadığını belirtiyor. Yinede yaptığı ‘hiçbir şey’ tanımıyla, bunun altında incelemek istediği olgular arasında bir tutarsızlık mevcut.” (ALEX CALLINICOS, toplum kuramı –tarihsel bir bakış, iletişim yayın).

 

“BENLİK, aşk gibi her kesin kullandığı, ancak kimsenin tanımlayamadığı sözcüklerden biridir. Bunun nedeninin, benliğin dille olan ilişkisindeki temel bir problem olduğunu savunacağım; benliğin varoluşundaki temel bir problem.

Yapabileceğimizin en iyisini yapıp, benliği ‘merkezinde birinci şahıs zamiri bulunan zihinsel temsiller topluluğu’ olarak tanımlayacağız. Bu kavrayışın en iyi yanı, birçok olasılığı açık bırakmasıdır. Böylece benlik, yoğun, kendi içinde tutarlı, çözülmüş, parçalanmış vb. gibi nitelikleri alabilir. Benliği ‘merkezsizleşmiş’ (decentered) olarak da düşünebiliriz, yani bilinçli bir öz-kimlik duygusu (‘benim kim olduğumdur bu’) ve bu öz-kimliğin bilinç dışı bir dağılması söz konusudur; öyle ki bir kişinin gerçekten kim olduğunu bilmediğini söyleyebiliriz.” (JOEL KOVEL, tarih ve tin, ayrıntı yayın)

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 04 Ocak 2015 - 00:29
Aralık
2014
26
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 34. BÖLÜM
etiketler: TEKNOLOJİ, BİLİM, FELSEFE

20. YÜZYIL –SEKİZİNCİ KESİM”

 

20. YÜZYILIN İKİNCİ DÖNEMİ ÜSTÜNE

      

               BİRKAÇ NOT

 

 

                                                                                                                                                                                                               İYİYILLAR !

 

 

 

 

 

“Bir ayrım yapmak gerekirse eğer, sanayi toplumu ile bilgi toplumunu ayırabiliriz. Ancak bu ayrım kısa tümcelerin çok ötesinde, toplumsal bir dönüşümler dizisine karşılık gelmektedir. Temelde tarımsal bir ekonominin kendi kendisini üreten bir ekonomiye geçişi, toplumsal bir etki ile siyasal ve sosyal düzeni de değiştirdi. Pamuk el tezgâhlarından makinelere geçmiş, iplik bükme bir kuşak sonra makineleşmişti. Bu durum zamanla kentleşmeyi hızla arttırmış, yeni insan tiplerini ve yeni sanat alanlarını getirmişti. “Sanayi toplumu” ile internet toplumu olarak bilgi toplumu ayrımlarına gereğinden fazla kesinlik yüklemek erken olsa gerek. Nihayetinde yaşantımızı sanayinin endüstrileşmesiyle elde ettiğimiz çeşitlilik içinde sürdürmekteyiz.

Sanayi toplumu yeni mekânlar sağlamıştı ve geride bırakılan toplumlardan farklı olarak mekân faktörü aşılmaya başlanmışken, bunun yanında internet, evden çalışmanın ortaya çıkışını sağlamış, bu bağlamda elektronik araçlarla(post makineleri, EFT, EVD- elektronik veri değişimi- ) mekânın ötesinde alış verişler sağlanmaktadır. Bu bir sektör olarak post modern döneme işaret edebilir mi? Aslına bakılırsa sosyal ağ sistemlerinin bağlantı aşamaları yeni bir iletişim sunuyor. Bu yeni iletişim toplumuna ‘ağ toplumu’ denilmektedir. Elbette bu yeni sistem içinde modern anlamda ortaya çıkan sorunların daha farklı biçimler alması çok anlaşılır bir durumdur. Bir sosyal yapı içinde dengeyi sağlayan her zaman sosyal kurumlardır. Dolayısıyla sosyal kurumların zayıflaması ve tahrip edilmesi, toplumsal dengeyi de zedeleyecektir. Buradan bakılınca modern kavramların işlerlik kazanmakta çeşitli sıkıntılar olması, modern sonrası bir toplumsal yapıya işaret etmektedir.”(Süleyman öğrekçi/ e-devlet felsefesi adlı hazırlanmış makaleden alıntıdır).

 

(…)

 

YUKARIDAKİ YAZIYA, ASLI OLAN MAKALEDE Kİ KAYNAKÇASI

 

ERIC HOBSBAWM, devrim çağı -1789-1848- çeviri M.SİNA ŞENER, dost kitap evi, 2012: 47.

RAYMOND ARON, sanayi toplumu, çeviri E. GÜRSOY, dergâh yayınları, 1978: 77-93. Sanayi toplumunu anlatırken ARON, özellikle orijinal iş bölümlerinden söz eder ve ayrıca buna ilintili olarak işletmenin aileden ayrıldığına dikkat çeker. İşçi kitlelerinin ortaya çıkışı ve kültürel dönüşümler sanayi toplumlarının bir vasfı olarak özetlenir. DURKHEİM için bu türden dönüşümler ahlaki ve dinsel ayrımları da getirmiş oluyordu. Eğitimin laikleşmesi buna iyi bir örnek olmalıdır.

EDİT; R.W.McCHESNEY ve diğerleri, a.g.e, P.MEIKSINS, iş hayatı, yeni teknoloji ve kapitalizm, epos, 2003: 177.

YEŞİL, a.g.e sayfa: 47-50.

KARA, a.g.e. beta, 2013.

POSTMAN, a.g.e. s. 89.

 

 

                                                                                                                                                           (…)

 

 

20. yüzyıl aklımıza iki farklı dönemi getirmektedir; ilki, 1950 sonrası dönemle başlayan bir çift kutupluluk ve bana göre bu sürecin bir devamı olan 90’lı yıllarla birlikte öne çıkan tek kutuplu (küresel) bir dünya tasavvuru ve diğeri; 1950 öncesi sürecin tümüdür. Burada kesin bir ayrım koymak doğru olmaz ama bu ayrımı görmezden gelmek de pek uygun olmaz kanaatindeyim dostlarım. Her şeyden önce şu bir gerçektir ki 1970’li yıllar iletişim teknolojisinin aracılığında değişimin zemin bulduğu dönemlerdir ve post-modern düşünce için bu önemli bir aktivist görevi üstlenecektir. Dolayısıyla farklı bir iletişim çağındayız ama bu çağın süreçleri temelinde felsefe demek “dil” demektir. Bu bağlamda toplumsal ve siyasal, ayrıca ekonomik ve antropolojik bağlamda meydana gelen derin değişimlerin çok dikkatle tespit edilmesi elzemdir.  

 

Demek ki 20. Yüzyılın ikinci yarısında felsefe aklımıza yeni bir kavramı teknolojiyi ve onun aracılığında enformasyonu yani dilin yorumsal ve eylemsel konumunu akla getirmiş olacaktır. O halde kültür akla gelmez mi?

 

Enformasyon çağları her zaman kültürlerin değişim çağlarıdır da! Mesela Rönesans bir dil devrimidir aynı zamanda (ROGER BACON’U hatırlatırım). Ayrıca 19. Yüzyıl öncesi aydınlanma dil çağıdır ve dil doğrudan kültür ve yenilenme çağlarını karşılar. Burada birkaç konu öncesine Heidegger, Wittgenstein ve DEWEY gibi yazarlardan söz etmiştik. Burada dilin öneminden söz etmiş ve modern ve çağdaş felsefede buna dikkat çekmiştik. Burada sıra varoluş felsefesine doğru gelmekteyse de diğeri dil felsefesidir. O halde dil ve anlam ayrı birer başlık olmaz mı sence? Bence pek de güzel olur. Ama buna birkaç zaman daha var şimdi 20. Yüzyıl dünyasından birkaç not düşmek istiyorum.  

 

Aşağıya (içerik kısmına) düşülen notlar hakkında bir noktayı belirtmek istedim: Bu notlar SDÜ'den DOÇ DR M. AKTEL isteği doğrultusunda hazırlanmış bir makale çalışmasından ( “e-devlet felsefesi”) küçük alıntılardan ibarettir. Bu makale çalışması 300 kaynaklı ve yaklaşık 52 sayfa olup genel bağlamda; sosyoloji, felsefe, antropoloji, psikoloji, sanat, ekonomi ve politikayı kapsamış bir sosyal teori çalışmasıdır. Çalışmayı benden isteyen hocam DR AKTEL’E buradan teşekkür ediyorum. Çalışmanın amacı “e-devlet” kavramının çağdaş anlamda “devlet” kavramıyla ilişkisinin felsefi sorgusudur. Ancak hocaya çalışma 14 Eylülde (2014) teslim edilmiş olduğu halde okuyup geri gelmesi beklenmektedir. Bekleyiş nafile olduğu için bende siz sevgili okurlarımla bu çalışmayı burada paylaşmaya karar verdim. Emekli ve yoğun bir çalışmadır ve çalışmanın tamamını felsefe notlarımın bitiminde vereceğim. Burada düştüklerim kısa birer alıntılardan ibaret olup 20. Yüzyıl üstüne kısmi notlardır.

 

Sevgili dostlarım,

 

Bizim için okumak ve okumalardan edinilen bilinçlenme bir “kapı eşikçiliği” için değildir. Bizler yani kafa-problemi olan insanlar, dilediğimiz biçimde araştırmaya ve araştırdıklarımızı da dilediğimiz biçimde yaymaya özgürlük diyoruz. Bu özgürlüğü bir özgünlük adına da yapmıyoruz; bu bizim içimizden gelmeseydi bu özgürlüğü yaşayamazdık. Bu öyle tatlı bir özgürlüktür ki, katiliniz dahi en kahpesinden olur (BKNZ: UĞUR MUMCU örneği). Bu öylesine bir mücadeledir ki karşınızda duranlar her zaman orantısız bir güçle size savaş açmaktadır (BKNZ: Türkiye hapishanelerine bugüne kadar –K. TAHİR’DEN Silivri mağdurlarına kadar - yazdığı için hapsolan yazarlarımızın tümüne karşı devlet gücü). Bu öylesine bir güçtür ki diğer yığınlar her zaman bu güce boyun eğmek zorundadır (üniversiteler susarken bu yazarlar ve özgür insanlar asla susmamışlardır. Çünkü modern üniversiteler birer iktidar odaklarıdır ve modern iktidara hizmet ederler). Bunun adına bilgi gücü diyoruz. Bu gücün verdiği şey de özgürlüktür.

 

İşte ben burada kendi özgür irademle okuyup bildiklerimi yine özgür irademle sizinle paylaşıyorum. Bunun adı özgürlüktür. En dar anlamıyla özgür olmak şahsiyetinin bilincinde olmaktır. Bilinç bir eylemdir - yüklemdir ve tüm yargıların nihayetini temsil eder.

 

Yeni yılınızı kutluyorum, artık seneye görüşürüz.

 

Sevgiyle kalınız efendim.      

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 26 Aralık 2014 - 23:07
Aralık
2014
22
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR:" 33. BÖLÜM
etiketler: RUSSELL, MANTIK

ANA SAYFA: FELSEFE, 33. BÖLÜM

 

20. YÜZYIL – YEDİNCİ KISIM”

 

 FİLOZOF RUSSELL ÜSTÜNE NOTLAR

 

 

 

 

 

Öyle sanıyorum ki Felsefenin insana kazandırdığı faziletlerden bir tanesi de yaşamın en ilginç insanlarını tanıma imkânı sunmasıdır. Filozofları tanımak demek farklı tipte bir kişilik kümesinden haberdar olmak demektir. Onlar gerçekten de farklıdırlar. Bunun en azından iki sebebi var; ilki, başına buyruk olmadıkları işlerle uğraşmaktan pek çok haz alırlar ve diğeri, takıntılı tipler olmalarıdır. Onların takıntı yaptıkları şeyler insanların çoğunluğu tarafından sıradanlaşmış şeyler olma konusunda her zaman dikkate değer olmuştur. Mesela “ruh” ya da “tin” üstüne düşünen HEGEL, “varlık” üstüne düşünen Heidegger, “akıl” kavramı üstüne sorgucu olan Horkheimer, “irade/enerji” üstüne düşünen Schopenhauer vs. her biri müthiş takıntılı tiplerdir. Onlarla yolculuk soyut ve soğuk bir yaşamda ilerlemek anlamına geldiği gibi pek çok heyecan ve serüven içeren bir yolculuk da olabilir. Mesela SARTRE üstüne düşündüğümüzde ya da başlığımız olan Russell üstüne eğildiğimizde bu serüvenden haberdar oluruz.

 

Hâsılı filozof olmak için takıntılı tipler olmanız gerekmektedir. Bir şeyleri kafanıza takamıyorsanız felsefe ile uğraşmayın derim. Ben bu tipleştirmeyi “kafa problemi olmak” deyiminde uygun buluyorum. Öyle geniş tiplerden (her şeye varım tiplerden) filozof falan olmaz. İnsanı uykusuz bıraktıran, içsel buhranlar yaşatan bir şeyler lazım; ama tam da burada hasta olmakla usta olmak arasında ki ayrımı da yakalamak lazım. Buna da şöyle bir deyimi uygun buluyorum; “kafası problemli biri olmak.” Demek ki “kafa problemi” ile “kafası problemli” arasında derin bir fark var ve ilkinden usta ikincisinden hasta çıkar. Aslında her ikisi de bir birine pek yakındır. Her iki tip dışarıdan bakılınca aynı gözükür ama iş mevzulara geldiğinde aralarında ki ayrım hemen belli olur. Kafası problemli tipler kendilerini hasta eden tiplerdir ve bu yolla bir şeyleri aştığını düşlerken zavallı akıllarıyla duvara toslarlar. Bu tiplerden tanıdıklarım oldu ve bu ayrımı bu yüzden fark ettiğimi düşünüyorum. Kaos ve güvensizlikle beslenen bu tipler kendilerini “hiçlik” içinde bir dogmaya hapsederler ve asla değişim gibi yaklaşımları anlama çabasına cesaret edemezler. Bunun temel nedeni olan değişim, bu tipler için müthiş bir güvensizlik nedenidir. Ama “kafa problemi olan” kişiler için güvensizlik dışsal değil içseldir. Bu durum onların sürekli kendi içlerinde sorgu ya da kuşku ile olmalarına neden olur. Bu ikinci tipler bir şekilde huzur doludur ve bir şekilde yaşamın genel havasını her dilimde solurlar. Diğerleri, yani kafası problemli tipler fesat, kıskanç, mağrur, kalpleri iğrenç, yaşama dair umutsuz ve hatta bencil ve kibirlidirler. Bir hayvanla konuşmaksızın bir ömür arkadaşlık etmek bu tiplerle birlikten olmaktan on bin kata daha hayırlıdır.

 

 

Her neyse bu yorumlara daha zaman var ve daha ilginç yaklaşımlarım var… Şimdi filozof RUSSELL ile ilgili başlığımıza geçelim.

 

 

 

“  tümevarımsal yöntem konusundaki en önemli ve en zor şeylerden biri, sonuç veren benzerliklere ve ayrı olarak çalışılabilecek unsurlara ilişkin karmaşık bir olgu ile ilgili bir sorunun keşfidir. Sonuç veren benzerlik (analoji) nedendeki bi4r benzerliği açığa çıkaran şeydir ve araştırıcı nedeni tahmin ederek başlamalıdır. Depremler Tanrı’nın öfkesi nedeniyle meydana geliyorlarsa benzer olgular vebalar, salgın hastalıklar, kıtlıklar ve kuyruklu yıldızlardır. Ancak çağdaş bir araştırmacı için oldukça ayrımlı analojiler kendilerini gösterirler. Bir zamanlar Tokyo’da bulunan ve bu nedenle depremlere ilgi duyan bir fizikçiyi okuduğumu hatırlıyorum. O, depremler konusunda matematiksel bir kuram geliştirdikten sonra bu kuramı demir yolu şirketlerini uzun süredir rahatsız eden lokomotiflerin metal kaplamalarının titreşimlerine uyguladı. Diğer bir örneği ele alalım; yıldırım ile elektrik kıvılcımı arasında ki benzerlik (analoji) bizim için açıktır. Ancak öyle gözükmektedir ki, ortaçağ insanına göre bir adamın yıldırım tarafından çarpılmasının nedeni olasılıkla onun günah dolu yaşamıdır. Gök gürültüsünü inceleyen insanlar kendi kendilerine sorarlar; gök gürültüsü esnasında diğer zamanlarda var olmayan nasıl bir atmosfer durumu bulunmaktadır? Bir adam bu türden bir soru için bir tahminde bulunduğunda, kendi laboratuarında küçük ölçekli benzer koşullar oluşturmayı dener ya da eğer olanaklıysa, incelediği olaya benzeyen ve incelediği olayla aynı temel özelliklere sahip olduğunu düşündüğü başka bir doğal olguyu araştırmayı dener. Yalnızca sonuçlar onun tahminlerinin doğru olup olmadığını gösterebilir.

Tümevarımsal mantığın amacı özel olaylardan hareket ederek genel yasalara ulaşmaktır. Tümdengelimli mantık bunun tersini yapar. O genel öncüllerle başlar ve bundan dolayı ‘bu öncülleri nasıl biliyoruz?’ sorusuyla karşılaşır. Soyut matematikte bu sorunun yanıtı ‘Biz onları biliyoruz çünkü onlar tamamen sözseldir’ biçimindedir. ‘ iki ile ikinin toplamı dört eder’ ifadesi ‘bir yard üç adımdır’ ifadesine benzer. Biz bunu gözlemle kanıtlamak zorunda değiliz, çünkü bu bir doğa yasası değildir.” (RUSSELL, felsefe yapma sanatı, gugukkuşu yayın).       

 

 

“ basit kavram yoktur. Her kavramın bileştiricileri vardır ve bunlar aracılığıyla tanımlanır. Şu halde her kavramın bir şifresi vardır. Her çoğulluk kavramsal olmasa da, o bir çoğulluktur. Tek bir bileştiricili kavram olmaz: birinci kavramın bile, bir felsefenin ‘başladığı’ ilk kavramın bile, birçok bileştiricisi vardır, zira felsefenin bir başlangıcı olması gerektiği kesin değildir ve de eğer bir başlangıç belirleyecekse, buna bir bakış açısı ya da bir neden eklemek zorundadır.” (G. DELEUZE –F. GUATTARI, felsefe nedir? YKY yayın).

 

 

“ mantığın ilkeleri arasında en önemli olan ve en çok sözü edilen ilkeleri şunlardır: Özdeşlik ilkesi, çelişmezlik ilkesi, yeterli neden ilkesi. Bunların en yalını, aynı zamanda çok banal olanı, sanki hiçbir şey söylemiyormuş gibi görünebileni, ‘A, A’DIR’ çok bilinen formülü ile ya da ‘bir şey ne ise odur’ şeklinde ifade edilen özdeşlik ilkesidir. Bazılarının mantık hakkında söyledikleri şeyler, özellikle özdeşlik ilkesi hakkında geçerli gibi görünür: Mantık, çok soyut ve kuru bir bilimdir; sadece apaçık olan şeylerle uğraşır. Bu nedenle mantık, gerçekten etkin araştırmalar için gereksiz ve yararsızdır, denilir. ‘A, A’DIR’ cümlesi ne kadar apaçık görünüyor. Özdeşlik ilkesiyle hiçbir yeni bilgi elde edilemez; öyle ise bu ilke gereksiz olan ve kullanılmayan bir araç gibi bir kenara atılabilir, denilir. Özdeşlik ilkesi bir çember içinde dönmektedir: A’dan konu olarak kalkıyor, sonra da yüklemde yine A’ya geri dönüyoruz. Fakat bilgi bir çember içinde dönemez, yerinde sayamaz; tersine, daima ileriye gitmek, ilerlemek zorundadır.

BU, gerçekten böyle midir? Bunu göstermek istiyorum: Bu sözde kalan işe yaramazlık, totoloji çok özel bir şeyi, düşünmemizin çok önemli bir olgusunu tanıtmaktadır. Önce şu nokta üzerinde duralım: Özdeşliğin bu formülü, bizim için bir beklenti taşıyor ve bu beklenti de şudur: Bütün düşünme ve incelemelerde, her çıkarımda ve düşüncelerle yapılan tanımlarda, her düşünce, ortaya çıkan her kavram ne zaman ele alınırsa alınsın, o düşünce ya da kavram ilk kez ortaya konulurken (ya da alınırken) nasıl düşünülmüşse, aynı şekilde ele alınmalıdır. (H. HEİMSOETH, felsefenin temel disiplinleri, DOĞUBATI yayınları).

 

(…)

 

 

 FİLOZOF RUSSELL için birçok başlıktan söz etmek gerekmektedir. Öncelikle bir matematikçidir, mantıkçı ve siyasal bir aktivisttir. Ayrıca o bir filozof ve entelektüeldir. Bir tanrıtanımaz, pozitivist, radikal, eylemci ve devrimcidir. O aynı zamanda bir dil bilimi uzmanıdır, iyi bir retorikçi ve sağlam karakterli biridir. Kendi açımdan baktığım da O, Felsefe camiasında çoğu düşüncelerine katılmadığım filozoflardan biridir ama çokça okuduğum, referans verdiğim bir düşünür olarak önemlidir benim açımdan. Öncelikle onun felsefe çabaları çok emekli ve felsefeye ciddi katılımları olan bir çabadır. Öte yandan birinci dünya savaşına dair olan yaklaşımı takdire şayandır; İngiliz ulusunun çok önemli bir ailesinin oğlu olan LORT RUSSELL, kendi ülkesine ve siyasetine sırtını dönmüş ve onlara derin polemikler geliştirmiş bir aydındır. Bu yönüyle önem verdiğim bir karakterdir. Bu tip adamları severim… Ama çoğunun bir tanrıtanımaz olması acaba bir tür rastlantı mıdır?

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 22 Aralık 2014 - 02:45
Aralık
2014
16
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 32. BÖLÜM
etiketler: DEWEY, EYLEYİCİLİK

“20. YÜZYIL –ALTINCI KISIM”

 

J. DEWEY ÜSTÜNE NOTLAR

 

 

“ konuşmayı öğrenmiş olan tüm insanlar olayları anlatmak için tümceler kullanabilir. Olaylar, tümcelerin doğruluğuna kanıttır. Bazı açılardan her şey o kadar mutlaktır ki ortada bir sorun görmek güçtür; fakat başka açılardan, o kadar muğlâktır ki ortada bir çözüm görmek güçtür. ‘yağmur yağıyor’ derseniz, söylediğinizin gerçek olduğunu bilebilirsiniz çünkü yağmuru görür, hisseder ve duyarsınız; bu öyle açıktır ki hiçbir şey daha açık olamaz. Fakat anlık deneyimlere dayanarak bu çeşit açıklamalar yaptığımızda ne olduğunu çözümlemeye çalıştığımız anda güçlükler ortaya çıkar. Hakkında sözcükler kullanmadan bir olayı hangi anlamda ‘biliriz’? Uygun sözcükleri seçtiğimizi bilmek için onu sözcüklerimizle nasıl kıyaslayabiliriz? Sözcüklerimizin uygun olabilmesi için olay ile sözcüklerimiz arasında nasıl bir bağıntı bulunmalıdır? Herhangi bir durumda, bu bağıntının bulunup bulunmadığını nasıl biliriz? Atfedildikleri olaya dair sözsüz herhangi bir bilgiye sahip olmadan sözcüklerimizin uygun olduğunu bilmek mümkün müdür?

İlk önce son soruyu ele alalım. Belli durumlarda belli sözcükleri dile getiriyor ve sözlerimizin sebebine dair hiçbir bağımsız bilgiye sahip olmadan onların doğru olduğunu hissediyor olabiliriz. Bence bu zaman zaman oluyor. Örneğin, bir süredir Bay A.’dan hoşlanmak için üstün gayret göstermekteyken, aniden kendinizi ‘Bay A. dan nefret ediyorum’ diye bağırırken bulabilir ve gerçeğin bu olduğunu fark edebilirsiniz. Aynı şey, sanırım, bir kimseye psikanaliz uygulandığında da olmaktadır. Fakat bu gibi durumlar daha istisnaidir. Genellikle, duyulur olgular mevcutsa, sözcüklere başvurmadan onları bilmemizi mümkün kılan bazı anlamlar da mevcuttur. Terlediğimizi veya üşüdüğümüzü, ya da gök gürültüleri veya şimşekleri fark edebiliriz; fark ettiğimiz şeyi sözcüklerle belirtmeye kalkıştığımızda, zaten biliyor olduğumuzu ifade etmiş oluruz yalnızca. Bu sözcük öncesi aşamanın her zaman var olduğunu savunmuyorum; eğer bir deneyimi ‘bilmek’ ile kast ettiğimiz, olayı deneyimlemekten fazlası değilse, sadece bu tür sözcük öncesi bilginin çok yaygın olduğunu savunuyorum. Bununla birlikte farkında olduğumuz deneyimler ile başımıza gelmekten öteye geçmeyenler arasında bir ayrım yapmak gerekir; her ne kadar bu ayrım yalnızca bir dereceye kadar mümkün olsa da.” (Filozof RUSSELL, anlam ve doğruluk üzerine, italik yayın).

 

 

Yaşamın içinde insanlar arasında bir ayrım yapıldığında azınlık kesim her zaman kalabalıkların yönlendirilmesinde görev üstlenmişlerdir. Tıpkı bir ağacın gövdesinin, dalları ve yapraklarıyla ilişkisinde olduğu gibidir. Ancak, gövde ortadan kalkmadıkça asıl temelin o olduğu bilinemez; yapraklar ve meyveler bu gerçekliği her zaman saklamışlardır. Russell bir filozof olarak böyle birisidir. Onu anlatmaya geçmeden önce İngiliz felsefesine (İngilizce felsefeye) giriş yapmak da gerekiyor. Bu anlamda bu kısımda J. DEWEY ile başlangıç yapmış olalım. Sonra RYLE ile devam edeceğim. Elbette DEWEY Amerikalıdır ve onun yaptığı felsefe İngilizce konuşulan felsefe dünyasında anılmaktadır. Gerçekten de Fransızca ile yapılan felsefe ile İngilizce yapılan felsefe çok farklıdır; tıpkı Almanca ile yapılan felsefenin her ikisinden de ayrı olması gibidir bu farklılıklar. Ben aslında diller arasında bir felsefe ayrımından hoşlanmayan birisiyim. Felsefenin dilden farklı olduğu kanaatine sahip olduğum zamanlarım az değildir. Bir felsefecinin gününü neyle doldurduğunu düşünüyorsunuz? Bu tür şeyleri kafasından defalarca geçirmekle meşguldür. Bir kelimeyi günlerce kafaya takarsınız, onu her yerde görmek için amansız bir çaba içine girersiniz. Onu bir an farklı bir durumda yakalamanın çabasında insan farklı keşiflere de sahip olur.

 

Filozof, kelimelerle eğlence kuran kişidir. Aslında her şeyi bu sayede bir eğlence haline getirebilir. Felsefe çünkü dildir ve kavramlar bu uğraşının temel aracı haline gelir. Ama diğer yandan soruşturulan ise akıldır. Örneğin bir “demokrasi” kavramını ele aldığınızda popülasyon içinde olup biten bir çok şeyleri de irdelemiş olursunuz. Aklın inşasına tanık olursunuz.

Filozof anlamlarla zihni inşa eder. Bu anlamlar yeni bir yaşam evreni sunar. Yaşamın inşası dilin inşasına dönüşür ve dünyaya yeni gelen birey bu inşanın bir parçası haline gelir. Kuşaklar arası farklılıklar bu türden tepkilerle ortaya çıkar.

 

 

bazen reaksiyon vermekteki ağırlık ve derinlik sıkı sıkıya birbirleriyle bağlıdır. İntibaları sindirmek, onları özlü fikirlere çevirmek için bazen zaman ister. ‘zekilik (brightness)’ sadece bir kuru gürültü olabilir (flash in the pan). Ağır amma emin kişi, ister yetişkin ister çocuk olsun, içlerinde intibaların dibe inip yığıldığı kişilerdir. Öyle ki düşünme, yükü daha az olanlarınkinden değerce daha derin seviyede olur. Çocukların birçoğu, elindeki problemi tesirli bir şekilde ele almak için güçleri bir araya gelip toparlanmayı beklerken, ağır davranırlar. Birden cevap veremediler diye azarlanırlar. Bu gibi vakıalarda zaman ve fırsat vermemek çabucak fakat gelişigüzel muhakemeye, fiilen yaratmasa bile teşvik eder. Bir problemin anlamının derinliği ve güçlüğün ölçüsü ardından gelecek düşünmenin kalitesini tayin eder.” (J. DEWEY, nasıl düşünürüz, 1957 çeviri, Sinan matbaası ve neşriyat evi, İstanbul muallimler cemiyeti evi yayınları, sayı: 3).   

 

 

PRAGMATİST felsefe için temel konu “eylem” fikridir. Burada eylem kavramının ayrıksı anlamı (yani ideolojik olmayan tarafı) bireylerin “tecrübesi” ile malul olanıdır ve tecrübe, bilinçlenmenin doğrudan motoru durumundadır. Böylesi bir felsefe elbette rasyonel ve idealist olan felsefelerin karşısında bir eleştiri olarak okunmalıdır.  Eyleyen insanın felsefedir bu. İnsanların bir-fayda amacında eylemselliğinin bilişsel sürecini geliştirdiği varsayılmaktadır. Verili olana değil ama verili olandan yola çıkılarak varılan vargıdır. Diğer anlamda biliş yaratılan bir süreçtir. Bu idealist Hegel felsefesine karşı bir eleştiridir. DEWEY bu sürece “araçsalcı” bir eklenti yerleştirir. Burada ünlü İngiliz idealist T. GREEN’İN etkisi –onun aktif yurttaşlık fikri –etkisini göstermektedir. Sözgelimi “bilim” kavramına DEWEY bu türden bir araçsalcı anlam yüklemiştir. Horkheimer “akıl tutulması” adlı çalışmasında şöyle yazar;

 

DEWEY kabul edilmesi gereken bilimi mahkûm edilmesi gereken bilimden ayırt etmek için bir başka yol göstermektedir: ‘natüralist (“natüralizm” terimi, çeşitli pozitivist okulları doğa-üstü güçlere inananlardan ayırt etmek için kullanılmaktadır) doğal bilimin sonuçlarına zorunlu olarak saygı duyan kimsedir.’ Modern pozitivistler, doğal bilimleri, en başta da fiziği doğru düşünme yöntemlerine bir model olarak almışlardır. Herhalde MR DEWEY’İN şu sözlerinde bu akıl dışı eğilimin bir açıklamasını bulabiliriz: ‘modern deneysel gözlem yöntemleri, astronomi, fizik, kimya ve biyolojinin uğraştığı konularda köklü bir dönüşüme yol açmıştır’ ve bunlarda meydana gelen değişim, insan ilişkilerini derinden etkilemiştir.’ Evet, iyi ya da kötü tarihsel değişimlerde binlerce başka etken gibi biliminde bir payı olmuştur; ama bu, bilimin insanlığı kurtaracak tek güç olduğunu göstermez. Eğer DEWEY, bilimsel gelişmelerin genellikle daha iyi bir toplumsal düzen yönünde değişmelere yol açtığını söylemek istiyorsa, ekonomik, teknik, siyasal ve ideolojik etkenler arasındaki ilişkiyi yanlış yorumluyor demektir. Havadan çorap imal edilmesi kadar, Avrupa’daki ölüm fabrikaları da, bilimle kültürel gelişme arasındaki ilişkinin önemsiz sayılamayacak bir yönünü aydınlatmaktadır.” (HORKHEIMER, akıl tutulması, metis yayın).

 

 

rasyonalizm ve empirizm arasındaki tartışma dolayında kümelenen çeşitli felsefi formlar üzerine bu kısa bakış bizi şu soruya götürür: Bize duyular yoluyla açık olan olgularla mantıksal düşünme sürecini bir uyum içine sokmak için bilim ne türden sistematik yollar, yani yöntemler geliştirmiştir? İnsansal birikim alanı, algı, akıl, düşünme, anımsama, hissetme, eyleme, isteme ve daha birçok adla gösterilen süreçlerin çokluğunu içerir. Bugün artık bizler, bu adların, insan tininin açıkça tanımlanabilir ve birbirlerinden ayrılabilinir olan belirli kapasitelerine işaret ettiklerine inanmıyoruz. Deneyim, hiçte kendi başına bağımsız bir bölüm değildir. o, bazı kategorilerin oluşturduğu bir barikattan süzülerek bize gelir ve bu yüzden aynı zamanda hem duyusal hem de düşünsel bir şeydir ve bu haliyle bir beklenti ya da duyusal algı olur. Bu kavramların tanımlanması son derece güçtür. Örneğin renk olarak kırmızının ya da aracısız algılanan bir başka şeyin tanımında olduğu gibidir.” (HENRY MARGENAU, doğa felsefesi nedir? EDİT: DOĞAN ÖZLEM, günümüzde felsefe disiplinleri, inkılâp yayınları).

 

 

NOT: bu son eklenen yazıyla birlikte web siteme 2014 Mart ayının başlangıcından bu güne kadar 784 sayfa yazılmıştır. Bu 784 sayfa yazının içeriğinde sosyoloji, felsefe, antropoloji, siyaset bilimi notları yer almaktadır. Felsefe bu külliyat içinde şu ana kadar 295 sayfayı bulmuş ve yazı dizisinin sonunda da 370 sayfa gibi bir hacme ulaşmış olacaktır. Ortalama kullanılan kaynak sayısı 475’dir. Bu yazıların tümünü “notlar” olarak adlandırmak yerinde olur. Dilerse bu hacim bunun bir buçuk katına rahatlıkla ulaşabilir birikime çoktan sahiptir. Sadece küçük notlar olarak hazırlanan bu yazı dizisinde çalışma anları ortalama 6 saattir ve 3 gün hesabından bir gündür (yani geride kalan ayların her gününde çalışma imkânım olamadı ne yazık). Yılların verdiği birikimle bu alanlarda ki çalışmaların kısa sürede çözümlenmesi önemli bir ayrımdır. Verilen kaynaklar işin göstermelik kısmıdır; yani yazar çok çeşitli kaynakları kullanmak yerine daha çok öne çıkanları burada göstermiştir. Burada ki amacımız okura, sosyal-teori ve zihnin inşası [“web sitemin kurulma ereği budur” ] temelinde özet kaynak birikim sağlamaktır.

İleriye dönük (önümüzdeki 2015 yılıdır bu) sosyoloji ve antropoloji notlarımızla birlikte ekonomi ve siyaset bilimine dair yeni notlarımız olacağından ortalama hedefim 3000 sayfanın üstündedir. Web sitenin genelinde önümüzde ki 3 yıl içinde amaç 10 Bin sayfadır. Zaten şimdiden 2500 sayfanın üstüne çıkmış bulunmaktayım. Bu yazıların hiçbir sayfası kendi başıma aldığım yorumlardan ibaret değildir; her birinin belli bir kaynak çizelgesi içinde hazırlanmış olduğuna önemle dikkat çekiyorum! Ancak yazının %70 oranında yer alan kısmı elbette kendime ait yorumlarım ve kanaatlerimden ibarettir. Yani okura vermek istediğim mesajım, burada okuduklarınız ile ilimlerin durumu hakkında merkezi bilgilere sahip olduğunuzdur. Beni bilen bilir; kafama göre hareket etmem, kaynakça önemlidir ve biri bir düşünceyi bir şekilde arka planı ile bilmek durumundadır. 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 16 Aralık 2014 - 15:06