Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Aralık
2014
11
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 31. BÖLÜM
etiketler: WITTGEINSTEIN, DİL

20. YÜZYIL –BEŞİNCİ KISIM”

 

WİTTGEİNSTEİN ÜSTÜNE NOTLAR

 

 

felsefe dilin edimsel kullanımına hiçbir şekilde karışamaz; ancak onu yalnızca betimleyebilir.

Zira onu temellendiremez de.

O her şeyi olduğu gibi bırakır.

O matematiği de olduğu gibi bırakır ve hiçbir matematiksel keşif onu ilerletemez. ‘matematiksel mantığın yol gösterici’ bir ‘sorunu’, başkaları için olduğu gibi bizim için de bir matematik sorunudur.

 

(…)

 

126. Felsefe sadece her şeyi önümüze koyar ve ne herhangi bir şeyi açıklar ne de herhangi bir sonuç çıkarır. Her şey göz önünde olduğundan açıklanacak bir şeyde yoktur. Zira sözgelimi; saklı olan bizi ilgilendirmez.

Tüm yeni keşif ve icatların öncesinde olanaklı olana da ‘felsefe’ adı verilebilir.

 

127. Filozofun işi, anımsamaların belirli bir amaç için bir araya toplanmasından ibarettir.

 

128. felsefede tezler ileri sürülmeye çalışılsaydı, onları tartışmak asla olanaklı olmaz, zira herkes onlarla uzlaşmış olurdu.” (WITTGEİNSTEİN, felsefi soruşturmalar, 76-77, küreyel yayın).

 

 

 

Ben, felsefe okumalarımda mesela Hiedegger’in “varlık” kavramından ya da Sartre’ın “hiçlik” kavramından etkilenmişimdir. Bir diğeri SEARLE’ÜN “arka plan ağ bağlantısı” teoreminden, HEGEL’IN “tin” kavramına ve ayrıca MARX’IN “artı-değer” kuramından vb. daha farklı kuramlardan çok etkilenmişimdir. Ama tüm bunlarda dâhil hiçbir filozof ve felsefesi beni, “TRACTATUS” kadar uğraştırmamıştır ve ben, bu çalışmayı anlamak için sinir krizleri geçirir, ağlardım.  Gerçekten ağlardım. Anlayamadığım için kendimle didişir, etrafta saldıracak bir şeyler arar, çoğu defa her şeye ana avrat söverdim... Ama aslında anlayamamamın temel nedeni çok açıktı;

 

Bu çalışma sadece susmamı istiyordu!

 

Bana “sus!” emrini veriyordu… “Lütfen, bu kadar çok konuşmamalı ve bu kadar çok kelime ve cümle kullanmamalısın!” Bu çalışma bana böyle söylüyordu ve ben, Hegel’ın ya da KANT’IN felsefe kitaplarında kurulan uzun cümlelerle adeta beynimi uyuşturmuştum. Heidegger sanki bir morfin gibiydi ve TRACTATUS bana sus diyordu, bunları bir yana bırak at gitsin, diyordu!

 

Çok konuşan, gürültücü ve “…dır dır…” hiç çenesi durmayan bir toplumda tractatus okumak oldukça zor bir iştir. 80 küsur sayfa bir çalışmanın her tarafında garip işaretlemeler vardı ve bunları hiç anlamıyordum. Birilerinden mantık öğrenmeye çalıştım, gene olmadı; mantık kitaplarına eğildim ve mesela TEO GRÜNBERG hocanın çalışmalarından kısmen istifade etsem de bu tractatus ile bir türlü ilerleyemiyordum. Çıldırmak üzereydim ve yaşım 25’li bir dönemde böyle bir gerilim beni eziyordu. Onu anlamaya çalışmaktan vazgeçtim. Bu kez her önermesini ezberlemeye başladım. Ama bu başka bir sorun getiriyordu; önermelerin bir süre sonra beni daha bir karmaşaya doğru ilerlettiğini fark ettim. Evet, bu kitabı sadece “anlamak” gerekiyordu! Bu sıralar SEARLE ile ilgilenmeye başladım. Onun dil ile ilgili çalışmaları dikkatimi çekti ve RYLE ile tanıştım (bu düşünürün kitabının fotokopisi için Burdur üniversitesine gitmem gerekecekti). Bir süre daha devam edip yan gözlerle tractatusa bakıyor, onu anlamak için iç geçiriyordum. Ancak ben GIDDENS’IN sosyal teori üzerine çalışmasında WİTTGEİNSTESİN ile ilgili bölümünü okuyunca işin bir ucundan yakalamıştım. Onu anlamak için “viyana okulunu” da anlamak gerekiyordu! İşte böylece “anlam” kavramına ve RUSSELL ile birlikte Frege ve CARNAP ile de tanıştım. Sonra derken WİTTGEİNSTEİN’IN “felsefe soruşturmaları” adlı çalışmasından haberdar oldum ve Ankara milli kütüphaneden gidip bizzat bu kitabın fotokopisini alıp geldim. Böylece Wittgeinstein hakkında öncelikle bir fikrim oldu. Onun yapmaya çalıştığı şeyi az da olsa kavramayı başardım. Onun yani tractatusun bir tür mantık çalışması olduğunu gördüm ve bu dâhinin bir mühendis olması beni daha da rahatlattı. KRİPKE ile tanıştım ve WİTTGEİNSTEİN için basılmış başka kitaplarına ulaştım. Aslında “tractatus” bir felsefe kitabı olmanın ötesindeydi. Diğer anlamda filozofun bahsettiği “cümle ya da önerme” durumları, bir tür çizim ya da biçimlerden ibaretti. Bu ona “resim” kavramıyla yaklaşıyordu. Bu yüzden “dünya olgulardan ibarettir…” önermesi ile çalışmayı bir makine tasarımı gibi başlatmıştır. Ancak filozofumuz bir süre sonra dil hakkında bu denli kesin konuşmasının yanlış olduğunu fark eder. Tam aksi yönde bir felsefe geliştirir. Zaten bu ikinci yönelişindeki çalışması, yani “felsefi konuşmalar”, tractatus hakkında daha net fikir sahibi olmamı sağlamıştır. Dil, burada –bu ikinci çalışmasının merkezinde, kelimelerin farklı anlamlara bürünmesine neden olan, bir kâhindir sanki yani dil sürekli oyunlar kuran bir bilinemezdir ve felsefe bu tuzağa düşmemelidir!

 

Evet, şimdi hayatıma derin bir karamsarlık gibi çöken ve tıpkı GADAMER’İN “anlamak maruz kalmaktır” türünden yaklaşımında olduğu gibi beni “durduran” bu filozof hakkında biraz notlar hazırladım. Yaşamına baktığımda onun diğer filozoflardan farklı yönüne tanık oldum; o ayrıca bir dahiydi! Çok yetenekliydi! Dünyanın görünür yaşamıyla bir bağı yoktu! Tuhaftı! Tıpkı Kierkegaard gibi, radikaldi!

 

Filozof Ludwig Wittgeinstein yaşamına iki ayrı dönem sığdırmıştı ve bu iki ayrı “yaşam” ona iki ayrı dil felsefesi imkânı da sunmuştur. Bu en azından benim düşüncemdir ve bunu, yaşamıyla felsefesi arasında ilişkisi olan bir diğer düşünür örneği olarak gördüğümü belirtmek isterim (hatırlarsan eğer Heidegger ya da Kirkegaard içinde aynı görüşe sahiptim).

 

Şimdi sevgili okur, bir ödev verelim;

 

‘Anladığın’ ile ‘bildiğin’ “anlar” arasında bir ayrım yapabilir misin?    

 

Ne zaman anlıyorsun veya biliyorsun? Mesela bir yemeği ağzında çiğnemen gerektiğini biliyor musun yoksa anlıyor musun? Bunları ayırabilir misin?        

 

Mesela kendine şunu da sor; dil genişler mi yoksa gelişir mi? Genişlemek nedir? Bir anlamın kendi dışında başka anlamlara gelmesi midir? Yoksa aslında genişleyen anlam değil de dilin araçsal kullanım alanı mıdır? Eğer dil gelişen bir şeyse bu ne demeye gelir? Gelişmek, mesela bir çocuk bünyesinin gelişmesini mi karşılar? Bu mudur? Gelişmek o halde bir yer kaplamak değil midir? Gelişen nedir? Anlam mı yoksa bu anlamlara aracı olan dilin araçsallığı mıdır?

 

Kendine şunları da sor; eylemsellik bize neler verir? Rasyonalite ile eylemsellik arasında ayrım nerede başlar ve biter? İnsan için eylem içinde olmak bir durum mudur? Yoksa aslında alışıldık yaşantı biçimleri midir? Bunların dil ve anlamlarla olan ilişkisi var mıdır?

 

Anlaşılması imkânsız olan nedir? Dilin sınırı aklın sınırı mıdır? İnsanlar neden sürekli konuşma ile yaşamı anlamlı bulmak eğilimindedirler? Dil bir toplumu nasıl ayartır? Mesela karşılaştır; bir ülkenin başbakanı neden hep konuşma ihtiyacı duyar? Sistem nedir ve insanlarla sistem ilişkisi nerede başlar, nerede son bulur?

.

.

.

.

 

Soruları çoğaltmanın hiçbir faydası yoktur; dilin içine doğan insan onun dışına çıkamaz!

 

 

iletişimsel eylem, iletişime katılanların art alanındaki bir yaşama evreni içerisinde gerçekleşir. İletişime katılanlar için yaşama evreni ancak doğal art alan kabullerinin düşünseme öncesi biçiminde ve naif bir biçimde edinilmiş beceriler biçiminde vardır.” (HABERMAS)

 

Dipnot: bu anlatımın yüz sayfalık özetini felsefe linkinden, habermas üstüne notlarımdan okuyabilirsiniz.

 

 

“biri bir şeye inanıyorsa, ‘buna niçin inanıyor’ sorusunu yanıtlayabilecek olmamız her zaman gerekmez; ama bir şeyi biliyorsa, o zaman ‘bunu nerden biliyor’ sorusu yanıtlanabiliyor olmalıdır” (wittgenstein, kesinlik üstüne, metis)

 

bilimsel felsefeye gelince, onun durumu biraz farklıdır, çünkü en başta henüz bilimsel kesin öğretinin başlangıcı bile gelişmiş değildir ve tarihsel olarak aktarılan, ayrıca canlı gelişim içinde kavranmış olan ve onun yerini tutan felsefe, olsa olsa bir bilimsel yarı üründür veya dünya görüşünün ve teorik bilginin karmakarışık bir yığınıdır.” (HUSSERL, kesin bilim olarak felsefe, Türkiye felsefe kurumu çeviri dizisi: 5).

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 11 Aralık 2014 - 17:56
Aralık
2014
06
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 30. BÖLÜM
etiketler: HEIDEGGER, FELSEFE

“20. YÜZYIL –DÖRDÜNCÜ KISIM”

 

HEIDEGGER ÜSTÜNE NOTLAR

 

NOT: Profesör DR (sevgili) Ahmet Cevizci hocamızın kaybı ile felsefe camiası üzüntü içindedir. Ailesine başsağlığı diliyorum. Onun çalışmalarından ve emeklerinden istifade eden birisi olarak özetim şudur: Ahmet hoca kısa ve anlaşılır bir dille felsefenin yoğun metinlerini özetleyen bir hocadır. Özellikle “felsefe terimleri sözlüğü” adlı çalışmasını çok önemli buluyorum… 

 

 

 

Saf Aklın Eleştirisi’ndeki olumsuz ifade, ‘açıkçası’ kavramı ile birlikte takdim edilir. Buna göre, bu ifadenin ne söylediği, herkese doğrudan açık olmalıdır: Varlık, ‘açıkçası’ gerçek bir yüklem değildir. Oysa bizim için bu cümle bugün hiç de böylesine doğrudan doğruya açık değildir: Varlık: Bu bizim için gerçeklik [Realitat] anlamına gelir. Varlık neden gerçek bir yüklem olmasın ki? Ancak KANT için ‘gerçek’ [real] kelimesi, hala kaynaksal anlamını taşımaktadır. O, bir res’e, bir töze [sache], bir şeyin tözsel içeriğine [sachgehalt] ait olan anlamına gelmektedir. Gerçek bir yüklem, mesela diyelim ki ‘ağır’ yüklemi, atfedildiği taşı, bu taş ister Varolsun ister varolmasın, eş derecede belirler. Kant’ın tezinde ‘gerçek’ bugün bizim olgularla [Tatsachen], edimsel, aktüel olanlarla uğraşan reel-politikten konuştuğumuzda kastettiğimiz şey değildir. Kant için ‘gerçeklik’ ‘edimsellik’ [Wirklichkeit] anlamına gelmez, tözlük [sacheit] anlamına gelir. Gerçek bir yüklem, bir şeyi kendisi yapan içeriğe [sachgehalt] aittir ve ona atfedilebilen bir yüklemdir. Bir şeyin içeriğini, onun kavramında tasarımlayabiliriz. ‘Taş’ kelimesinin adlandırdığını, tasarımlanan şey var-olmak zorunda olmaksızın, tıpkı önümüzde duran bir taş gibi tasarımlayabiliriz. Varoluş, orada-varlık [Existenz, Dasien]: yani varlık [Sein], ‘açıkçası gerçek bir yüklem değildir’ demektedir Kant’ın tezi bize. Ne zaman ki ‘gerçek’ kelimesini Kant’ın kullandığı anlamda düşünürüz, işte bu olumsuz ifadenin açıklığı o zaman ortaya çıkar.

 

ANCAK bu nasıl olur? Önümüzde duran bir taş için, onun, yani bu taşın burada var olduğunu söyleriz. Bu taş vardır. Buna göre, ‘vardır’, yani varlık, kendisini açıkça bir yüklem, yani öznesinin taş olduğu önermede, bir yüklem olarak gösterir. KANT, Saf Aklın Eleştirisi’nde, önümüzde duran bir taşın belirtilen varlığının bir yüklem olduğunu reddetmez. Ama ‘vardır’ gerçek bir yüklem değildir. O halde ‘vardır’ burada neden söz etmektedir? Açıkça, önümüzde duran taştan. Peki, ‘buradaki taş vardır’ önermesi içindeki ‘vardır’ ne söyler? Taşın taş olarak ne olduğunu değil, ama burada taşa ait olanın var olduğunu söyler. O halde ‘varlık’ ne demektir? Kant bunu olumlu olan önermesi ile yanıtlar: Varlık ‘sadece bir şeyin ya da belli kendinde belirlenimin konumudur.’(FİLOZOF HEIDEGGER, Kant’ın varlık tezi, aktarım; DER: ÖZGÜR AKTOK –METİN BAL, HEIDEGGER, DOĞUBATI).

 

NE KADAR DA AÇIK BİR ANLATIM DİĞ Mİ?

 

VAROLMAK!

 

 

 

 

 

 

 

(…)

 

 

Daha önce belirttiğim bir hususu yinelemek istiyorum; bir felsefe hocası olmak ya da bir felsefe kitap-yazarı olmak adına felsefeye ilgi duymadım, bu ilmin okulunu okumadım; sadece kendi merak ve derin isteğimle bu notlarımı biriktirdim (yaklaşık 22 yıldır). Bu yüzden ileride bir felsefe profesörü olmak istemiyorum/istemedim. Ya da bir felsefe yazarı olmayı; –belki küçük bir özet çalışma dışında, bu ilmin yazarı olmak gibi bir amacım yoktur. Böyle biri olarak anılmayacağım kanısındayım. Bunları yazıyor olmamın birincil nedeni felsefeye olan ilgim, içine düştüğüm “acziyet” ile başladı ve beni bu acziyet, bir süre sonra daha da farklı sürüklenişlere doğru ilerletti. Üniversite mezuniyetimi (kamu yönetimi bitirdim) aradan geçen 20 yıl sonra tamamladım. Dolayısıyla hemen her zaman şu soruya muhatap olurdum;

 

İyi de neden okuyorsun? 

 

Böyle bir soru “geri kalmışlığın” maneviyat üstünde kendini gösterme biçimdir. Okumak deyince insanlar “bir şey olmayı” amaç edinirler. “olmayı” değil! Oysa önemli olan “olmaktır” ve bu şahane bir insan ayrıntısıdır.

 

bir düşünürü anlamak isteyen kimse, onun içinden çıktığı dünyayı da hesaba katarsa, iyi eder. Bu nokta Martin Heidegger’de özel bir ağırlık kazanır. Onun kökeni ona ömrü boyunca eşlik etmiştir. o Alemane bölgesindeki Messkirch’de 1889’da doğdu. Hayatını hemen hemen büsbütün Karaorman’da, ya da onun eteklerindeki Freiburg’da geçirdi. Yukarıda, Freiburg’da bayırda bir kulübesi vardı, orasını tahta sıralarla ve bir İsparta’lı sadeliğindeki yataklarla kıt kanaat döşeyebilmişti. Su, yakında bulunan bir çeşmeden alınıp getiriliyordu. Kulübenin önündeki sırada Heidegger ekseriya uzun bir süre oturur, orada içindeki düşünceler olgunluğa kavuşurdu, ya da Wirtschaeftle’de komşusu köylülerle, bu bölgenin insanlarına özgü bir tavırla, kelimeler ağzından lokma lokma dökülürcesine onların dertlerini dinlerdi. Ama bu ‘alemane’ özelliği sadece Heidegger’in Karaormanın insanlarına ve tabiat manzarasına duyduğu eğiliminden anlaşılmaz, aynı zamanda onun zihni niteliğinde de kendini açığa vurur. Ağır ve temkinli düşünüşü, melankoliye varan derin bir anlam, onu kuşatan yalnızlık ve ondan yayılan hafif hüzünde bunu ele verir.”(W. WEİSCHEDEL, FELSEFENİN ARKA MERDİVENİ, İZ YAYINCILIK).    

 

 

(…)

 

ŞİMDİ;

 

Kaldığımız yerden devam edelim. 20. Yüzyıl felsefesinde kaldık ve bu döneme ilişkin genel bir not düştük. Bu bölümde filozof Hiedegger üstüne notlar düşmek istiyorum. Düşünürümüz hakkında farklı yaklaşımlar olduğuna tanık oluyorum. Her şeyden önce Hiedegger, kendine özgü haleti ruhiyesi ile dikkat çeken (biraz münzevi/yalnız bir yaşam sürmüştür), çağına ilişkin ayrıksı bir özelliğe sahiptir. Onun ayrıksı yanı kavramlar üstüne farklı bir eğilimi olmasıdır ve doğrusu, dil ile insanın yaşamı arasında kurduğu ilişki şahane bir etki bırakmıştır. Düşünür, her şeyden önce “varlık” kavramına dikkati nazar ederek, KANT’ÇI bir etkiyi (yani onun gibi derin bir etki bıraktı) felsefe üstüne tecessüs etmiştir. Yukarıda yer alan ilk alıntıya dikkat edilirse kavramları farklı kullanmaz sadece, eski olanları yeniden yorumluyor. Bu onun felsefesinde “dil” ile olan “varolmak” ilişkisinde insanı, varlık içinde anlamlandırmaya doğru sürüklüyor. Sevgili okur, “varız” dersen eğer, burada şunu da sor kendine “ne ile varız?” ya da “varolmanın ilgisi neyledir?” vb. Takdir edersin ki “niçin varız” sorusu ile bu çok ayrıdır. Varlık sadece bir kavram olarak değil, o ayrıca bir “yüklem” olarak da anlaşılmalıdır.  Yukarıda geçen “taş vardır” önermesinde “vardır” sadece taşa mı işaret ediyor? Filozofun “açıkçası” terimine yüklediği anlama lütfen dikkat ediver; çünkü bu yaklaşımla “vardır” ilişkisi çok belirgin bir biçimde işlenmiştir.  Lütfen, son ayrımı (ANCAK ile başlayan ayrımı) tekrar okuyuver; çünkü filozof HIEDEGGER “taş’a ait olanın varlığı” ile “taş vardır” arasında bir ayrım yapıyor. Taşın “neyle var olduğu” sorgusuna dikkat ediver. Heidegger için anlatım ve dil oldukça zordur. Mesela şu aşağıda ki aktarımda olduğu gibi;

 

dünyalaşan dünyanın ayna oyununda halkanın halkası olarak dörtlü kendi uysallığına, özünün halkalarına kaçar. Halkanın halkasının ayna oyununda şeylerin şeyleşmesi meydana gelir” (HEIDEGGER, ‘ŞEY’ KONFERANSINDAN, AKTARIM: STÖRIG, felsefe tarihi çalışmasından, say yayınları).

 

Hiedegger üstüne çalışırken onun kavramsal yorumları önemlidir. Bu yüzden farklı yorumlara kulak kabartmak elzemdir. Onun gelişim ve dönüşüm aşamalarını takip etmek, onun zihinsel gelişimini kavramak bağlamında, onun dil üstünde ki yoğunlaşmasını anlama imkânı sunar. Şahsen aşağıdaki notlarımı bir “varsayım” olarak tuttuğumu belirtmek durumundayım…  

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 06 Aralık 2014 - 11:34
Aralık
2014
01
"KADIN VE EKONOMİ" İLK KISIM,
etiketler: KADIN, TARİH

Felsefeye kısa bir mola;

 

“doğum günümü kutluyorum.”

 

İşte, yalnızlık böyle bir şey: Bu akşam ya da başka bir akşam, “hadi gel” diye çağırabileceğim, bir çay içimlik sohbet edebileceğim kimsenin olmaması, ya da Yaşıtlarınız arasında kendi başınıza kalmaktır yalnızlık; sürüden ayrılmaktır! Çağınızda genelin dışında hareket etmektir. Mesela CEMİL MERİÇ’TİR yalnızlık ya da Nietzsche’dir.

 

 

(…)

 

60 metrekare 1 + 1 bir dairede yaşıyorum. Ne fazlası var ne de eksiğim; kitaplarımın sığabileceği her yere sığarım. Babam ciddiye almadı ama ben bir karavanda da yaşayabilirdim (gerçi bunca yıl kitap okuyacağımı da ciddiye almamışlardı). Bir mutfak, bir lavabo ve bir de yatabileceğim odaya sahibim. Yani temel ihtiyaçlarımın karşılandığı bir evde kalıyorum. Bu çok ideal gözüküyor, en azından yalnızlığımın sinebileceği dar bir alana sahibim. Karanlık ya da sessizlik benim için ürkütücü gelmiyor; buna alıştım. Burada bütün mesele yalnızlığımı sindirebilmiş olmam; 39. Yaşıma girdim ve 6 yıl sonra işler daha da kolaylaşacak… Gençlik özlemime bir adım daha yakınım; bütün gücümle felsefeye yoğunlaşabilmek! 

 

Bunları yazıyor olmamın asıl nedenine geldiğimde, bu doğum günümde, makale olarak hazırladığım bir çalışmanın seminer kısmını burada sunmak istiyorum. 38. Doğum günümü kutlayan, ömrümde ki tek kişi (yani ilk defa doğum günüm kutlanıyordu); hayatımda çok kısa bir zaman kalan ve ömrümün geri kalan döneminde yalnızlıktan uzaklaşmak için bir fırsat olarak gördüğüm –ve bu yüzden de tüm ruhumla bağlandığım bir kadındır. Bu, hayatımdaki ilk kadındı. Ondan detaylı bir şekilde söz etmeyeceğim (sayfalarca hakkında tuttuğum el notlarım var), ona söz hakkı düşmesini istemiyorum (bir haksızlık olmamalı). Şunu söylemek isterim ki onu; üstünde kelebekler uçuşan, yemyeşil vadilerle ve vahalarla çevrili ama içi magma ile dolu dünyamıza benzetebilirim...

 

(…)

 

Makalenin konusu “kadın ve ekonomi”; bu makalenin çıkış noktası ayrıldığım o kadın ve bana bu görevi veren Karatay üniversitesinin kıymetli hocası DR Bilge AFŞAR’DIR. Hocama teşekkür ediyorum. Ayrıldığım kadın, “ben bir kadınım” haykırışıyla dikkatimi çekmişti ayrılıkta ve bende bu haykırışa bir kitapta rast gelmiştim. Buradan yola çıkarak kadınların modern dönemde bu haykırışa sahip olduklarına tanık oldum. Tabi, bu haykırışın ayrıldığımız kadında ki yansıması aynı değil (sözü edilen bilince sahip değil); bu sadece araştırmacı kimliğimde benim dikkatimi çeken bir konu oldu. Bu yazımı ( web sitemin tarih linkinde, kadınlar adlı başlıktan okuyabilirsiniz) hocam Bilge hanımefendiyle paylaştım. O, buradan yola çıkarak bana bu konu başlığını ( “kadın ve ekonomi”) uygun gördü. Bende şimdi bu makaleyi iki başlık altında doğum günümde tüm kadınlara armağan ediyorum. Modern dönemde sömürülen, şiddete maruz kalan, ataerki yapılanma içinde ikincilleştirilen ve sevgiye layık görülmeyerek yaşamın 7/24 yükünü çeken tüm dünya ve ülkem kadınlarına armağan olsun.   

 

 

(…)

 

 

Makalenin özeti kısaca, “kadınların ataerki toplum ilişkisinde edindikleri konum” ve ayrıca, modern devletle birlikte gelişen bu ataerki yapılanmanın, kadınların sömürülmesi için nasıl işletildiğidir. Makalenin aslını telif hakları gereğince, dergide yayınlandıktan sonra buraya aktaracağım.  Ancak kadınlar üstüne bir yazı çalışması daha hazırlıyorum. Bu çalışma “kadın kavramı” üstüne olacak ve tarihsel olarak kadının anlamsal değişimlerinden söz etmeye çalışacağım.

 

Elbette sevgili okur, yaşantımda değer verdiğim ve katkılarından ötürü teşekkür edeceğim kadınları da anmak istiyorum. Münevver OTAN; bu ayrılık dönemlerimde her zaman o derin yüreğini ve içtenliğini benden hiç esirgemedi ve düzenli olarak benimle çay sohbetleri “uyguladı.” Onun bu davranışıyla, “kadınlar halden anlıyor” dedirten bir iç geçirmeyi tüm gerçekliğiyle gözler önüne serdi. Daha ayrılmazdan birkaç ay öncesinden (kasım ayında ki benim o kadınla üçüncü görüştüğüm aydı) beni açıkça uyardı ve ayrılığa hazır olmamı söyleyecek kadar öngörüye sahipti. Doğrusu, Münevver'in, o kadının tüm tavırlarını net biçimde öngörebilmesine hayran kaldım. Ayrıca bu dönemime ilişkin her ayrıntıya şahit olan böyle birisinin olması güven verici… 

 

Küçük dostum Müge KOŞAR’A daha en başından sürecin sonuna kadar verdiği desteklerden ve Yine SDÜ’DE görevli Emine hocaya ve Isparta il kütüphanesinin müdiresi Nurperi hanımefendiye de teşekkürlerimi sunmak isterim. Annemin bu süreç karşısında müthiş derecede anlayışlı olmasına ve temas ettiği noktalarla konuya hâkimiyetine de hayran kaldım.

 

Sevgiyle kalınız efendim!

 

NOT; yazıyı iki ayrı metin olarak buraya aktarabildim. Toplamda 28 sayfadır. 

  • Kategori: Siyaset
  • Saat: 01 Aralık 2014 - 04:16
Aralık
2014
01
"KADIN VE EKONOMİ" KISIM İKİ,
etiketler: KADIN, EKONOMİ

  “üremeyle cinsel hazzın resmen birbirinden ayrı tutulması sonucunu doğuran kadın hareketi, öznenin     keşfinde –özne’nin ancak arzuyla özneler arası ilişkiyi birleştirdiği takdirde oluştuğunu da eklememiz koşuluyla –belirleyici bir rol oynadı. Feminist hareketler tarihi, geniş çapta, ilk önce geleneksel kadın rollerinin ortadan kaldırılmasından sonra çocukla, daha sonra da, biraz daha tereddütlü olmakla birlikte, erkekle olan ilişkinin yeniden keşfinin tarihidir. Modernist ideoloji, kolektif yapıtlara katkıyı insanlar arası ilişkilerden ne derece üstün tutmuşsa, özneye dönüş de kendisini en çok aşk ilişkileri ve erotizme dönüşle gösterir. Özel yaşam, artık –kadınların yönetimindeki –toplumsal yeniden üretim/üreme ve mirasın aktarımının gizli krallığına kapatılmaktan çıkarılıp, kültürümüzün öznenin doğrulanması ve özgürlüğüne de, teknik ve ekonomik gelişme ve toplumsal değişimleri ortak olarak yönetebilme yeteneğine verdiği kadar önem verdiği ölçüde, kamulaştırılır.”(ALAIN TOURAINE, MODERNLİĞİN ELEŞTİRİSİ, YKY YAYINLARI).

 

 

“ aile, insanların kurduğu, insan öncesi hiçbir türde aynı bütünsellikte bulunmayan bir kurum. Dil, planlama, işbirliği, özdenetim, öngörü ve kültürel öğrenimi gerektiren bu kurum muhtemelen bunlarında gelişmesiyle şekillendi.

Süresi uzayan çocuk bakımı ile geniş alanlarda büyük silahlarla avlanma ihtiyacının birleşimi aileyi cazip kıldı. Ailenin dayandığı cinsel iş bölümü, insan öncesi temel bir ayrım olarak erkeklerin savunma yapması ve kadınların çocuk bakımını üstlenmesi ayrımından doğdu. Ama bu cinsel işlev paylaşımı insanlar arasında ilk olarak yiyecek üretimi için gerekli hale geldi, böylece sonradan ortaya çıkacak ekonomik uzmanlaşma ve işbirliğinin temelini oluşturdu.

 

(…)

 

Araç kullanımı ve dil ile birlikte aile hiç şüphesiz insanın en önemli icadı oldu. Bu üç icat da insanın derin düşünme yetisine sahip olmasını gerektiriyordu ki bu özellik, insanları insansılardan ayıran bilincin büyük bir kısmını oluşturuyor.

Aile bütün devlet öncesi toplumların çatısını oluşturdu ve devletlerin yaratıcılığının kaynağı oldu. Hayatta kalma ve bilgi edinme yolunda el yordamıyla ilerleyen insan, cinsel güdüsünü kontrol edip bireysel bencilliğini, saldırganlığını ve rekabeti bastırmayı öğrendi. Bu özdenetimin diğer yüzünde ise sevgi kapasitesi arttı: Sadece insansılarda görülen, annenin çocuğuna hissettiği sevgi değil, aynı zamanda bir erkeğin kalıcı bir ilişki içerisinde kadına karşı hissettiği sevgi ve iki cinsiyetin de git gide büyüyen insan gruplarına duyduğu sevgi de büyüdü. Ensest yasaklarında ve ilkel aile yaşantısının cömertliği ve ahlaki düzeninde görülen bu ilk özdenetim olmasaydı, uygarlık da mümkün olmayacaktı.”( DER: RAYNA R. REİTER, KADIN ANTROPOLOJİSİ, K. GOUGH, ailenin kökeni, dipnot yayınları).

 

 

“ tarihsel olarak bakıldığında feminizm liberal ideolojinin bir kolu olarak görülebilir, feministler (aslında) liberalizmin temel özelliklerinin kadınlara da teşmil edilmesini istemişlerdir. MARY Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının İspatı gibi ilkyazılar kadınların endişelerinin liberal siyasi düşüncenin geleneksel yapısına dâhil edilmesi talepleriydi. JOHN S. Mill’in Kadınların Tabiatı Üstüne ( The Subjection of Women, 1869) adlı eseri kadın siyasi emellerinin erkeksi liberal siyasi düzenle özdeşleştirilmesinin başka bir örneğidir. 19. Yüzyıl ile 20. Yüzyılın başlarının rüşeym halindeki demokrasilerinin özgürlük ve eşitlikleri oldukça geç tarihlere kadar önemli alanlarda kadınlar için söz konusu değildi. Fransa’da kadınlar oy verme hakkına 1946’ya kadar, İsviçre’nin bazı kantonlarında ise daha da sonrasına kadar sahip değillerdi. Fakat bu usuli kusurlar düzeltildiği zaman bile ayrımcılık ekonomide düzeltilmemiş olarak kalmıştır.” (N. P. BARRY, modern siyaset teorisi, liberte yayınları). 

 

 

İkinci bölümü Türk dünyasında kadın üstüne ayırdım. Ancak hatırlatmak isterim ki, sevgili okur; bu çalışma sadece kadın ve ekonomi orijinlidir. Bu anlamda sınırlı bir sayfa sayısı içinde genel bir tarih sunabildim. Kadınların, tarihsel dönem içinde maruz kaldığı ekonomi temelli ayrımcılığa dikkat çekmek isterken, diğer yandan modern kapitalist ekonominin farklı bir gözle derinliğine inmiş oldum. Bu çalışma bana öğretici olduğu gibi ayrıca, farklı bir gözle, yani ekonomi gözüyle düşünmeye de başladığım ilk çalışmam oldu. Bu heyecan verici gerçekten ve bu deneyimi bana yaşatan, hocam, çok kıymetli DR Bilge AFŞAR’A teşekkürlerimi yinelemek istiyorum.  Hele ki böyle bir deneyimden sonra hocamın benden bu çalışmayı istemiş olması beni heyecanlandırdı. Efkârlarımı dağıtmama güzel bir fırsat oldu. En azından, ayrılık sonunda kafamın ortasında aylarca dolaşan kocaman bir “neden” sorusuna biraz olsun yanıt bulduğumu düşünüyorum. Bu kötü günleri, bu çalışmayla bir iyi neticeye erdirmiş olmanın verdiği heyecanımı da burada kayıt düşmeliyim.

 

Ülkemin erkek kesimine şunu hatırlatmak istiyorum; evli ya da flört halinde olduğunuz kadınlar/kadınlarınız, emin olunuz öylesine farklı hislerle çevrililer ki onların üstünde şiddet uygulamak sadece ve sadece günahkârlıktır! Bu ülkede günahkâr erkek sayısı çok fazla ve bu utanç verici durum karşısında bir erkek olarak kadınlara destek verdiğimi hatırlatırım. Ayrılık yaşadığım kadın hakkında çok minnettar olduğum ayrıntılar var ve bu çalışmanın onun adına güzellikler getirmesini diliyorum. Bunu bir iltifat olarak sunmuyorum, çünkü gelinen nokta da buna hiç ihtiyaç yok; ama bana öğrettiği şey, sağlıksız bir dünya da kendi içime kapanmakla yaşamı daha da sağlıksız kılmaktan bir işe yarayamayacağıdır! En başından sonuna kadar söylediğim ve hala ısrar ettiğim söylemim şudur; beni bir kuyudan çıkaran bu kadındır ve Münevver’in de onun hakkında ki iltifatlarına, en azından bu nokta da teşekkür ediyorum.

 

Şu aşağıdaki metin, makalenin aslına giriş kısmı olarak hazırlanmıştır, bir kısmını buraya aktarıyorum ve makale yayınlandıktan sonra aslını buraya aktaracağım; burada ki kesim sunum (seminer) kısmıdır!

 

 

Sevgiyle kalınız.

 

 

“      Kadın ilk çağlardan itibaren her alanda var olma savaşı vermiştir. Dünya var olduğu ilk günden bu yana gelişmişlik düzeyi düşük olan ekonomilerde kadınların geleneksel rollerinin ve çalışma hayatlarının dışına çıkabilmeyi başaramadıkları görülmektedir. Bu kısır döngünün nedenini sadece ekonomik olarak irdelemeye çalışmak toplumu bir bütün olmaktan çıkarmaya çalışmaktan öteye gitmeyecektir. Dolayısıyla olayın sosyo-kültürel nedenleri de bu çalışmanın içeriğinde yer almıştır.

 

       Sorunun temellendirilmesinin, sosyo-kültürel açından bakıldığında, kadınların toplumsal yeniden üretim bağlamında, kültürel ve ekonomik yapılanma içinde edilgin bir konumda kalmaya zorlanmalarının anlaşılmasıyla mümkün olduğu gözlemlenmiştir. Nevar ki konunun derinliğine karşın konuya ilişkin verilerin yetersizliği, sorunun açığa çıkmasında temel bir engel olsa da bir diğeri; aşağıda da anlatıldığı gibi, sosyo-ekonomik bağlamda gözlemlendiğinde kadınların temel bir çıkmazının da, toplumsal ikincilleştirme sürecinde ataerkinin ayrıksı konumunda yattığını söylemek mümkündür. Bu durumda ele alındığında kadınların tarihsel sömürüsü ekonomi ve kültürel değişimlerin paralelliğinde derinleşerek modern süreci de kapsayacak biçimde aşamalara sahne olmuştur. Pek tabidir ki “ataerki” her şeyin gözlemlenebileceği bir genel anlatım olamaz ama konuya ekonomi özelinde yaklaşıldığında toplumsal ikincilleştirmeyi, modern devlet ile birlikte sindirilen ataerki tipolojisinde görmek durumundayız. Ataerki sadece politik bir alana hapsedilemez; ancak onun kadın üstünde ki dayatmacı rolüne Antik Yunan Polis yönetimlerinden günümüz dünyasının toplumsal yönetimlerine kadar rastlıyoruz. Burada göze çarpan konumu ile bakıldığında ataerkinin gelişmesinde her zaman “endüstrileşme” süreçlerinin de gelişim gösterdiğine tanık oluyoruz. Klasik Yunan yönetimlerinde ataerki nasıl gelişti ise 16. Yüzyıllarla birlikte aynı zeminde gelişmiş ve nihayet endüstri devrimiyle (19.Yüzyıl) bu sürecin katmerleşerek derinleştiği gözlemlenmiştir. Sanıyorum bu paralellik bir tesadüf olamıyor.

 

         Ekonominin temel bir değişim aşaması olarak modern kapitalist sürecin tarihsel gelişim aşamaları incelendiğinde göze çarpan bir yanıyla bu, her zaman endüstriyel gelişimin paralelinde işgücü yaratımını da barındırmıştır. İşgücü zaman içinde değişim aşamaları geçirmiş ama kadınların bu farklılaşma dönemlerinde bir şekilde “ikincil” konumda kalmaya zorlandığı görülmektedir. Demek ki kadınlar, modern kapitalizmin değişim sürecinde yedek bir işgücü potansiyeli olarak bilinçli ve güdümlü bir politik üretimi barındırmışlardır. Aslında, bir yandan ekonomik diğer yandan kültürel bir çalışma bir araya geldiğinde görülmek istenen de budur: Hiçbir ekonomik değer, üretilen kültürel değerlerden bağımsız değildir. Modernite kendini yaratırken kadınları erkeğin boyunduruğuna sokmayı bu yüzden istiyordu; erkek ile olan bu modern devletin “evliliği,” Fransız devrimiyle de yenilenerek devam etmiştir. Fransız devrimiyle temellendirilen özgürlük ve haklar savunusunda kadınlar, bırakınız beklentileri ele geçirebilmeyi, karmaşıklaşan endüstriyel toplumda daha da derin sorunlarla yüzleşmek zorunda bırakılmışlardır. Bu yüzden yazının içerisine 1848 sonrasına dair bir ayrımı bilinçli olarak yerleştirmiş bulunuyoruz. Gerçekte kadın haklarına dair temel çabaların 1848 yıl dönümüyle yakın ilişkisine dikkat çekmek istiyoruz. Bu gösterge, bir kere toplumsal bir değişime işaret ettiği gibi “emek-işgücü” temelinde de yeni gelişmelere kaynaklık etmiştir. Tam da burada işçi haklarından kadın ve çocuk haklarına kadar zamanla gelişen bir dizi başlıkların çıkış noktasına, yani emekçilerin başkaldırısına tanık oluyoruz. Bu sürecin kadınlar için bir kazanım sağladığı gerçektir. Ancak kadınların toplumsal rolleri bağlamında konuya eğildiğimizde bu kazanım, üstü örtük bir biçimde ikincil politika süreçlerini inşa etmiş (sözgelimi oy hakkı, geceleri çalışma yasağı vs. aslında dönemin politik muhafazakârlığını pekiştiriyordu), kadın haklarının ikircikli konumundan çok daha etkin bir fayda sağlama imkânını doğurmuştur. Bunun ilk göstergesi kadınların, annelik rolüyle ilişkili ekonomik ve politik zeminde bir ayrımın ortaya çıkmasıdır ve bu realitenin, endüstriyel toplumda bir toplumsal hiyerarşiyi pekiştirmiş olmasıdır. Bu temel ikilem içinde kadınlar sadece bir emek gücü savunucusu olarak değil aynı zamanda toplumsal üretimin temel konusu olarak annelik haklarının da savunucusu konumuna bürünmüştür. Elbette kentselliğin yoğunlaştığı sanayi toplumunda kadınların bireysel etkinlikleri daha da artmıştır. Ancak bu artış, onların ikincil konumda kalmasına ek bir getiri sağlamanın ötesinde de değildir. Diğer anlamda artan ihtiyaçlar ve geçim süreçlerinde ki yaşamsal çeşitlilik, kadınları çalışma yaşamına sürüklemiş ve bu durum, doğrudan ikincil piyasaların oluşma sebepleri arasına girmiştir. Endüstriyel ekonomi, kadınlara zamanla hizmet sektöründe çalışma alanları sağlamış ve bu durum, onların daha az getiri sağlamasına neden olarak ev işleriyle birlikte erkek egemenliğin (ataerki) pekişmesini sağlamlamıştır. Özellikle II. Dünya savaşından sonra kadınların çalışma yaşamına daha çok dâhil olduğu görülse de savaş ekonomisinin dışında kadınlar, yeniden daha az getiri sağlayan ortamlara sürüklenmişlerdir. Böylece erkekler getirisi yoğun işlerde etkinliklerini arttırarak kamusal alanda daha etkin olmayı da başarmış oluyorlardı. Bu temel toplumsal hiyerarşinin 1980 sonrası dönemde biraz daha silikleştiğine tanık olunsa da, burada da kadınların kariyer sahibi olma ile annelik rolü arasında meydana gelen çatışmanın arttığı gözlemlenmektedir. Bu ise sektörel bir cinsiyet ayrımını çeşitlendirmiş, kadın işgücünün hizmet sektöründe yoğunlaşmasıyla neticelenmiştir. Günümüz itibariyle ise kadının ekonomide yer alamama nedenlerine baktığımızda pek çok engel karşımıza çıkmakla birlikte eğitim düzeyi ve düşük ücret politikası en önemli iki unsur olarak görülmektedir. Kadının ekonomide neden ikinci planda olduğunun araştırılmaya başlanması kadının kendi değerine sahip çıkmasının da kapısını aralamıştır. Unutulmamalıdır ki ekonomik gelişmişlik kadın erkek ayrımına gitmeden her bireyi ekonomiye kazandırmakla gerçekleşecektir.

 

         İşgücü piyasasında kadın çalışan oranı arttıkça kadına özgü sorunlar da hem artmış hem de çeşitlenmiştir. Kimliği işlevine göre şekillenen kadın genellikle daha düşük ücretle çalıştırılmakta ve emeğinin karşılığını büyük oranda alamamaktadır. Ve görülmektedir ki bu ve benzeri nedenler kadını ekonomide üretici kimliğinden uzak bırakmıştır. İş hayatında başarılı olan ve tuttuğunu koparan kadınlara “erkek gibi kadın” benzetmesinin yapılması da olayın tartışılması gereken başka bir boyutudur. Yüzyıllardır süre gelen bu anlayışı değiştirmek kolay olmamakla birlikte toplumsal eğitimin kadına kadın kimliğini kazandırabilecek güçte olduğu aşikârdır.”

 

 

 

 

  • Kategori: Siyaset
  • Saat: 01 Aralık 2014 - 04:09