Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Temmuz
2014
17
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 10. BÖLÜM
etiketler: TEKNİK, UYGARLIK, SİYASAL

UYGARLIK VE SİSTEM

 

 

liberal aydınlar demokrasinin ve özgürlüğün baş savunucuları arasında yer alırlar. Düşünce, söz, din ve zaman zaman da politik eylemin epey budalaca biçimlerinin özgürlüğünü yüksek sesle ve ısrarla ilan ederek desteklerler.

               Liberal aydınlar aynı zamanda ‘akılcı’dırlar. Ve akılcılığı (ki onlar açısından bilimle aynı şey demektir) birçok görüşten herhangi biri olarak değil, toplumun temeli olarak görürler. Şu halde, savundukları özgürlük, artık o özgürlüğün söz konusu olmadığı koşullar altında verilmektedir. Özgürlük, yalnızca akılcı (yani bilimsel) ideolojinin bir bölümünü zaten kabul etmiş olanlara tanınmaktadır.

               Liberalizmin bu dogmatik yanının sözünün edilmesinden vazgeçtik, uzun süre varlığının farkına bile varılmadı. Bu hatanın nedenleri çeşitlidir. Zenciler, Kızılderililer ve ezilen diğer ırklar şehir yaşamının gün ışığına ilk çıktıklarında, bunların liderleri ve beyazlar arasındaki destekçileri eşitlik istediler. Ama ‘ırksal’ eşitliği de içeren bu eşitlik, o sıra geleneklerin eşitliği anlamına gelmiyordu; tikel bir gelenekten –Beyaz Adamın geleneğinden- yararlanmada eşitlik anlamına geliyordu. Bu istemi destekleyen beyazlar, Vaat edilmiş toprakları onlara açtılar; ama bu topraklar kendi koydukları kurallara göre yapılandırılmış ve kendi sevdikleri oyuncaklarla donatılmış bir yerdi.” (PAUL FEYERABEND, özgür bir toplumda bilim, ayrıntı yayın).

 

“1600 dolaylarında yeni insanın sahiden ortaya çıkmasından önce mutlak önsezi aşaması, daha sonra kafaları karıştıran bir ad, Rönesans (=yeniden doğuş) adı verilen çağdır. Bana kalırsa artık şu ünlü rönesansa yeni bir tanımlama ve değerlendirme gerekiyor. Tarihsel gerçek üstüne bilgilerimiz BURCKHARDT’IN zamanından bu yana hayli ilerledi ve onun ilk yaklaşımı artık yetersiz kalıyor.

               Gerçek şu ki insan GALİLEO ve DESCARTES’A değin yeniden doğmaz. Daha önce olup biten her şey yalnızca yeni doğacak olanın yürek çarpıntısı ve umududur. GELİLEO ve DESCARTES’IN getirdiği gerçek Rönesans her şeyden önce berraklığa yeniden doğuştur ve resmen rönesans olarak adlandırılan dönemin dört başı mamur bir kargaşa çağı olduğunu söylemek zorundayız –bütün çarpıntı çağları öyledir, örneğin bizimki de öyle.

               Kargaşa her bunalım çağıyla at başı gider. Çünkü sonuçta, ‘bunalım’ dediğimiz, insanoğlunun belli bazı şeylere tutunmuş, onların desteğinde yaşıyorken, başka şeylere tutunup onların desteğinde yaşamaya geçmesinden başka şey değildir. … Avrupa’da 1350’den 1550’ye değin geçen kuşaklar bu iki çetin görevi yerine getirirler. Bunlar Avrupa insanının ‘hep zararda’ yaşıyor gibi göründüğü iki yüzyıldır. Aslında öyle değildir elbette. Gerçi hiçbir sağlam ve olumlu şeye varılmaz, bu kesin; yine de o dönem süresince Batı kafasının giderek yeni yapılanmaya olanak sağlayacak temelleri yer altında yeni bir biçimde kutuplaşmayı sürdürürler. Yeraltındaki o çaba GALİLEİ, KEPLER ve BACON’IN kuşağında tamamlandığında -1560’larda-, tarih kararlı bir doğrultuya girer, hiç kayıpsız, günden güne ilerler ve 1650’lerde, DESCARTES öldüğünde, denebilir ki yeni barınak, yeni tarzda bir kültür yapısı tamamlanmıştır. Eski ve geleneksel bir başka tarz olma bilinci işte ‘modern’ sözcüğüyle anlatılan şeydir.

               Demek ki Rönesans denilen şey, o an için, Ortaçağda oluşmuş bulunan, sonra kaskatı kesilip kalarak insanoğlunun içtenliğini boğmuş olan geleneksel kültürden sıyrılıp çıkmak, onu üstünden atıp çıplak kalmak gereğini duyar; tıpkı tilkinin bütün pireleri burnunda toplansınlar diye suya batıp, sonra hızlı bir dalışla hepsini birden üstünden atması gibi. Bu olgunun tarihte birkaç yinelenmiş olması şaşkınlığımızı azaltmamalıdır.” (ORTEGA Y GASSET, tarihsel bunalım ve insan, metis seçkileri).

 

“MODERN DÜNYAYLA İLİŞKİLİ, gerçekten de bu dünyanın en önemli parçasını oluşturan bir fikir varsa, o da ilerleme fikridir. Herkes ilerlemeye inanmıştır demek istemiyorum. Muhafazakârlarla liberaller arasındaki kısmen Fransız devrimini önceleyen ama özellikle bu devrimin ardından gelen büyük kamusal ideolojik tartışmada muhafazakâr tavrın özü, Avrupa’nın ve dünyanın uğradığı değişikliklerin ilerleme sayılabileceğinden ya da ilerlemenin gerçekten önemli ve anlamlı bir kavram olduğundan duyulan kuşkuda yatmıştır. Yine de, bilindiği gibi, çağın habercisi olanlar ve 19. Yüzyılda, çoktandır var olan kapitalist dünya ekonomisinin egemen ideolojisi durumuna gelecek olan ideolojiyi kişiliklerinde canlandıranlar liberaller olmuştur.

               Liberallerin ilerlemeye inanması şaşırtıcı değildir. İlerleme fikri, feodalizmden kapitalizme geçişe bütünüyle haklılık kazandırıyordu. Her şeyin metalaştırılmasına karşı olan muhalefetten geriye ne kaldıysa kırılmasını meşrulaştırıyor ve kapitalizmin tüm olumsuz puanlarını, getirileri zararlarının çok üstündedir gerekçesiyle silip atma eğilimi gösteriyordu. Bu nedenle liberallerin ilerlemeye inanması hiç şaşırtıcı değildir.

               Şaşırtıcı olan, liberallerin ideolojik karşıtlarının, MARKSİSTLER’İN –liberal karşıtlarının, ezilen emekçi sınıfların temsilcilerinin- ilerlemeye en az liberaller kadar tutkuyla inanmasıdır. Bu inancın onlarda da önemli bir ideolojik amaca hizmet ettiğinde kuşku yoktur. Bu inanç tarihsel gelişmenin kaçınılmaz eğilimini temsil ettiği gerekçesiyle, dünya sosyalist hareketinin etkinliklerine haklılık kazandırmıştır. Üstelik burjuva liberallerinin kendi fikirlerini kendilerine karşı kullanmak savında olması bakımından, bu ideolojiyi yaymak çok zekice bir şey gibi görünmüştür.

               Ne yazık ki, ilerlemeye olan bu çağcıl inancın görünüşte uyanıkça ve mutlaka heyecanlı olan benimsenişinde iki küçük kusur vardı. İlerleme fikri sosyalizme haklılık kazandırırken, kapitalizme de haklılık kazandırıyordu. Önce burjuvaziyi övmeden, proletaryaya bağlılık şarkısı söylemek pek olanaklı değildi. … Ayrıca ilerlemenin ölçüsü maddeci olduğundan (Marksistler bunu onaylamamazlık edebilir miydi? ) ilerleme fikri her tür sosyalizm deneyiminin aleyhine dönebilirdi ve son elli yıl içinde dönmüştür de.” (IMMANUEL WALLERSTEİN, tarihsel kapitalizm ve kapitalist uygarlık, metis yayın).

 

Uygarlık kavramı üstüne -ilintili diğer konular çerçevesinde- 9 bölüm de bir küçük not-öbeklerinden oluşan bakış açılarımızda, “sistem” kavramı dikkat çekmiş olmalıdır. Burada dar anlamda “sistem” belli bir kültür çevresini karşılamaktadır. Örneğin “kapitalist” sistem dendiğinde, bu sistem içinde piyasa olgusunu anlıyoruz, bu ise bizlere siyasal sistemde ki temel kırılma çağlarını göstermiş olmalıdır. Söz gelimi yukarıda geçtiği üzere “feodal sistem merkantilist yapıyı içerirken” zaman içinde uluslaşma artarak “kapitalist sistemin içerildiğini” ve böylelikle mülkiyet ilişkilerinin aracılığında Avrupa siyasal dünyasında çeşitli devrimlerin oluştuğunu biliyoruz. Fransız devrimi bir mülkiyet devrimi olarak burjuvazinin “sistem”i ele geçirdiği önemli bir aşama olmuştur; bir nihai zaferdir.

 

Söz gelimi “sosyalist” sistem dendiğinde burada “piyasa olgusu” dışında devletçi bir ekonomi ve toplumsal yönetimden söz ediyoruzdur; tıpkı Sovyet Rusya’da olduğu gibi. Bu sistemin 2. Dünya savaşı ertesinde etkisi bilinir ve bu etki refah devleti aracılığında 1970’li yılların sonlarına kadar devam edecektir. 80’li yıllar bu sürecin tabutuna son çivinin çakıldığı küreselleşme süreciyle 2000’li yıllara damgasını vuracaktır. Bu sistemin yani küresel sistemin de tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, kendine özgü araçları ve ideolojik temeli vardır. Örneğin “tüketim”, “enformasyon”, “teknoloji ve sibernetik bireycilik” gibi bir sürü başlıklar bu sistemi karşılamaktadır. Tıpkı Rönesans kavramında “yeniden doğuş” yaklaşımı her yerde bir “yeni” imgelemi yaratmış olması gibi, her çağ kendi sistemini yaratır ve bir sistemler döngüsünde değişimlerden söz edilir.

 

Bu yüzden bana göre uygarlık kavramının çok temel oyun kurucusu “sistem”dir. Sistem kavramı siyasal, ekonomik, toplumsal (sosyolojik ya da dinsel), evrensel ya da tarihsel, bilimsel ya da histerik tarzında çeşitli zeminlere sahiptir. Rönesans dünyaya karşı bir yeni sistem getirdi. Aynı şekilde islam uygarlığı yeni bir sistem kurucu oldu. Bir diğeri demokrasi bir sistem kurucuydu. Modernleşme bir sistem kurucuydu vesaire. Aslında tüm bunlar bizlere belli bir dönemde belli işlerin bir araya geldiği bir dünyasallık tasavvuru sunumudur. İşte burada 9 başlıkla uygarlık kavramına temas etmeye çalıştık, mimariden yönetim bilimine kadar, tüm bunlar birer sistem göstergeleridir; benim savım bu yöndedir.         

 

“20. Yüzyılın sonunda demokrasinin büyük başarılar kazandığı düşünülebilir, ama bu, totaliter rejimlerin yıkılışının biraz fazlaca iyimser bir yorumudur. Gerçekte demokrasi pek az bir başarı kazanmış, hatta pek az kavga vermiştir. En başarılı kavgalar, 1980-81’de POLONYA’DA ‘dayanışmanın’ ve 1989’da Çinli öğrencilerin verdiği mücadelelerdir. Diğer komünist ülkelerde Berlin duvarının yıkılışını en önemli olay olarak değerlendirmek daha doğru olur. Bu yıkıma eşlik eden sevinç bir utku çığlığı değil, bir rahatlama ve bir uzun hapsedilmişlik döneminin sonudur. Romanya’da demokratik devrimden söz edildi, ama acaba o devrim gerçekten oldu mu, yoksa olabilecek şeylerin dünyasına mı ait? Latin Amerika’da askeri diktatörlükler iktidarı Brezilya’da, Uruguay’da, Şili’de, hatta PARAGUAY’DA sivillere vermeyi kabul ettiler, ama Arjantin’de demokratik bir rejimi iktidara getiren bir halk ayaklanması değil, askeri alanda uğranılan bozgundu. Etkisiz olduğu kadar iğrenç de olan rejimlerin düşüşünün yarattığı mutluluğun yanında, tuhaf bir biçimde, yalnızca otoriter ya da totaliter bir iktidarın mevcut olmamasıyla tanımlanan demokrasiye ilişkin herhangi bir düşüncenin olmadığı görülür. Orta Avrupa’daki komünizm sonrası ülkelerde siyasal fikir ve tasarılar çabucak tükendi ve her yerde Pazar ekonomisi tüm diğer değişiklikleri gütme durumunda. Ne eğitim ne toplumsal adalet önemli düşünceleri harekete geçiriyor; heyecan veren tek soru, sermayelerin ve girişimcilerin, bunlardan hiç birine sahip olmayan ya da hiç birini üretmeyen ülkelere nerden geleceği sorusu. Diktatörlükle mücadelede en önde yer almalarına karşın, bu yeni demokrasilerin kuruluşunda entelektüeller önemli bir rol oynamıyor.” (ALAIN TOURAINE, modernliğin eleştirisi, YKY yayın).

 

 

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 17 Temmuz 2014 - 14:34
Temmuz
2014
14
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 9. BÖLÜM
etiketler: TOPLUM, UYGAR, TEKNİK

UYGARLIK VE TEKNOLOJİ

 

toplumumuz 19. Yüzyıl hatta 2. Dünya savaşından beri heyecan verici biçimde değişmiştir. Transistor ve mikroçip’e dayanan elektronik teknolojiler, ortalama insanı hem kültürün (müzik, film, bilginin her türü) hem de daha önce yalnızca zenginlerin erişebileceği karmaşık, kullanılması kolay aletlerin (bilgisayarlar, hesap makineleri, mikrodalga fırınlar) dünyasına soktu. Yeni ilaçlar, aşılar ve cerrahi süreçlerin anlamı, daha önceleri hayatı tehdit eden ya da ölümcül çok sayıda tıbbi durumun artık tedavi edilebileceği ya da önüne geçilebileceğidir. Tarımsal verimlilik, yüzyılın başında düşünülemeyecek bir düzeye geldi ve sonuçta, gelişmiş ülkelerin çoğunun beslenme düzeyi önemli ölçüde yükseldi.” (M.TİLES –H.OBERDİEK, TEKNOLOJİ KÜLTÜRÜ, ATLANTIS YAYIN, SAYFA: 16).

 

Teknolojiyi İncelemeye Nereden Başlamalı?

 

Teknolojinin aşamalarında insanların doğal yaşamla ilgili etkileşimleri temellenmiştir; örneğin karasaban bu uğraşıdan doğmuştur. Buna benzer olarak tırpan aynı uğraşının bir neticesi, su değirmenleri, ya da at koşumları, savaş arabaları ve nihayet belki de en ilginç olanı, tekerleğin icadı aynı temel uğraşının bir ürünüdür. Sanırım tekerleğin icadı kadar insana ilginç gelen ve yaşamın tüm çağlar boyunca merkezinde yer alan başka bir icada rastlamak kolay değildir. Doğrusu, eski toplumlarda bir icat etmek bir amaç içermiştir, bu amaçsallık yani “işlevsellik” insanoğlunun doğayla olan ilişkisinden doğmuştur. İşte tekerlek insanların işlerini o kadar çok kolaylaştırmıştır ki, bu hala güncel yaşamımızda aynı önemde devam etmektedir. Bu bir mühendislik harikasıdır aslında ve yazısız toplumların icadıdır.

 

“tekerlekler, kökleri yazılı tarihin başlangıcı dönemine kadar varan, uzun ve saygıdeğer bir geleneği temsil ederler. Bilinen en eski tekerlekler, kütüklerin merdane olarak kullanımından geliştirildiği düşünülen tahta disklerdir. Aşağı yukarı İÖ 3500 yıllarından kalma Sümerlere ait bir resimli yazıda (PİKTOGRAF), tekerleklerle donatılmış büyük bir kızak (ağır ve sağlam bir kızak) görünmektedir. Hemen aynı dönemde Mezopotamya’da çömlekçi çarkı ortaya çıktı. Tekerlek çubukları, tekerleğin ağırlığını büyük oranda azalttıkları ve engebeli arazilerde yapılan yolculukların rahatsız edici etkilerini azaltan bir esneklik sağladıkları için yeni ufuklar açan bir buluş oldu. İlk çubuklu tekerlekler, Ortadoğu’da aşağı yukarı İÖ 2000 yıllarında savaş arabalarında kullanıldı. Ardından klasik Yunan ve ROMA devrinde yaygın bir kullanıma ulaştılar.” (E.E. LEVIS, teknolojinin başyapıtları –yaratıcı mühendisliğin, mimarlığın ve tasarımın tarihi, güncel yayıncılık, sayfa: 33).

 

Teknik kavramı ile “teknoloji” kavramı arasında bir ayrım vardır; ikincisi, bilimle tekniğin buluşması anlamını içeren, “uygulanabilir bilim” anlamına gelmektedir. Uygulanabilirlikten kasıt, teorik bir “sistem” içerisinde parçaların ya da “teknik” kısımların bir araya gelmesiyle ilgilidir. Örneğin bir jet motoru çeşitli kısımlardan oluşur, ya da buharlı makineler sistemsel bir buluşmadır. Yani burada açık olan nokta, ölçümlerle ilgili bir hesaplama işlemidir. Bu durumun getirmiş olduğu sistemsel yapı, aynı zamanda endüstriyel toplumun da sistemsel olmasıyla paraleldir. Aslında ilk mekanik saatlerin icadıyla başlayan “sistemsellik” sanayi devrimiyle uç noktaya varmıştır. Tik-tak, tik-tak… Her şey bir çarkın sistemsel işleyişiyle ilgilidir!

 

“aletlerin ve süreçlerin farklı kategoriler olmadığını görmenin daha genel bir yolu vardır. Bir teknoloji, bir operasyon dizisi içerir: Buna teknolojinin yazılımı diyebiliriz. Bu operasyonların icra edilebilmesi için fiziksel teçhizata gereksinim duyulur; buna da teknolojinin donanımı diyebiliriz. Eğer yazılımı vurgularsak, bir süreç veya yöntem görürüz. Eğer donanımı vurgularsak, fiziksel bir alet görürüz. Teknolojiler her ikisinden meydana gelir, ama birini vurguladığımızda sanki iki farklı kategoriye (aletler ve süreçler) aitlermiş gibi bir görüntü oluşur. Bu iki kategori sadece teknolojiye bakmanın iki farklı yoludur.” (B.ARTHUR, teknolojinin doğası -nedir ve nasıl evrilir, optimist yayın, sayfa: 39).

 

Şöyle yaşantımızı bir gözden geçirdiğimizde, örneğin evimizin içinde ki elektrikli aletleri ve elektriği bir an yokmuş gibi düşündüğümüzde, ne kadar da yalnız ve çıplağız?

Çokluk, teknolojinin yaşantımızı kurguladığını, yaşantımıza biçimler verdiğini ve onu sistemleştirdiğini, unuturuz. Öyle ki, teknolojinin bizlere “sistem mantığını” dayattığını bilmek istemeyiz, bunu asla kabullenmeyiz ve onu yaşantımızda her zaman olumlama taraftarıyızdır. Bundan kaçma şansımız da söz konusu değildir. Burada amacım teknolojiyi yermek ya da övmek değildir; onun yaşantımızda olmadan bir uygarlıktan söz edemeyeceğimizi vurgulamaktır. Tekerleğin varlığından mikroçiplerin varlığına kadar geçen bu süreci asla yok sayamayız ve teknolojiye kötümser yaklaşmak kadar ona iyimser anlamlar yüklemek de kendi içinde çelişik düşüncelerdir.

 

“teknik olgusu, iyi taraflarını alıp kötü taraflarını atacak şekilde bölünemez. Kendisini monist yapan bir kütledir.” (J.ELLUL, teknoloji toplumu, sayfa: 122, bakış yayın).

 

Bir temel soru olarak teknikleşmenin itici gücü nedir? Gereksinimler midir yoksa insanların merakından mı kaynaklanmışlardır? Bir diğeri ise insanlar niçin teknik icada başvurmayı amaç edinmişlerdir; dinsel bir egzotizm mi, yoksa yaşamda kalmanın olgusal bir gerçekliği midir?

 

“işlevselci antropologlar ve sosyobiyologlara göre, kültürün maddi ve maddi olmayan bütün yönleri, doğrudan temel bir ihtiyacın karşılanmasıyla açıklanabilir. İşlevselciler için kültür, beslenme, üreme, korunma ve sağlıkla ilgili ihtiyaçların karşılanmasına insanlığın verdiği yanıttan başka bir şey değildir. Ancak biyoloji kuramını eleştiren kişiler, bir takım güçlü karşıt savlar ileri sürmüşlerdir. Bunlardan bazıları, sanat, bilim ve din gibi kültüre merkez teşkil eden olgular ile insanlığın hayatta kalması arasında çok önemsiz bağlantılar bulunduğuna dikkat çekmektedir. Aynı şekilde, beslenme ve barınma ihtiyaçlarıyla ilişkilendirilebilecekleri varsayılan tarım ve mimari bile kendilerini biyolojik gereksinim kavramıyla çok az açıklanabilen biçimlerde ortaya koyarlar. Sözgelimi, modern tarım ticareti, insanlığa yeterli ölçüde gıda sağlama çabasından çok daha başka bir kaygıyla harekete geçer. Gökdelen ise, insanları sadece beklenmedik hava koşullarından koruyan bir yapı değildir.” (G.BASALLA, teknolojinin evrimi, DOĞUBATI yayını, sayfa: 27-28).

 

İnsanın “taş” ile olan ilişkisini anlatmaya kalksam, sadece taşın insan bilincine yüklediği ve insanın taşa aktardığı tinselliğini kavramaya çalışma girişiminde bulunmaya yeltensem, sanırım buna zaman yetiremezdim. Bizler için taş ne anlama gelmektedir? Sadece bir taştır. Atalarımız için bir uygarlık malzemesidir. Bu malzeme günümüz madenlerine şekil vermeyi öğretti, onları ateşle ve çeşitli yardımcı aletlerle yeni gereksinimler için kullanmak amaçlı örgütlemeyi öğretti. İnsan baltasını, kesici çakısını, kumaş ördüğü levhasını çakmaktaşından yapardı. Bunun için ocakların içine girer ölümüne bu malzemeyi çıkarırdı. Zamanla bu malzemesi azaldı…

 

öyle ki, çakmaktaşı yerine başka şey gerekti. Çakmaktaşından başka insanlar daha neleri denemediler! Hele gözleri hep bakır külçelerindeydi. Bu yeşil külçeler nasıl taşlardı acaba, bir işe yararlar mıydı?

               Bir külçeyi alıp çekiçle dövmeye başladılar. Taş zannettikleri için bakırı da taş gibi işlemek istiyorlardı. Bakır, çekişle dövüldükçe sertleşiyor, şeklini değiştiriyordu. Ama bakır dövmek ustalık isterdi. Fazla dövülünce incelip parçalanırdı.

               İnsan işte böylece madeni ilk kez dövmeye, yani işlemeye başlamıştı. Gerçi bu, madeni soğuk işlemekti. Soğuk işlemeden, ısıtarak işlemeye geçiş pek uzun sürmedi.

               Kimi zaman bakır külçenin ya da bakır filizinin ateşe düştüğü oluyordu. Belki de insan, balçığı pişirdiği gibi bakırı da bilerek pişirmeyi denemişti. Ateş tavını alınca, bakır eriyip ocağın dibine dökülerek yuvarlak bir şekilde birikirdi. İnsanlar, elleriyle yaratmış oldukları harikaya şaşarak bakar ve bu yeşilimtırak kara taşı kırmızı bakıra çevirenin kendileri olmayıp ‘ateşin ruhu’ olduğunu sanırlardı.

               Eriyip ocağın dibine toplanan bakırı parçalayıp taş çekiciyle balta ağzı, kazma ve bıçak yaparlardı.” (M.İLİN –E.SEGAL, insan nasıl insan oldu, say yayın, sayfa: 61-62).     

 

İnsanların yazısız tarihi ile yazılı tarihi arasında yapılan ayrım, yanlışlıkla, uygarlığa geçiş süreci olarak algılanmıştır. Aslında uygarlık sözlü tarihin konusudur. Çünkü insanların bir birilerine öğrettikleri şeylerin önemli bir bölümü yazıyı kullanmadan önceki süreçtir. Günümüzde aldığımız eğitimin çok az bir kısmı yazıya dayanır; çoğunu ya deneyim edinerek ya da sözlerin eşliğinde dinleyerek, görerek öğreniriz. Yazı ise bir teknolojidir;

 

… Matbaa ve bilgisayarı kolaylıkla teknoloji olarak nitelendirdiğimiz halde, yazıyı teknoloji olarak görmekte zorlanıyoruz. Fakat yazı (özellikle alfabeli yazı), bir teknolojidir; araç gereç kullanımını zorunlu kılar. Kalem, fırça, özenle işlenmiş kâğıt, hayvan derisi ev tahta gibi yüzeyler, boya, mürekkep ve benzeri…” (WALTER J. ONG, sözlü ve yazılı kültür, metis yayın, sayfa: 101).

 

Toplumsal devrimler aslında teknik devrimlerdir; bu çağımızda da böyledir (sanayi toplumundan bilgisayar sistemleriyle değişen bilgi toplumuna kadar) geçmiş dönem çağlarda da böyledir ( tıpkı bronzun, demirin ve yazının getirdiği devrimlerde olduğu gibi). Teknik, insanın doğayla uğraşısından doğar, ama insan, buradan doğaya karşıt değil, onun paralelinde yeni bir kültür oluşturur; bunun adı teknoloji kültürüdür. Bu paralel yapılanma insanla teknoloji arasında derin bir güven ortamı sağlar, çünkü insanın yaşamını kolaylaştıran teknik, doğayı alt etmenin de bir mevzusudur. Sözgelimi çapayla yapılan bahçecilik sabanla toprak işleyen tarım toplumlarını doğurdu: Tekerleğin ve atın kullanımıyla arabalar sayesinde ticaret toplumları ortaya çıktı. Su kanalları suyu bir yerden diğerine taşırken ekim arttı, yazının sayesinde bilgi taşınarak yönetim ilişkileri gelişti. Tüm bunlar ve daha nice ilişkiler ağı insan uygarlığının temel vakıalarındandır. Bunları anlamak “zamanı ve mekânı” anlamlandırmaktır, bu ise çağı anlamaktır. Çağını anlamayana ilim nicedir?  

 

Araştırmacı olmanın ilk temel konusu, araştırmacının, içinde mevcudiyetini bulduğu çağı anlamaktır. Çağını anlamayan kime, neye, neden, niçin ve nasıl yazmaktadır? Burada düşülen notların temel konusu bir ilim mevzusundan değildir, amacı tarihsel arka planı iyi okumaktır ve böylelikle çağımızın varoluş sürecini gözlemlemektir. Filozofun görevi çağını kavramak olmalıdır ya da çağının sormadıklarını sormak ve onları kavrayabilmek olmalıdır.

 

Ülkem adına söylenecek çok şey var, elbette olumsuzluğun ağır bastığı anlamdadır bunlar. Eğitimden politikaya, aydınından kolektif düşünme ve eyleme biçimlerine, aileden genç nesillere ve yazın hayatından düşün hayatına kadar bir sürü soru işaretleri mevcuttur. Sanırım kabullenilmiş-öğretilerle ilgili temel sorunlarımız var; eğitimde “eğitimcilerle” ilgili, üniversitelerde “sistemle” ilgili ve politikada “çeşitlilikle” ilgili bir dizi sorunlara sahibiz. Yönetim ilişkilerinde temel sorun “yönetim felsefesi”, idari ilişkilerinde temel sorun “liyakat” ve aile ilişkilerinde ise “kuşaklar-arası” zaman mefhumuyla ilgilidir. Toplumsal gönencimiz çok muğlâk, bu durumda yeni yetişen bireylere amaçsal bir yöneliş çizmek mümkün gözükmemektedir. Liseler ve üniversiteler çok yoz, ayrıca pek çok zaman kaybı var, gereğinden fazla dersler yerine “gereksiz dersler” okutulmaktadır. Bu konuda şanslıyım zira liseyi 4,5 yılda zorla bitirdim, üniversiteyi ise açıktan okudum, kendimi ise kütüphanelerden yetiştiriyorum. Doğrusu toplumsal karakterimizden uzak durdum, dinsel olarak belli bir öğretiye sahip kolej içinde yetiştim, genel dinsel yordamlarla işim olmadı, felsefe ise tabiatımla ilgili bir seçim; bunu ben seçmedim, o beni gelip buldu!

Sessizlik ve yalnızlık hissi fıtratımda var; kalabalıklardan uzak durmuşumdur, bu sayede insanların “genel-doğrularına” hiç takılmadım. Kitaplara ve metinlere olan ilgim gürültülü bir toplumda yaşıyor olmamızla yakından ilgili; kendimi ilçemizin kütüphanesinde vakit geçirmekle huzurlu hissederdim. 16 yaşımdan beridir hala huzurlu olduğum tek yer ya evimde ki kütüphanemdir ya da kamusal kütüphaneleridir.

Aile ve klan ilişkilerini bir yana bırakarak, bendeki ilk kabuğu kırdım, eğitim sistemini önemsiz bularak ikinci kabuğumu kırdım; toplumsal anomileri önemsiz görerek kültürel kabuğumu, üçüncüsünü kırdım. İnsanları tanıdıkça olguları, olguları tanıdıkça fikirleri tanıdım. Fikirler yani düşünce dünyası, içsel dürtülerimi akılcılaştırdıkça kendi gönencimi ayırt ettim. Fark ettim ki düşünceler dünyası ile olgular dünyası bir ve aynı temelden kaynaklanıyor; evrensellik ilkeleri! Sözüm ona ilkeler belli süreçler içinde meydana geliyor ve bu “oluş” tıpkı ruh ile beden gibi, madde ile mana gibi, kendi yasalarını tanımlıyorlar ve bunları ayırt etmek, ikiciliği dayatmak anlamına geliyor; oysa ikicilik sadece bir yöntemden ötesi değildir. İlk okuduğum filozof DESCARTES –hala 16 yaşlarımda ki heyecanımlayım -bu ikiciliğin babasıdır ama sonuncu baba da değildir. İkicilik her iki yanı kuşku götürmez biçimde katılaştırıyor, birini diğerine “öteki” olarak dayatıyor. Oysa ne maddi evren ne de mana evreni ayrımlar içinde kavranamaz, böyle olsaydı hiçbir olguya açıklama imkânı bulunamazdı. Gerçi bu konuları felsefeye dair tutacağım uzun bir yazı dizisinde ele alacağım.

 

Uygarlık üzerine söylenecek daha çok şey var ve bu bitecek gibi de görünmüyor. Burada düşülen “notlar” sadece birer yansıma ve yorum öbekleridir; amacım ise felsefe çalışan birisi olarak anlamların arka planına bir ışık huzmesi tutmaktan ibarettir. Kaldı ki 80 bin sayfa notlarımı buraya ne aktarmaya ne de onları bir düzen içinde sunmaya benim gücüm yeter.   

 

 

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 14 Temmuz 2014 - 18:01
Temmuz
2014
11
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 8 BÖLÜM
etiketler: TARIM, UYGARLIK, SANAT

UYGARLIK VE TOPRAK, TARIM

 

yeryüzünün, bitkileri yetiştirebilmesi için köklerin nüfuz edebileceği gibi gevşek ve yumuşak bir fiziksel halde olması yani katı kayaların bölünüp gevşemesi lazımdır. Bundan başka bitkilerin beslenmesini sağlamak üzere bitki besin maddelerini vermesi ve bitkilerin su isteklerini karşılaması icap eder. Bu da ana materyalde ki [toprağın en saf hali] minerallerin ayrışarak kil maddelerini hâsıl etmesi ve humusun teşekkülü ile mümkündür.” (ORD. PROF. ASAF IRMAK, TOPRAK İLMİ, TAŞ MATBASI 1972, SAYFA. 63, İSTANBUL).

 

“DARWİN, solucanların yaprakları ayrıştırmak dışında, küçük taş parçalarını da mineral toprağa dönüştürdüklerini fark etti. Solucanların taşlıklarını kesip incelediğinde, içlerinde küçük taşlar ve kum olduğunu gördü. Solucanların midelerindeki asit, toprakta bulunan HUMİK asitle uyuşuyordu. Bitki köklerinin zaman içinde en sert taşları çözündürme kapasitesini de solucanların sindirim kapasitesiyle kıyasladı. Solucanlar, toprağı sürerek, parçalayarak, taşlardan ufalanan mineral materyali organik madde ile karıştırarak yeni toprak yaratıyorlardı.

               Solucanlar yalnızca toprak oluşturmuyor, toprağı taşıyorlardı. DARWİN, şiddetli yağmurlardan sonra tarlalarını dolaşırken, az eğimli topraklarda dahi solucan dışkılarına rastlıyordu. Solucanların oyuklarından atılan dışkıları topladı ve tarttı ve bunun iki misli materyalin eğilimli arazilerde aşağı doğru taşındığını gördü. Oyuklarını kazarken solucanlar yavaş yavaş aşağılara toprak taşıyorlardı.

               DARWİN’İN ölçümlerine göre, her yıl yarım kilo toprak, eğimli araziden 8-9 metrelik bir genişlik boyunca aşağı doğru kayıyordu.” (D.R.MONTGOMERY, TOPRAK, TÜRKİYE İŞ BANKASI, SAYFA: 14-15).

 

Yaklaşık 3,5 milyar yıl önce yaşam evrimi başladı. Bu süreç içinde çeşitli bitki türleri ve hayvan türleri ortaya çıktı. Bu türlerin ortaya çıkmasında iklim değişimleri bir neden olarak görülmektedir. Bu değişimler göçleri göçler ise bir yerden başka yerlere bitkilerin ve diğer canlı türlerin taşınması anlamına geliyordu. …Afrika kuruyunca insanlar başka yerlere göç ettiler… İlk insan topluluğunun Afrika da olduğu biyolojiyle tespit edilmiş durum da. Bu insanlar Afrika’dan farklı bölgelere coğrafi etkiler nedeniyle göçmüştür, bu ise farklı coğrafyalarda farklı insan tiplerinin meydana gelmesi anlamına geliyor.

 

Bitkilerin, popülasyon içinde, çamur akıntıları sayesinde yer değiştirdiklerini biliyoruz, öte yandan bitkiler toprağın en temel besin maddelerinden bir tanesidir. Toprağın bu şekilde besin için hazır olmasında minerallerin etkisi söz konusudur. Bitki ya da canlı türlerin oluşma nedenlerinden bir tanesi de sudur. Bu bilinen gerçekliğin altında yatan yaşamın evriminde suyun etkisinin güçlü olmasıdır. Su hem toprağı ekilebilir, besin verici hale getiriyor hem de insanın yaşam olanağında çok derin bir katkıya sahip oluyor. İşte buradan yola çıkarak “evrimci” bazı gruplar, dünya da ki tüm bitki, insan ya da hayvan türlerinin bir birleriyle olan akrabalıklarından söz etmektedirler. Bu anlamda HOMO SAPİENSLERİN 100 bin yıl önce dönüşüm geçirmiş modern insanın atası olduğu savunulmaktadır. Bu dönüşüm AFRİKA’DA meydana geldiği için insanlığın bugünkü-insanlığın ataları ise Afrika kökenlidir. MtDNA çalışmaları bunu göstermiştir. Ancak bu tartışmanın taraflarından biridir. Bu konumuzun oldukça dışında, bu anlamda “evrim” konusunu ayrı bir başlıkla ileride sunmak niyetindeyim.

 

EKOSİSTEM yaşamın çerçevesidir, toprak ise bu yaşamın çok temel maddesidir ve su, bu maddeyi yaşanabilir kılmaktadır. Tüm canlı ya da cansız varlıklar bu ekosistem içinde bir “uyum” üstündedir. Canlı ve cansız varlıklar bu uyumu, çoğu zaman bilinçsizce yerine getirirler, örneğin arı, bitki özlerini taşıyarak yaşamın döngüsüne katkı sağlar. Doğanın bize göre bazen “azgın” tavırları, türlerin yaşamları ile yaşam olanağı arasındaki çatışmanın sonuçlarından kaynaklanmıştır. Doğa böylece kendi sistemini kendisi dengede tutar. Ancak insan faktörü çok farklıdır. İşte “tarım” ya da “endüstri” toplumları dediğimiz zaman insan ile bu ekoloji arasında ki etkileşimi de anlıyor olmalıyız. EKOLOJİZM budur ve bu ilmin amacı da bu uyumu tartışmaktır. Yani bize göre basit gelen teknolojiyle olan uyumumuz, aslında ekoloji de çok farklı bir olaylar zinciridir ve “tarım-teknoloji” not öbeğimi bu hususa yakından bakmak için hazırladım.

 

Bir zamanlar yani yaklaşık 10 bin yıl önce, sadece ellerimiz vardı, zamanla değneklerimiz oldu, taşlarımız, sonra çapalarımız ve şimdi dev traktörlerimiz var artık. Kocaman endüstriyel aletlerimiz ve seralarımızla, bunca farklı işlerlikte alet-edevatlarımızla hala çok açız! Toprağın ve suyun kullanımı eski Mısır toplumuna dayanır, ama günümüzde su problemi kapıya dayanmış durumda ve artan dünya nüfusunu 30 yıl içinde ciddi kıtlık sorunları bekliyor. Dünyanın dev bir besin ve su sorunu var! Türkiye su yönünden fakir bir ülke ve damlama sistemiyle bu handikap aşılmaya çalışılıyor. Tarım tarihini okuduğumda iki şeyi gördüm; toprağın ve suyun doğru kullanılması! Bu ikisi politik ya da hukuki, ya da makineleşme kullanımıyla olsun, gerçekten de çok özel politikalar üretilmeyi hak ediyorlar. Toprağın ve suyun kullanımı doğru olduğunda endüstriyel gelişmeyi de hızlandırıyor.  

 

[1960’lı yıllarda yapılan antropolojik] araştırmalar, yiyecek toplayıcılarının beslenme biçimlerinin oldukça dengeli ve yeter derecede bol ve çeşitli olduğunu, bu insanların çiftçilerden daha az açlık ve kıtlık çektiğini göstermiştir. Maddi mal varlıkları sınırlıydı ancak sahip olma güdüleri yoktu. Öte yandan, aile bağlarını güçlendirmeye, sosyal hayatlarını zenginleştirmeye ve kendilerini manevi yönden geliştirmeye ayırabilecekleri boş zamanları vardı. Bu bulgular, yiyecek toplayıcıların yoksulluk içinde yaşadıkları görüşünü çürütmektedir.” (W.A.HAVILAND –H.E.L.PRINS –D.WALRATH –B.MCBRIDE, KÜLTÜREL ANTROPOLOJİ, KAKNÜS YAYINLARI, SAYFA: 327).

 

İnsanların “kültürlenme” süreci sayesinde bilgilerini aktarmaları zamanla daha teknik donanımlı toplumların ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu süreç insanın doğadan ayrımlaşmasını sağladı; insan kendi kültürünü inşa etmeye başladı. Örneğin toprağın gübrelenmesi, otların tırpanlanması, kışlık hayvanlar için ot depolarının yapılması, hayvan ahırlarının inşası, toprağın nadaslaşması vesaire her biri birer birikimle ortaya çıkmış ve çok uzun dönem boyunca insanlık bu bilgileri kullanmıştır. Bu anlamda “saban” kullanımı tarımcılıkta çok büyük devrim niteliğindeydi ve bu günümüzde bilgisayar sistemiyle karşılaştırılamayacak kadar önemliydi. Önemliydi çünkü tarımsal değişim beraberinde yaşamın birçok sektörünü de tetiklemişti. Toplumsal düzen değişmeye başlamış, yönetimler ve güncel yaşam sarsıntılara sahne olmuştu. Tarımsal nitelikler yeni ekonomik yapılanmaların da nedeniydi; örneğin endüstriyel gelişme hızla sektörel bir boyuta taşınacaktı. Modern tarımcılık yani 18. Yüzyıla gelindiğinde sanayi devrimi için sermaye birikimi vardı, ayrıca deneyim ve işletme bilgileri de hayli oluşmuştu. İnsanların “tekniğin” önemini çok iyi kavramış olacaklardı; böylelikle, özelikle ulaşımın da buharlı makinelerle artması neticesinde, sanayi devrimi büyük çağları geride bıraktı, hem de 150 yıl içinde!

 

Aşağıdaki notlar, insanoğlunun tarım ile olan ilişkisinde meydana getirdiği uygarlığa işaret etmektedir; doğrusu “uygarlık” kavramının maddi bir yanı çok ağır basan bu sektör, bana, insan bilincinin ne türden bir ayrıksı tarafı olduğuna iyi bir delil gibi geliyor; evrim teorisinin aksine!

 

İnsanlar niçin tarımla ilgilenmişlerdir? Aslında şunu soralım; bitkilerin faydalı ve faydasız ayrımına nasıl erişebildik? Bitkileri nasıl olupta çoğaltmayı başardık?

 

saban, Hıristiyan döneminin başlarında, Avrupa’nın kuzey yarısında, birçok yerde birbirinden bağımsız olarak ve Galya’da ‘carruca’, Almanya’da ‘pflug’ gibi farklı adlar altında ortaya çıkan ve pek çok bölümden oluşan kompleks bir araçtır. Toprağı dikey olarak kesen saban burnu ve toprağı yatay olarak kesen, üçgen biçimindeki simetrisiz saban demiri, araç ilerledikçe toprağı dikdörtgen parçalar halinde kesecek biçimde düzenlenmiştir. Saban kulağı, saban demirini uzatır ve önceki geçişte açılan izlerde, kesilen toprak şeridi çevirir. Saban burnu ve demiri her zaman demirdendir, ama saban kulağı basit bir tahta levhadan olabilir. Geliştirilmiş daha yeni sabanlarda kulak da demirdendir ve toprağı daha iyi çevirmek için dışa doğru bükülmüştür. Toprağı tek bir yönden çeviren saban, kulağa baskı yapan yanal güçler nedeniyle, rota da tutulması güç, simetrisiz bir araçtır. Bir karasabanı kullanmak için bir tutak yeterliyken, bir sabanı yönetmek için genel olarak elle sıkıca tutulan iki saban tutağı gerekir.”(M.MAZOYER –L.ROUDART, DÜNYA TARIM TARİHİ, EPOS YAYIN, SAYFA:307).    

 

“köylü sadece tarımla uğraşmamaktadır. Toprak işleme bir kimsenin ihtiyaç duyduğu kalorileri üretebilir, fakat o kimsenin aynı zamanda kendini giyindirmesi, ev inşa etmesi, kap kacak yapması ve toprak işlemede kullanılan aletleri imal etmesi gerekir. Ayrıca tarımsal ürünlerin ve canlı hayvan ürünlerinin işlenmesi, tanenin ekmeğe, zeytinin yağa, sütün tereyağına, gönün deriye dönüştürülmesi gerekir.” (E.R. WOLF, KÖYLÜLER, İMGE YAYIN, SAYFA: 69).

 

teknolojik yenilikler, insanların yeni çevrelerine uyum sağlamalarında büyük rol oynadı. Aşağı yukarı 30 bin yıl önce, en son buzul devrinden hemen önce, ince ve keskin taş aletlerin geliştirilmesi bir teknolojik devrimdi. Son buzul devrimin tepe döneminde, 23 bin yıl kadar önce, insanlar ok ve yay icat ederek avlanma sanatını radikal biçimde değiştirdiler. Dikiş iğnelerinin geliştirilmesi, tüylü hayvanların derilerinden başlık ve eldiven yapılmasına yol açtı. En sonunda insanlar buzul devrinin uzun kışlarına hazır hale gelmişlerdi.” (DAVİD R. MONTGOMERY, TOPRAK, T. İŞ BANKASI YAYINLARI, SAYFA:35).

 

 

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 11 Temmuz 2014 - 18:55
Temmuz
2014
08
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 7. BÖLÜM
etiketler: MODERN, POLİTİKA, UYGAR

UYGARLIK VE YÖNETİM

 

C) MODERN SİYASET ÜSTÜNE

 

yeşil politikanın ne sağ’a ne sol’a ne de ortaya ait olmadığı iddiası haklı olarak pek çok karmaşaya yol açıyor. Politikayı sadece sol-sağ kutuplaşması terimleriyle düşünmeye alışmış insanlar için yeşil politika da bir yere oturmalı. Oturmuyorsa da oturtulmalı.

               Ancak bu iddianın anlaşılması o kadar da zor değil. Sağ politika ve onun temelini oluşturan kapitalizmin ideolojisiyle derin bir uyuşmazlık içindeyiz; sol politika ve onun, komünizmin ideolojisine çeşitli derecelerde bağlılığıyla da derin bir uyuşmazlık içindeyiz. Bu durum pek az seçenek tanıyor, fakat daha az derin de olsa, merkezi politikayla ve onun toplumsallaştırılmış kapitalizm şeklindeki ideolojik karışımıyla da uyuşmazlık içindeyiz. Endüstriyel çağ politikası, sağı solu, merkeziyle, farklı şeritlerinde farklı, fakat hepsi aynı yöne giden araçları olan üç şeritli bir oto yola benziyor. Yeşiller hatanın bu şeritlerden birinin ya da diğerinin seçilmesinde değil, yön’ün kendisinde olduğunu hissediyorlar. Bizim anlayışımıza göre endüstriyalizm otoyolu kaçınılmaz olarak dipsiz bir kuyuya gidiyor –bu nedenle bizim kararımız ondan kurtulmak ve tamamen değişik bir yol aramak.

               Fakat bizim bugünkü politika anlayışımıza, kapitalizmin ve komünizmin bir politik yelpazenin iki ucunu temsil ettiği kazılmış. İki kutup uzlaşmaz farklılıklarla o kadar açık bir şekilde ayrılmıştır ki, onları bir araya getirme ihtimali yoktur.”J.PORRİTT, YEŞİL POLİTİKA, AYRTINTI YAYIN, SAYFA: 52).

 

idealizme göre bazı şeyleri yapmak –sonuçları ne olursa olsun- akılsaldır (uygundur, tanrıların iradesiyle uyumludur ya da yerlilerin kafalarını karıştıracak özendirici başka sözcükler de bulunabilir). Din düşmanlarını öldürmek, ad hoc hipotezlerden kaçınmak, bedenin arzularını hor görmek, tutarsızlıkları gidermek, ilerlemeci araştırma programlarını desteklemek, vb. akılsaldır (uygundur, vb.). Akılsallık (adalet, ilahi hukuk) evrenseldir, ruh halinden, bağlamdan, tarihsel koşullardan bağımsızdır ve aynı ölçüde evrensel kurallar ve standartlar yaratır.” (P. FEYERABEND, özgür bir toplumda bilim, ayrıntı yayın, sayfa: 47).  

 

“hem felsefi hem de iktisadi olan klasik anlayış, modernliği aklın utkusu, özgürleşme ve devrim olarak; modernleşmeyi de, eylem halinde ki modernlik, yani tamamen içsel bir süreç olarak tanımlar. Tarih kitapları haklı olarak modern dönemden, Rönesans’tan Fransız Devrimine ve İngiltere’deki kitlesel sanayileşmenin başlarına değin uzanan dönem olarak söz ederler. Çünkü modernlik ruhu ve uygulayımlarının geliştiği toplumlar, harekete geçirmekten çok çeki düzen vermenin peşindeydiler: Başlıca amaçları arasında ticaretin ve mübadele kurallarının düzenlenmesi, bir kamu yönetiminin ve hukuk devletinin yaratılması, kitapların yaygınlaştırılması, geleneklerin, yasakların ve ayrıcalıkların eleştirilmesi yer almaktaydı. O dönemde merkezi rol oynayan sermaye ve emekten çok akıldır. O yüzyıllar boyunca yasacıların, filozofların, yazarların, her türden ‘kalem erbabının’ borusu öter ve çeşitli bilimler, şeylerin düzenini keşfetmek için gözlem, sınıflandırma, düzenleme çalışmaları yapar. Eskilere karşı çıkan yalnızca modernler değildir; tarihten çok geleneğe dayanan ve Aydınlanmanın yok etmesi gereken karanlığı yayan egemenlik biçimlerinden sıyrılan doğa, hatta tanrı kelamı bile eskinin karşısında yer alır. Böylece klasik modernlik anlayışı her şeyden önce insanı doğayla, mikro-kozmosu makro-kozmosla bütünleştiren ve bedenle ruhun, insanın dünyasıyla aşkınlığın tüm ikiliklerini reddeden akılcı bir dünya imgesinin oluşturulmasıdır.” (A. TOURAINE, modernliğin eleştirisi, sayfa: 48-49, YKY yayınları).

 

Modern politika anlayışının ardında pek tabidir ki modern devlet yatar. Modern devlet, “merkezcil” bir yönetim anlamına gelir ki bu hem ‘âdem-i merkezi’ hem de ‘merkeziyetçi’ devlet yapılanmasını kapsayan niteliktedir. Yani federal ya da ulusalcı olsun, her modern devletin illaki bir merkezi yönetimi vardır; nihayetinde ABD de son karar WASHİNGTON’UN yasalarıyla belirlenir. Bu anlamda modern devlet, feodal yapının tam diğer yanında yer alır. Bu devlet yapılanması 17. Yüzyıl Avrupa toplumlarında öne çıkan MONARŞİNİN bir ürünüdür. Monarkların soylular üstündeki egemenliğinden kaynaklanan bir mutlakıyetçi sistemin ortaya çıkması, modern devletin başlangıcı sayılabilir. Modern devletin iktidar alanı daha yaygındır, merkezi yapılanma egemen bir güç haline gelen devletin iktidar etme gücünün de konumu olmuştur. Bu ise “güç” ile “iktidar” buluşmasını daha etkili kılan birliktelik anlamına gelir.

 

“siyasal iktidar” güç ve zor kullanma hakkını nereden alır? Ulus söyleminin ardında yatan nedir ve bu “ulus” kavramı aslında bir iktidar üretimi midir?

Bu iki soru birbirinin devamıdır. Uluslaşma süreci tam da modern devletin ardında yatan manevi bir güçtür. Bu durum siyasal iktidarın merkezi yönetimde buluşmasının da diğer bir nedenidir. Modern siyaset yeni bir takım değişimlerle açıkça belirgindir; örneğin siyasal partiler, ya da ideolojilerin hemen tümü, ya da “toplumsallık” olgusu! Tüm bu yenilenme süreci daha uygar bir yönetim anlamına geliyor, bazılarına göre çağdaş siyasetin temel göstergeleri olarak kesin çizgilerle belirginleşiyor…

 

Peki, ama tüm bu “yeni-zımbırtılar” daha huzurlu bir dünya mı sağladı? Ya da daha adil bir dünya? Daha zengin? Daha mı hürüz? Belki de çok daha mutluyuz? Aslına bakılırsa bu sorulara doğudan gelen cevaplar ile batıdan gelen cevaplar arasında farklılıklar söz konusu olacaktır. Bir zamanlar, yani modern dünyadan önceki dönemde bu cevaplar tam tersi yönde yer edinmişlerdi. Doğudan daha neşeli cevaplar alabilirdik!

Demek ki değişen bir şey yok! Bizleri bugün uçakla seyahat etmek farklı kılıyor, ta ki 18. Yüzyıl insanından! Bilgisayar sistemleri de öyle!

Ama neden şiddet artıyor, neden yoksulluk artıyor ve dünya da suçlu oranları neden artıyor? Bunların neden tek sorumlusu dindir? Niçin siyasal sistemler ve ekonomik sistemler “olağan bir ilerleme” içinde gösterilir? Gerçekten de olağan mıdır, tüm bu olup bitenler? O halde niçin milyonlarca insan sadece etnik temizlik siyasetiyle katledildi? Irak neden bölündü, Suriye niçin harabeye döndü, ya da Mısır da insanlar neden idam edilir? Ve bu soruların aktörleri niçin hep doğu toplumlarındadır? Türkmenler neden katledildi?

Modern dünya da ya uyarsınız ya da yok olursunuz! Eski dünya da uymazsanız yok olmazsınız ama iktidarınızı teslim etmiş olursunuz.

 

modern kurumların doğası, soyut sistemlerdeki güven düzeneklerine, özellikle de uzman sistemlere duyulan güvene derinden bağlıdır. (…) gelecek, modernlik koşullarında her zaman açıktır; yalnızca şeylerin sıradan olumsallığı açısından değil, toplumsal uygulamaların düzenlenmesine ilişkin bilginin düşünümselliği açısından da bu böyledir.” (A.GIDDENS, modernliğin sonuçları, sayfa: 79, ayrıntı yayın).

 

“kapitalist ekonomi için şunlar söylenebilir;

1) üretim araçları özel mülkiyeti, ferdindir,

2) ekonomi merkezden uzaklaştırılmış olup, üretim ile tüketim arasında ki denge planlanmış karar yolu ile değil, piyasa üzerinde tahsis yürütmek suretiyle teessüs eder.

3) işverenler ile işçiler birbirinden ayrılmış olup, bir tarafta üretim aracı malikleri, diğer tarafta çalışma gücünden başka hiçbir tasarrufu olmayan işçiler arasındaki münasebet işçilerin durumu olarak adlandırılan mefhumu ortaya çıkarır.

4) kar elde etme saikının hâkim oluşu,

5) kaynakların dağılımı planlı bir şekilde tayin edilmediği için bütün ekonomiyi içine alan, her kısmi piyasa üzerinde fiyat dalgalanmaları mevcuttur. Merkezi bir tayin usulü olmadığı için, fiyatlar arz ve talebin piyasadaki fonksiyonu muvacehesinde teşekkül eder. Toplam arz’a göre toplam talepteki meydana gelecek fazlalık veya eksiklik, fiyatların genel seviyesine tesir eder; bu yüzden düzenli, düzensiz buhranlar çıkar.” (R.ARON, sanayi toplumu, sayfa: 88, DERGÂH yayınları).

 

Modern siyasal kavramlar hakkında kısa notlar düşüyorum; burada ki amacım “uygarlık” kavramının başlığı altında konulara, elimdeki notlarım nispetinde, kısa özetler sunmak ya da yorumlarımı, değerlendirmelerimi paylaşmaktır. Öne çıkan entelektüel yaklaşımları ve yapıtlarını da burada paylaşıyorum.

“uygarlık” kavramı insanın tüm tarihsel oluşunu içeren bir kavramdır, bu yüzden bana göre ciddi anlamda karanlık bir yanı her zaman var olmuştur. Siyasal ve yönetim düşüncesinde uygar dünya ile geleneksel dünya ayrımlarının kendi başlarına olmadığı ortadadır; bir “egemenlik” söz konusudur ve bu her alanı kapsar durumdadır. Sanat ya da edebiyat, ekonomi ya da siyasal, kültürel ya da zihinsel vesaire… Bunu anlamak hiç de kolay değildir, ayrıca bu ayrıma sahip olmak neredeyse imkânsıza yakındır. Çünkü insanlar için yaşamın maddi koşulları her zaman daha öncel bir kavramaya sahiptir. Uygarlık tam da bu maddi dünyanın geniş bir hipotezini bize sunuyor. Bunu anlamak kolay değil, “karakter yozlaşması” buna engellerden biridir. –bu konulara ayrıca gireceğim-.

 

aslında, demokratik bir ülkede siyaset çarkının işleyişi, mal-mülk pazarındaki süreçten temelde bir ayrım göstermez. Siyasal partiler, büyük ticaret kuruluşlarından pek de farklı değildirler. Profesyonel politikacılar da kendi metalarını kamuya satmaya çalışırlar. Kullandıkları yöntemler, yoğun reklam kampanyalarını gittikçe daha çok andırır olmuştur.” (E.FROMM, sağlıklı toplum, sayfa: 174, payel yayın).       

 

“kapitalizm refah toplumunda tüm yeteneklerini gösterir. Dinamiğinin iki ana kaynağı –meta üretiminin ve üretici sömürünün artışı –birleşerek özel ve kamusal yaşamın tüm boyutlarına nüfuz ederler. Mevcut malzeme ve düşünsel kaynaklar (özgürlüğün olanağı) yerleşik kurumları öylesine aşmışlardır ki, sistemin devam etmesini sadece savurganlığın, yıkımın ve denetimin sistematik olarak artışı sağlayabilir. Polisin, mahkemelerin, halk temsilcilerinin, halkın kendisinin baskılarından kaçan muhalefet, kendini gençler ve entelijansiya arasında yayılmış isyanda ve zulme uğramış azınlıkların gündelik mücadelelerinde dışa vurur.” (H.MARCUSE, özgürlük üzerine bir deneme, AYRINTI, sayfa:179.

  

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 08 Temmuz 2014 - 16:04