Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Mayıs
2015
04
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 52. BÖLÜM
etiketler: MANTIK, MODERN, BİLİM

“METAFİZİK NEDİR?” ÜSTÜNE (BİRKAÇ SÖZ)

 

       felsefeye dair yaklaşım nedir?

 

      felsefeciye dair tutum nedir?

 

     felsefesi olmanın realitesi nedir?

 

     felsefe ve inanç ilişkisi olarak 'metafizik' nedir?  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

“ Bir bilgiyi bilim olarak sunmayı istersek her şeyden önce başka hiçbir bilim ile ortaklaşa taşımadığı ve öyleyse ona özgü olan ayırt edici yanı sağın olarak belirleyebilmemiz gerekir; yoksa tüm bilimlerin sınırları birbirine karışacak ve hiç biri kendi doğasına göre tam olarak ele alınamayacaktır.

Bu kendine özgü yan ister nesnenin, ister bilgi kaynaklarının, isterse giderek bilgi türünün ayrımından ya da bunların tümünün olmasa da bir bölümünün ayrımından oluşsun, olanaklı bilimin ideası ve alanı öncelikle onun üzerine dayanır.

İlk olarak, bir metafiziksel bilginin kaynakları söz konusu olduğunda, bunların görgül olamayacağı daha şimdiden metafiziğin kavramında yatar. Böyle bilginin ilkeleri (ki salt temel önermeleri değil ama temel-kavramları da bunların arasındadır) öyleyse hiçbir zaman deneyimden alınmamalıdır: çünkü bilginin fiziksel değil ama metafiziksel, e.d. deneyimin ötesinde yatıyor olması gerekir. Öyleyse ne asıl fiziğin kaynağını oluşturan dış deneyim, ne de görgül ruh bilimin temelini oluşturan iç deneyim üzerine dayanacaktır. Buna göre apriori, ya da arı Anlaktan ve arı Ustan bilgidir.”(Immanuel KANT, Prolegomena, idea yayın, Aziz Yardımlının çevirisiyle)

 

 

Gerçekte ‘varlık-ötesi nedir?’ sorusu ile ‘varlığın başlangıcı –ilk ilkesi nedir?’ sorusu bana göre aynı noktaya temas etmiyor, ya da edemez. Buradan hareketle “metafizik nedir?” sorusu, bu iki ayrı temas durumu gereğince farklı cevaplara kapı aralamış bir sorgu olarak felsefenin bitmek bilmeyen üretim ve tüketim aşamalarının temsili konusu olmuştur. Metafiziğin sorgusu Kant gibi yaklaşıldığında, onun bir bilim olma imkânının da sorgusudur ve gerçekten de Kant, bu ayrıma gitme gereğini dönemsel olarak düşünülse de, evrensel bir yeniden üretim haline getirmiştir.

 

Metafizik üstüne yapılan tartışmalar aslında onu anlamaya yönelik farklı yaklaşım tipleridir ve bu tipolojik tutumlar ayrı yollardan felsefeyi yorumlama ve anlama yollarını da üretmiş olmaktadır.

 

İnsan fiiliyatta varlığın ötesinde bir yerlerden neden konuşma gereği duymuştur?  İnsanın duyu-ötesi-varoluş algısının temelinde ne var? Duyulur dünyanın oluşu temsil ediyor olmasının ardında neden bir yokluk tasavvuru aranır? Acaba algının yaratılmasıyla varlığın yokluk üstünde temellendirilmesi arasında bir bağlam kurulabilir miydi? Benim bir konu üstünde bir algıya bürünmüş (ya da büründürülmüş) olmamla yokluk (âdem) arasında bir meta-fizik ilişki var mıdır? İnsansal ilgilerim ve duygularımla benim varlıkla olan ilişkim arasında sınır belirlenimlerimi belirleyen (sınırlandıran) sistemsel bir varoluş (yaratılış) olsaydı; yani algılarımla varlığım arasında bir karşılıklılık varsa eğer, o halde yokluk niçin sorun olmuştur?

 

Elbette, bu sorulara benim cevap verecek ne bir bilgim ne de bir yetim ya da yetkinliğim ve atmosferim var. Ben sadece, bir varlıklar âleminde bir tür ot gibi doğmuş, büyümüş ve ölmeye doğru giden (şükürler olsun ölümün varlığına) yaratık tiplerinden biriyim. Benim bir yaratılış konusu olmam varlık için sorundur ve ben bu sorunu kendimi yok ederek dahi aşamazdım. Bu halde nasıl olurda bu sorulara cevap arayabilirdim?

 

Ama ben sormakla yetkilendirilmiş bir duyular-üstü niteliğe sahibim ve bunun adına ussal bir yeti dendiğinde sorun, kavramsal yönelişle ilgili apriori bir durumsallığa ışık tutmaktadır. Beni, varlıklar âleminden ayıran “ölümcüllüğüm”, benim, ayrıca duyulur üstü bir “varlık” sorgusuna doğru yönlendirmeye temel olmuş çıkışımdır da. Eş deyişle ben bir varlıklar içinde var-isem o halde bunu ayırt etmişimdir ve o halde ben bunun ötesini sormayı kendi varoluş tarzımda hazır bulmuş olmalıyım…  

 

Peki, o halde bu sorgulama gereğine metafizik diyelim mi?

 

Keyfinize kalmış dostlarım.

 

Sevgiyle kalınız efendim.

 

duyularımızı dış nesnelere yöneltmekten ibaret olan zihinsel işleyişin incelenmesi, hiç kuşku yok ki, metafiziği kavramak için atılacak adımların ilkidir. Zekâmız, varlığı kendi dışında olan bir şeyi kavramak için kendi dışına nasıl atılmaktadır? Tüm insanlar bu dev eşiği aynı biçimde ve hızda aşarlar, öyleyse dış objelerin varlığı büyük sorununu çözümlememize olanak tanıyacak tüm ilkeleri kendimizde bulmak için bizzat kendimiz üstüne düşünmemiz gerekir.” (D’ALEMBERT, felsefenin öğeleri, öteki yayınları)

 

20. Yüzyıl akademik felsefesi başlıca üç grupta toplanmış bulunuyor. Birincisi genellikle Kant (1724-1804), bazen de Hegel (1770-1830) yanlılarını içine alan klasik Alman felsefesidir. İkinci grup, pragmatistlerle Bergson’dan oluşur. Üçüncü grupta ise bilim yanlıları yer alır; bunlara göre felsefe ne özel bir hakikat çeşidi, ne de ona erişmeyi sağlayan belirli bir yöntem vardır. Bunlara kısaca gerçekçiler (realistler) denebilir; ancak aralarında bu sıfata uymayan pek çok kişi vardır…” (RUSSELL, sorgulayan denemeler, say yayınları)

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 04 Mayıs 2015 - 00:55
Nisan
2015
24
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 51. BÖLÜM
etiketler: MODERN, BİLİM, FELSEFE

“BİLİM FELSEFESİ ÜSTÜNE BİRKAÇ NOT”

 

                               (B)

 

 

 

 

 

 

 

 

savlamanın önemli bir kuralı da bir savın, yazarının ‘gerçek inançlarını’ açığa vurmamasıdır. Bir sav, bir itiraf değil, karşı tarafın fikrini değiştirmesini sağlamaya yönelik bir araçtır. Bir kitapta yer alan belirli türden savlar, okura, o yazarın neleri ikna edici gördüğünü anlama olanağını belki verir, ama yazarın neyi doğru saydığını anlama olanağını vermez.” (PAUL F. Özgür bir toplumda bilim, ayrıntı yayın)

 

 

 

ZİHİN DEDEKTİFLİĞİ NEDİR?

 

Yaklaşımıma göre felsefecilik bir “zihin dedektifliğidir” ve bilgiye ulaşmak, bilgiye ulaşmanın (yani ulaşılan bilgi çerçevesinin oluşma) sürecinden ayrı tutulamaz. Bilgi salt bir bilme ve keşfetme momentlerinden ibaret olsaydı bilim felsefesine neden ihtiyaç duyuyor olurduk ki?

 

O halde filozoflar insan zihinleri aracılığında bir süreç yaşayan bilginin ilişkilerini yakalayan, onları anlamlandıran ve açığa çıkaran “zihin dedektifleridir.” Bilim ile bilgi ilişkisinde açıklanması gereken aslında bu dedektiflik görevidir. Filozoflar için bilginin anlamı sıradan kişiye oranla daha tarihsel, kuramsal, içsel ve ayrıca formel sistemler aracılığıyla da doğrudan pratikseldir. Bilgi ile olgu arasında ilişki kurmak için dedektifler gibi gözlemci olmak zorundasındır…  

 

Bilgi zaten bir yorum ve süreç ilişkisi olarak anlamlandırılmıyor mu? Örneğin matematiğin kuramsallığı yığınla yorumlardan, ilişkilerden ve bilişlerden ibaret değil midir? Demek ki bilgi, bir yandan “antropolojik –ya da kültürel” bir üretim iken öte yandan “kuramsal –ya da yorumsal ve formel” bir süreçleme/tarihlendirme aşamalarından ibarettir. Zaten modern bilgi ile geleneksel olan bilgi ayrımı niçin ortaya çıkma gereği duymuştu ki?

 

Filozof Heidegger aşağıda verdiğim anlatımında “şubeleşme” gerekirliğini modern bilgi bağlamında çok net bir biçimde göstermiş oluyor.

 

 

              

“”                          

 İkinci soru, ‘bilgi nedir?’ sorusu, alaycı Pilatus’un sorduğu soruya insanı tedirgin edecek kadar benzer görünüyor –Francis Bacon, onun ‘gerçek nedir?’ sorusuna yanıt beklemeden oradan uzaklaştığını söyler ya! İlk adım, bilgiyi Polonyalı antropolog Bronislaw Malinowski’nin ‘kaba enformasyon malzemesi’ dediği şeyden ayırt etmek olabilir(Alıntı Young, 2004, s.369)…

Bir başka antropolog, Claude Levi-Strauss’un ünlü bir eğretilemesini ödünç alarak, enformasyonu ham, bilgiyi pişmiş olarak düşünebiliriz. Elbette enformasyon ancak göreli olarak hamdır; çünkü veriler (data) hiç de nesnellikle ‘verili’ değildir, varsayımlar ve önyargılarla dolu insan zihinleri tarafından algılanmışlardır. Ama bilgi, süreçlerle işlenmiş olma anlamında ‘pişmiş’tir. İkinci kısımda uzun uzadıya tartışılan bu süreçler arasında doğrulama, eleştirme, ölçme, karşılaştırma ve sistemleştirme bulunmaktadır.””” (PETER BURKE, bilginin toplumsal tarihi II, Tarih vakfı yurt yayınları)

 

“real-olanın teorisi olarak modern bilim, yöntemine tanınan önceliğe bağımlı olduğu için, dolayısıyla, nesne-bölgelerinin bir güvenceye-alınması 9olarak, bu bölgeleri birbirleri karşısında sınırlandırmak ve böyle sınırlandırılmış olarak onları bölümler içerisinde yerelleştirmek, yani onları bölümlemek zorundadır. Real-olanın teorisi, zorunlu olarak şubelere ayrılmış bilimdir.” (M.HEIDEGGER, bilim üzerine iki ders, paradigma yayın)

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 24 Nisan 2015 - 02:17
Nisan
2015
22
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 50. BÖLÜM
etiketler: BİLİM, US

ANA SAYFA: FELSEFE, 50. BÖLÜM

 

BİLİM FELSEFESİ ÜSTÜNE BİRKAÇ NOT

 

                (A)

 

 

 

 

“ ikinci nedene göre bilim, elde ettiği sonuçlar nedeniyle özel bir konumu hak etmektedir.

 

Bu ancak, eğer şunlar gösterilebilirse bir sav olabilir: (a) Hiçbir başka görüş, bugüne dek, bu sonuçlarla kıyaslanabilecek bir şey üretememiştir; ve (b) bilimin elde ettiği sonuçlar özerktir, bilimsel olmayan öğelere hiçbir borcu yoktur. Sıkı bir irdeleme bu varsayımların ikisini de çökertir.

 

Bilimin dünyamızı anlamamıza olağanüstü katkılarda ve bunun daha da olağanüstü pratik başarılar getirdiği doğrudur. Bilimin rakiplerinin çoğunun artık ya yok olduğu ya da değişime uğradığı, o nedenle bilimle çatışma (ve dolayısıyla, bilimin elde ettiği sonuçlardan farklı sonuçlara ulaşma olanağı) diye bir şeyin söz konusu olmadığı da doğrudur: Dinler, bilim çağı tarafından kabul edilebilir olsunlar diye ‘mitolojilerden arındırmışlardır’, mitoslar varlıkbilimsel sonuçlarından kurtarılabilecek biçimde ‘yorumlanmışlardır’. Eşit koşullar altında yapılan bir yarışma da bile çoğu kez, bir ideoloji başarıları toplayarak rakiplerini geride bırakır. Bundan, yenilenlerin hiçbir niteliğe sahip olmadıkları, bilgi hazinemize artık hiçbir katkıda bulunamayacakları anlamı çıkmaz; bundan çıkarılabilecek tek sonuç, bunların barutlarının şimdilik tükenmiş olduğudur. Tekrar sahneye çıkarak kendilerini yenmiş olanları yenebilirler. Bunun kusursuz örneği atomculuk felsefesidir.” (PAUL FEYERABEND, özgür bir toplumda bilim, ayrıntı yayın)

 

Bilim felsefesi üstüne iki ayrı başlıkla notlar sunmayı uygun buldum; ilk olarak kısaca alıntılardan seçmelerimi sunacak, diğerinde (B) ise kısaca “bilim felsefesinden” ne anladığımı özetlemeyi deneyeceğim sevgili dostlar…

 

Bilim kavramının belirli bir takım “anlam-algıları” yerleşmiş durumdadır. Mesela matematik bir bilimsel imgelem yaratmıştır. Matematiğe olan “iman” Allah’a olan imanla yarışır durumdadır; yani imanın gücü anlamında yarışmaktadır. İnsan nihayetinde “emin-olmak” için çok çaba sarf eder, bunun içsel bir korkudan kaynaklandığı kanaatini taşıyorum. Bilimin modern dönemlerde yüklediği derin etkisinin yerini aldığı “batıl ya da mitos” güçler ve etkinlikleri; Filozofum Paul tarafından ifade edildiği biçimiyle, ortalıktan kaybolmuş değillerdir. Yani yüceler yücesi bilim insanın inançsızlığına çare olamadığı gibi korkularını da engelleyebilmiş değildir. O halde “bilim felsefesi” denilen sorgudan benim anladığım bilimin mutlakıyetçi tutumuna karşı demokratik bir savaştır. Felsefe sorunların açılımına taraf tutmaz, onun tarafgirliğinde kapalılıklar karşısında yer edinmek vardır. Bilimin araçları olarak anılan deney, gözlem, kuram vs. işlevselliğin aşamaları yeterince açıklık sağlayacak denli “açık ve seçik” değillerdir.

 

Bilimsel düşüncede yer edinen “doğal” ile “sosyal” ayrımlarının da bariz bir tartışma alanı olduğu herkeslerce malumdur. Ancak şu var ki “sosyallik” aşamaları ile “doğanın aşamaları” aynı tespitlerce sabit değildir. Sosyalite bir yığındır, doğa ise sistemsel türeyiştir. Sosyal evrim ile doğanın evrimi çeşitlilik bakımından da çoğulculuk bağlamında da farklılıklar taşır. Sosyal yaşamda her bir birey yenilik taşımanın (yaratmanın) potansiyel bir gücüdür. Bu durum sosyal yaşam için irrasyonel bir amaçsallık taşırken doğal süreçler için atom (yani birey) doğanın genelinin potansiyelinden kopuk değildir vs. Bu yaklaşımlarımı çoğaltabilirim.

 

(…)

 

Ancak şunları not düşmek istedim:

 

Ülkemizin toplumsal gerilimleri ile kurumlarının işleyişleri arasındaki uyum ve etkileşim, bilimsel gerçekliğimize açıklayıcı bir örnek niteliğindedir. Dinciler için sorun “maneviyattır”; çünkü dünya basit anlamıyla “bir imtihan sürecidir” ve bu kısa ve fani yaşamda insanların dizginlenmesi amellerin genel anlamına karşılık gelir. Laikler (ya da daha ilerisi ateistler) için sorun aklın öne çıkmaması ve imanın ise bu süreçte anlaşılmaz olmasıdır. Bu tespitler çok geneldir. Yani taraflar açısından belirleyici açıklamalar değildir. Ne var ki bana göre sorun bu her iki kesimin ya da türevlerinin düşünüş biçimlerinde yatan temel bir hatadan kaynaklanır: İman ya da akıl insan yaşamının merkezinde ayrımlaşma içinde değildir ve sözde ayrım, kuramsal bir öngörüden ötesini de içermemektedir. Beynimizin çalışma sistemi ile zihinsel süreçlerimi hiçbir gerçeklik ayrımlaştıramaz: Ölüm dışında. Eğer dinin temelinden aklı çekip alırsanız ortaya “dincilik” çıkar ve bu bir patolojik vakıadır; dinsizlik ise dincilikten çok öte bir yerde değildir ve burada aklın realitesi çöker. Ateist düşünüş dinsizliğin bir türevidir ama dincilik dinin akılsız bedenini temsil eder ki buradan sadece zorba doğar. Zorbanın karşısında her zaman aklın yüceliği galip gelmiştir.

 

Türkiye bu zorbaya teslim olmamalı…    

 

Efendim,

 

Sevgilerimi sunuyorum.     

 

 

                        Kuşkusuz:

 

“Büyük filozoflar şiirsel hayal gücüne, eleştirel kavrayışa, doğal dindarlığa ve tinsel sezişe sahip insanlardır.”(JHR&JR&JB)

 

 

 

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 22 Nisan 2015 - 12:34
Nisan
2015
14
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 49. BÖLÜM
etiketler: BİLGİ, KAVRAM

“BİLGİ FELSEFESİ’NE BİRKAÇ NOT”

 

 

 

‘Biliyorum’un ‘görüyorum’a benzer ve ona akraba bir ilkel anlamı vardır ( “wissen”, “videre”). VE ‘odada olduğunu biliyordum, ama odada değildi’ şuna benzer: ‘Onu odada gördüm, ama orada değildi.’ ‘Biliyorum’un, benimle bir önermenin anlamı arasındaki bir ilişkiyi (“inanıyorum” gibi) değil, benimle bir olgu arasında ki bir ilişkiyi ifade etmesi gerekir. Böylece olgu bilincimin içine alınır. (Aslında dış dünyada olup bitenlerin değil, yalnızca duyu verisi denenlerin alanında olup bitenlerin bilindiğinin söylenmek istenmesinin sebebi budur.) Bu bize, bilmenin, dıştaki bir olayın, bu olayı olduğu gibi göze ve bilince yansıtan görsel ışınlar yoluyla algılanması şeklinde bir resmini verir. Ancak o zaman, insanın bu yansıtmadan emin olup olamayacağı sorusu hemen ortaya çıkar. Ve bu resim bilgiyi nasıl tasavvur ettiğimizi gerçekten gösterir, ama temelinde ne yattığını göstermez.” (Wittgenstein, kesinlik üstüne + Kültür ve Değer, metis yayın)

 

 

“Herakleitos ve Parmenides, Anaksimandros’ta bilginin içine de-facto sokulmuş olan bu belirlilik-belirsizlik ayrımı üzerine eğilirler ve görünüşe ilişkin bilgi kavramına karşı bir kavram olarak hakiki bilgi kavramını ortaya atarlar. Onlar, o zamandan beri felsefenin karakteristiği olarak kalmış olan eleştirel düşünümün yaratıcıları olmuşlardır. Artık bu eleştirel düşünümle, bilgi kavramı, MÖ 5. Yüzyılda şu aşamaları izler: a) Bilgide bir apriori yan vardır ve o, genel ve zaman üstü geçerliğe sahip bilginin koşuludur (Herakleitos, Parmenides, Pythagorasçılar); b) insan bilgisinin dayanacağı zemin duyusal algıdır (Empodokles, Demokritos); c) tüm nesnelerin nitel ya da nicel yapısına dayalı bir çalışma ile sağlam bilgiye ulaşmak olanaklıdır (Anaksagoras, Demokritos); d) insan bilgisi öznel ve görelidir (Sofistler); e) eleştirel bir refleksiyondan haraketle hakiki bilginin elde edebileceğinden, hatta böyle bir bilginin olabilirliğinden kuşku duyulmalıdır (Septikler).” (H. KRINGS/H.M BAUMGARTNER, bilgi kuramı tarihçesi, edit: Doğan ÖZLEM, günümüzde felsefe disiplinleri, inkılâp yayın) 

 

 

“ Bütün bilimler ve felsefe arasında ortak olan bilgi, bir fenomendir…

Fakat hiçbir bilim, ‘bilgi nedir?’ sorusunu sormaz. Elde ettiği bilginin niteliği (apriori, aposteriori olması) ile, bu bilginin kazanıldığı şeyin (varolan şeyin) üzerinde de durmaz. Bilim, araştırmalar yapar…

Gerçi bütün bilimler bilgi ile uğraşırlar; fakat bu bilgiyi elde edenle, onun kaynağını (varolan şeyleri) çok açık şeyler olarak görürler. Bilim için, burada sorulacak bir soru yoktur. Hâlbuki bilgi hangi alanda olursa olsun, onun birbirinden ayrılmayan iki öğesi vardır: Bunlardan birisi, bilen (insan), öteki ise bilinen, bilinebilen, araştırılan şey (varolan şey)dir.” (T. MENGÜŞOĞLU, felsefeye giriş, Remzi kitapevi)

 

 

 

Bilgi ve onun felsefesinden anladığımız en temel kavram: ‘Belirsizlik’ olmuştur. Bu “belirsizlik” (aperion) felsefenin çıkış noktasıdır. Felsefe, öncelikle mitsel ve tanrısal olan kesinliğe karşı meydan okumadır. Yunanlı filozoflar bu meydan okumayı “doğa” ile yakınlık içinde icra ederler. Nesnellik ve öznellik ayrımı buradan temellenmiştir. Çünkü belirsiz olanın kökeni nereye dayanır?

 

Dahası:

 

Neden bir belirsizlik ihtiyacı içindeyiz? İnsanın bilmeye doğru yöneliminin temelinde “belirsizlik” varsa eğer o halde insan demek “netice” demektir; felsefe demektir. Pozitivist felsefe açısından belirsizlik aşılması güç bir konu olarak görülmüyordu!

 

“İndüktif mantığı dedüktif mantıktan ayıran özelliği boş olmaması, başka bir deyişle, ulaştığı sonucun öncüllerde saklı olmamasıdır. Örneğin, şimdiye dek gözlediğimiz kargaların hepsinin siyah olmasına dayanarak tüm kargaların siyah olduğu sonucuna gidebiliriz; ne var ki bu sonuç dayanılan öncülleri aşmaktadır: Öncüllerin tümü doğru, sonuç yanlış olabilir. İndüksiyon, yeni bir şeyi, daha önceki gözlemlerimizin ötesinde bir şeyi, bulmaya yönelik bilimsel metodun dayandığı bir düşünme türüdür.” (Reichenbach, bilimsel felsefenin doğuşu, remzi kitapevi)

 

Birkaç tane kavram:

 

Nous: tin, zeka, akıl, us, zihin. İngilizcesi; intelligence, intellect, mind. Bu kavram, anlayışla ve derinlikle ilgili olarak bilgi felsefesinde anlaşılması gereken bir geçmişe sahiptir.

 

Epieikeia: hakikatlılık(?) İngilizce: eguity. Doğru sözlülük, doğruculuk, haktanırlık vs. anlamlara gelir.

 

Episteme: doksaya karşıt olarak hakiki ve bilimsel bilgi ve ayrıca organize edilmiş bilgi külliyatı anlamlarına gelir. Epistamai; nasıl yapacağını bilmek demektir ve bu kelime köken olarak İON diline dayandığı sanılmaktadır.

 

Noesis: sezgi, düşünme ya da (sezişler…). Belli bir aralıkla akıl yürütme. Noeo: yırt edici bir görme türüdür. Sadece bakmak değildir. (kavramlar için kaynakça: F.E. PETERS, Antik Yunan felsefe terimleri sözlüğü, paradigma)

 

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 14 Nisan 2015 - 06:34