Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Aralık
2014
01
"KADIN VE EKONOMİ" İLK KISIM,
etiketler: KADIN, TARİH

Felsefeye kısa bir mola;

 

“doğum günümü kutluyorum.”

 

İşte, yalnızlık böyle bir şey: Bu akşam ya da başka bir akşam, “hadi gel” diye çağırabileceğim, bir çay içimlik sohbet edebileceğim kimsenin olmaması, ya da Yaşıtlarınız arasında kendi başınıza kalmaktır yalnızlık; sürüden ayrılmaktır! Çağınızda genelin dışında hareket etmektir. Mesela CEMİL MERİÇ’TİR yalnızlık ya da Nietzsche’dir.

 

 

(…)

 

60 metrekare 1 + 1 bir dairede yaşıyorum. Ne fazlası var ne de eksiğim; kitaplarımın sığabileceği her yere sığarım. Babam ciddiye almadı ama ben bir karavanda da yaşayabilirdim (gerçi bunca yıl kitap okuyacağımı da ciddiye almamışlardı). Bir mutfak, bir lavabo ve bir de yatabileceğim odaya sahibim. Yani temel ihtiyaçlarımın karşılandığı bir evde kalıyorum. Bu çok ideal gözüküyor, en azından yalnızlığımın sinebileceği dar bir alana sahibim. Karanlık ya da sessizlik benim için ürkütücü gelmiyor; buna alıştım. Burada bütün mesele yalnızlığımı sindirebilmiş olmam; 39. Yaşıma girdim ve 6 yıl sonra işler daha da kolaylaşacak… Gençlik özlemime bir adım daha yakınım; bütün gücümle felsefeye yoğunlaşabilmek! 

 

Bunları yazıyor olmamın asıl nedenine geldiğimde, bu doğum günümde, makale olarak hazırladığım bir çalışmanın seminer kısmını burada sunmak istiyorum. 38. Doğum günümü kutlayan, ömrümde ki tek kişi (yani ilk defa doğum günüm kutlanıyordu); hayatımda çok kısa bir zaman kalan ve ömrümün geri kalan döneminde yalnızlıktan uzaklaşmak için bir fırsat olarak gördüğüm –ve bu yüzden de tüm ruhumla bağlandığım bir kadındır. Bu, hayatımdaki ilk kadındı. Ondan detaylı bir şekilde söz etmeyeceğim (sayfalarca hakkında tuttuğum el notlarım var), ona söz hakkı düşmesini istemiyorum (bir haksızlık olmamalı). Şunu söylemek isterim ki onu; üstünde kelebekler uçuşan, yemyeşil vadilerle ve vahalarla çevrili ama içi magma ile dolu dünyamıza benzetebilirim...

 

(…)

 

Makalenin konusu “kadın ve ekonomi”; bu makalenin çıkış noktası ayrıldığım o kadın ve bana bu görevi veren Karatay üniversitesinin kıymetli hocası DR Bilge AFŞAR’DIR. Hocama teşekkür ediyorum. Ayrıldığım kadın, “ben bir kadınım” haykırışıyla dikkatimi çekmişti ayrılıkta ve bende bu haykırışa bir kitapta rast gelmiştim. Buradan yola çıkarak kadınların modern dönemde bu haykırışa sahip olduklarına tanık oldum. Tabi, bu haykırışın ayrıldığımız kadında ki yansıması aynı değil (sözü edilen bilince sahip değil); bu sadece araştırmacı kimliğimde benim dikkatimi çeken bir konu oldu. Bu yazımı ( web sitemin tarih linkinde, kadınlar adlı başlıktan okuyabilirsiniz) hocam Bilge hanımefendiyle paylaştım. O, buradan yola çıkarak bana bu konu başlığını ( “kadın ve ekonomi”) uygun gördü. Bende şimdi bu makaleyi iki başlık altında doğum günümde tüm kadınlara armağan ediyorum. Modern dönemde sömürülen, şiddete maruz kalan, ataerki yapılanma içinde ikincilleştirilen ve sevgiye layık görülmeyerek yaşamın 7/24 yükünü çeken tüm dünya ve ülkem kadınlarına armağan olsun.   

 

 

(…)

 

 

Makalenin özeti kısaca, “kadınların ataerki toplum ilişkisinde edindikleri konum” ve ayrıca, modern devletle birlikte gelişen bu ataerki yapılanmanın, kadınların sömürülmesi için nasıl işletildiğidir. Makalenin aslını telif hakları gereğince, dergide yayınlandıktan sonra buraya aktaracağım.  Ancak kadınlar üstüne bir yazı çalışması daha hazırlıyorum. Bu çalışma “kadın kavramı” üstüne olacak ve tarihsel olarak kadının anlamsal değişimlerinden söz etmeye çalışacağım.

 

Elbette sevgili okur, yaşantımda değer verdiğim ve katkılarından ötürü teşekkür edeceğim kadınları da anmak istiyorum. Münevver OTAN; bu ayrılık dönemlerimde her zaman o derin yüreğini ve içtenliğini benden hiç esirgemedi ve düzenli olarak benimle çay sohbetleri “uyguladı.” Onun bu davranışıyla, “kadınlar halden anlıyor” dedirten bir iç geçirmeyi tüm gerçekliğiyle gözler önüne serdi. Daha ayrılmazdan birkaç ay öncesinden (kasım ayında ki benim o kadınla üçüncü görüştüğüm aydı) beni açıkça uyardı ve ayrılığa hazır olmamı söyleyecek kadar öngörüye sahipti. Doğrusu, Münevver'in, o kadının tüm tavırlarını net biçimde öngörebilmesine hayran kaldım. Ayrıca bu dönemime ilişkin her ayrıntıya şahit olan böyle birisinin olması güven verici… 

 

Küçük dostum Müge KOŞAR’A daha en başından sürecin sonuna kadar verdiği desteklerden ve Yine SDÜ’DE görevli Emine hocaya ve Isparta il kütüphanesinin müdiresi Nurperi hanımefendiye de teşekkürlerimi sunmak isterim. Annemin bu süreç karşısında müthiş derecede anlayışlı olmasına ve temas ettiği noktalarla konuya hâkimiyetine de hayran kaldım.

 

Sevgiyle kalınız efendim!

 

NOT; yazıyı iki ayrı metin olarak buraya aktarabildim. Toplamda 28 sayfadır. 

  • Kategori: Siyaset
  • Saat: 01 Aralık 2014 - 04:16
Aralık
2014
01
"KADIN VE EKONOMİ" KISIM İKİ,
etiketler: KADIN, EKONOMİ

  “üremeyle cinsel hazzın resmen birbirinden ayrı tutulması sonucunu doğuran kadın hareketi, öznenin     keşfinde –özne’nin ancak arzuyla özneler arası ilişkiyi birleştirdiği takdirde oluştuğunu da eklememiz koşuluyla –belirleyici bir rol oynadı. Feminist hareketler tarihi, geniş çapta, ilk önce geleneksel kadın rollerinin ortadan kaldırılmasından sonra çocukla, daha sonra da, biraz daha tereddütlü olmakla birlikte, erkekle olan ilişkinin yeniden keşfinin tarihidir. Modernist ideoloji, kolektif yapıtlara katkıyı insanlar arası ilişkilerden ne derece üstün tutmuşsa, özneye dönüş de kendisini en çok aşk ilişkileri ve erotizme dönüşle gösterir. Özel yaşam, artık –kadınların yönetimindeki –toplumsal yeniden üretim/üreme ve mirasın aktarımının gizli krallığına kapatılmaktan çıkarılıp, kültürümüzün öznenin doğrulanması ve özgürlüğüne de, teknik ve ekonomik gelişme ve toplumsal değişimleri ortak olarak yönetebilme yeteneğine verdiği kadar önem verdiği ölçüde, kamulaştırılır.”(ALAIN TOURAINE, MODERNLİĞİN ELEŞTİRİSİ, YKY YAYINLARI).

 

 

“ aile, insanların kurduğu, insan öncesi hiçbir türde aynı bütünsellikte bulunmayan bir kurum. Dil, planlama, işbirliği, özdenetim, öngörü ve kültürel öğrenimi gerektiren bu kurum muhtemelen bunlarında gelişmesiyle şekillendi.

Süresi uzayan çocuk bakımı ile geniş alanlarda büyük silahlarla avlanma ihtiyacının birleşimi aileyi cazip kıldı. Ailenin dayandığı cinsel iş bölümü, insan öncesi temel bir ayrım olarak erkeklerin savunma yapması ve kadınların çocuk bakımını üstlenmesi ayrımından doğdu. Ama bu cinsel işlev paylaşımı insanlar arasında ilk olarak yiyecek üretimi için gerekli hale geldi, böylece sonradan ortaya çıkacak ekonomik uzmanlaşma ve işbirliğinin temelini oluşturdu.

 

(…)

 

Araç kullanımı ve dil ile birlikte aile hiç şüphesiz insanın en önemli icadı oldu. Bu üç icat da insanın derin düşünme yetisine sahip olmasını gerektiriyordu ki bu özellik, insanları insansılardan ayıran bilincin büyük bir kısmını oluşturuyor.

Aile bütün devlet öncesi toplumların çatısını oluşturdu ve devletlerin yaratıcılığının kaynağı oldu. Hayatta kalma ve bilgi edinme yolunda el yordamıyla ilerleyen insan, cinsel güdüsünü kontrol edip bireysel bencilliğini, saldırganlığını ve rekabeti bastırmayı öğrendi. Bu özdenetimin diğer yüzünde ise sevgi kapasitesi arttı: Sadece insansılarda görülen, annenin çocuğuna hissettiği sevgi değil, aynı zamanda bir erkeğin kalıcı bir ilişki içerisinde kadına karşı hissettiği sevgi ve iki cinsiyetin de git gide büyüyen insan gruplarına duyduğu sevgi de büyüdü. Ensest yasaklarında ve ilkel aile yaşantısının cömertliği ve ahlaki düzeninde görülen bu ilk özdenetim olmasaydı, uygarlık da mümkün olmayacaktı.”( DER: RAYNA R. REİTER, KADIN ANTROPOLOJİSİ, K. GOUGH, ailenin kökeni, dipnot yayınları).

 

 

“ tarihsel olarak bakıldığında feminizm liberal ideolojinin bir kolu olarak görülebilir, feministler (aslında) liberalizmin temel özelliklerinin kadınlara da teşmil edilmesini istemişlerdir. MARY Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının İspatı gibi ilkyazılar kadınların endişelerinin liberal siyasi düşüncenin geleneksel yapısına dâhil edilmesi talepleriydi. JOHN S. Mill’in Kadınların Tabiatı Üstüne ( The Subjection of Women, 1869) adlı eseri kadın siyasi emellerinin erkeksi liberal siyasi düzenle özdeşleştirilmesinin başka bir örneğidir. 19. Yüzyıl ile 20. Yüzyılın başlarının rüşeym halindeki demokrasilerinin özgürlük ve eşitlikleri oldukça geç tarihlere kadar önemli alanlarda kadınlar için söz konusu değildi. Fransa’da kadınlar oy verme hakkına 1946’ya kadar, İsviçre’nin bazı kantonlarında ise daha da sonrasına kadar sahip değillerdi. Fakat bu usuli kusurlar düzeltildiği zaman bile ayrımcılık ekonomide düzeltilmemiş olarak kalmıştır.” (N. P. BARRY, modern siyaset teorisi, liberte yayınları). 

 

 

İkinci bölümü Türk dünyasında kadın üstüne ayırdım. Ancak hatırlatmak isterim ki, sevgili okur; bu çalışma sadece kadın ve ekonomi orijinlidir. Bu anlamda sınırlı bir sayfa sayısı içinde genel bir tarih sunabildim. Kadınların, tarihsel dönem içinde maruz kaldığı ekonomi temelli ayrımcılığa dikkat çekmek isterken, diğer yandan modern kapitalist ekonominin farklı bir gözle derinliğine inmiş oldum. Bu çalışma bana öğretici olduğu gibi ayrıca, farklı bir gözle, yani ekonomi gözüyle düşünmeye de başladığım ilk çalışmam oldu. Bu heyecan verici gerçekten ve bu deneyimi bana yaşatan, hocam, çok kıymetli DR Bilge AFŞAR’A teşekkürlerimi yinelemek istiyorum.  Hele ki böyle bir deneyimden sonra hocamın benden bu çalışmayı istemiş olması beni heyecanlandırdı. Efkârlarımı dağıtmama güzel bir fırsat oldu. En azından, ayrılık sonunda kafamın ortasında aylarca dolaşan kocaman bir “neden” sorusuna biraz olsun yanıt bulduğumu düşünüyorum. Bu kötü günleri, bu çalışmayla bir iyi neticeye erdirmiş olmanın verdiği heyecanımı da burada kayıt düşmeliyim.

 

Ülkemin erkek kesimine şunu hatırlatmak istiyorum; evli ya da flört halinde olduğunuz kadınlar/kadınlarınız, emin olunuz öylesine farklı hislerle çevrililer ki onların üstünde şiddet uygulamak sadece ve sadece günahkârlıktır! Bu ülkede günahkâr erkek sayısı çok fazla ve bu utanç verici durum karşısında bir erkek olarak kadınlara destek verdiğimi hatırlatırım. Ayrılık yaşadığım kadın hakkında çok minnettar olduğum ayrıntılar var ve bu çalışmanın onun adına güzellikler getirmesini diliyorum. Bunu bir iltifat olarak sunmuyorum, çünkü gelinen nokta da buna hiç ihtiyaç yok; ama bana öğrettiği şey, sağlıksız bir dünya da kendi içime kapanmakla yaşamı daha da sağlıksız kılmaktan bir işe yarayamayacağıdır! En başından sonuna kadar söylediğim ve hala ısrar ettiğim söylemim şudur; beni bir kuyudan çıkaran bu kadındır ve Münevver’in de onun hakkında ki iltifatlarına, en azından bu nokta da teşekkür ediyorum.

 

Şu aşağıdaki metin, makalenin aslına giriş kısmı olarak hazırlanmıştır, bir kısmını buraya aktarıyorum ve makale yayınlandıktan sonra aslını buraya aktaracağım; burada ki kesim sunum (seminer) kısmıdır!

 

 

Sevgiyle kalınız.

 

 

“      Kadın ilk çağlardan itibaren her alanda var olma savaşı vermiştir. Dünya var olduğu ilk günden bu yana gelişmişlik düzeyi düşük olan ekonomilerde kadınların geleneksel rollerinin ve çalışma hayatlarının dışına çıkabilmeyi başaramadıkları görülmektedir. Bu kısır döngünün nedenini sadece ekonomik olarak irdelemeye çalışmak toplumu bir bütün olmaktan çıkarmaya çalışmaktan öteye gitmeyecektir. Dolayısıyla olayın sosyo-kültürel nedenleri de bu çalışmanın içeriğinde yer almıştır.

 

       Sorunun temellendirilmesinin, sosyo-kültürel açından bakıldığında, kadınların toplumsal yeniden üretim bağlamında, kültürel ve ekonomik yapılanma içinde edilgin bir konumda kalmaya zorlanmalarının anlaşılmasıyla mümkün olduğu gözlemlenmiştir. Nevar ki konunun derinliğine karşın konuya ilişkin verilerin yetersizliği, sorunun açığa çıkmasında temel bir engel olsa da bir diğeri; aşağıda da anlatıldığı gibi, sosyo-ekonomik bağlamda gözlemlendiğinde kadınların temel bir çıkmazının da, toplumsal ikincilleştirme sürecinde ataerkinin ayrıksı konumunda yattığını söylemek mümkündür. Bu durumda ele alındığında kadınların tarihsel sömürüsü ekonomi ve kültürel değişimlerin paralelliğinde derinleşerek modern süreci de kapsayacak biçimde aşamalara sahne olmuştur. Pek tabidir ki “ataerki” her şeyin gözlemlenebileceği bir genel anlatım olamaz ama konuya ekonomi özelinde yaklaşıldığında toplumsal ikincilleştirmeyi, modern devlet ile birlikte sindirilen ataerki tipolojisinde görmek durumundayız. Ataerki sadece politik bir alana hapsedilemez; ancak onun kadın üstünde ki dayatmacı rolüne Antik Yunan Polis yönetimlerinden günümüz dünyasının toplumsal yönetimlerine kadar rastlıyoruz. Burada göze çarpan konumu ile bakıldığında ataerkinin gelişmesinde her zaman “endüstrileşme” süreçlerinin de gelişim gösterdiğine tanık oluyoruz. Klasik Yunan yönetimlerinde ataerki nasıl gelişti ise 16. Yüzyıllarla birlikte aynı zeminde gelişmiş ve nihayet endüstri devrimiyle (19.Yüzyıl) bu sürecin katmerleşerek derinleştiği gözlemlenmiştir. Sanıyorum bu paralellik bir tesadüf olamıyor.

 

         Ekonominin temel bir değişim aşaması olarak modern kapitalist sürecin tarihsel gelişim aşamaları incelendiğinde göze çarpan bir yanıyla bu, her zaman endüstriyel gelişimin paralelinde işgücü yaratımını da barındırmıştır. İşgücü zaman içinde değişim aşamaları geçirmiş ama kadınların bu farklılaşma dönemlerinde bir şekilde “ikincil” konumda kalmaya zorlandığı görülmektedir. Demek ki kadınlar, modern kapitalizmin değişim sürecinde yedek bir işgücü potansiyeli olarak bilinçli ve güdümlü bir politik üretimi barındırmışlardır. Aslında, bir yandan ekonomik diğer yandan kültürel bir çalışma bir araya geldiğinde görülmek istenen de budur: Hiçbir ekonomik değer, üretilen kültürel değerlerden bağımsız değildir. Modernite kendini yaratırken kadınları erkeğin boyunduruğuna sokmayı bu yüzden istiyordu; erkek ile olan bu modern devletin “evliliği,” Fransız devrimiyle de yenilenerek devam etmiştir. Fransız devrimiyle temellendirilen özgürlük ve haklar savunusunda kadınlar, bırakınız beklentileri ele geçirebilmeyi, karmaşıklaşan endüstriyel toplumda daha da derin sorunlarla yüzleşmek zorunda bırakılmışlardır. Bu yüzden yazının içerisine 1848 sonrasına dair bir ayrımı bilinçli olarak yerleştirmiş bulunuyoruz. Gerçekte kadın haklarına dair temel çabaların 1848 yıl dönümüyle yakın ilişkisine dikkat çekmek istiyoruz. Bu gösterge, bir kere toplumsal bir değişime işaret ettiği gibi “emek-işgücü” temelinde de yeni gelişmelere kaynaklık etmiştir. Tam da burada işçi haklarından kadın ve çocuk haklarına kadar zamanla gelişen bir dizi başlıkların çıkış noktasına, yani emekçilerin başkaldırısına tanık oluyoruz. Bu sürecin kadınlar için bir kazanım sağladığı gerçektir. Ancak kadınların toplumsal rolleri bağlamında konuya eğildiğimizde bu kazanım, üstü örtük bir biçimde ikincil politika süreçlerini inşa etmiş (sözgelimi oy hakkı, geceleri çalışma yasağı vs. aslında dönemin politik muhafazakârlığını pekiştiriyordu), kadın haklarının ikircikli konumundan çok daha etkin bir fayda sağlama imkânını doğurmuştur. Bunun ilk göstergesi kadınların, annelik rolüyle ilişkili ekonomik ve politik zeminde bir ayrımın ortaya çıkmasıdır ve bu realitenin, endüstriyel toplumda bir toplumsal hiyerarşiyi pekiştirmiş olmasıdır. Bu temel ikilem içinde kadınlar sadece bir emek gücü savunucusu olarak değil aynı zamanda toplumsal üretimin temel konusu olarak annelik haklarının da savunucusu konumuna bürünmüştür. Elbette kentselliğin yoğunlaştığı sanayi toplumunda kadınların bireysel etkinlikleri daha da artmıştır. Ancak bu artış, onların ikincil konumda kalmasına ek bir getiri sağlamanın ötesinde de değildir. Diğer anlamda artan ihtiyaçlar ve geçim süreçlerinde ki yaşamsal çeşitlilik, kadınları çalışma yaşamına sürüklemiş ve bu durum, doğrudan ikincil piyasaların oluşma sebepleri arasına girmiştir. Endüstriyel ekonomi, kadınlara zamanla hizmet sektöründe çalışma alanları sağlamış ve bu durum, onların daha az getiri sağlamasına neden olarak ev işleriyle birlikte erkek egemenliğin (ataerki) pekişmesini sağlamlamıştır. Özellikle II. Dünya savaşından sonra kadınların çalışma yaşamına daha çok dâhil olduğu görülse de savaş ekonomisinin dışında kadınlar, yeniden daha az getiri sağlayan ortamlara sürüklenmişlerdir. Böylece erkekler getirisi yoğun işlerde etkinliklerini arttırarak kamusal alanda daha etkin olmayı da başarmış oluyorlardı. Bu temel toplumsal hiyerarşinin 1980 sonrası dönemde biraz daha silikleştiğine tanık olunsa da, burada da kadınların kariyer sahibi olma ile annelik rolü arasında meydana gelen çatışmanın arttığı gözlemlenmektedir. Bu ise sektörel bir cinsiyet ayrımını çeşitlendirmiş, kadın işgücünün hizmet sektöründe yoğunlaşmasıyla neticelenmiştir. Günümüz itibariyle ise kadının ekonomide yer alamama nedenlerine baktığımızda pek çok engel karşımıza çıkmakla birlikte eğitim düzeyi ve düşük ücret politikası en önemli iki unsur olarak görülmektedir. Kadının ekonomide neden ikinci planda olduğunun araştırılmaya başlanması kadının kendi değerine sahip çıkmasının da kapısını aralamıştır. Unutulmamalıdır ki ekonomik gelişmişlik kadın erkek ayrımına gitmeden her bireyi ekonomiye kazandırmakla gerçekleşecektir.

 

         İşgücü piyasasında kadın çalışan oranı arttıkça kadına özgü sorunlar da hem artmış hem de çeşitlenmiştir. Kimliği işlevine göre şekillenen kadın genellikle daha düşük ücretle çalıştırılmakta ve emeğinin karşılığını büyük oranda alamamaktadır. Ve görülmektedir ki bu ve benzeri nedenler kadını ekonomide üretici kimliğinden uzak bırakmıştır. İş hayatında başarılı olan ve tuttuğunu koparan kadınlara “erkek gibi kadın” benzetmesinin yapılması da olayın tartışılması gereken başka bir boyutudur. Yüzyıllardır süre gelen bu anlayışı değiştirmek kolay olmamakla birlikte toplumsal eğitimin kadına kadın kimliğini kazandırabilecek güçte olduğu aşikârdır.”

 

 

 

 

  • Kategori: Siyaset
  • Saat: 01 Aralık 2014 - 04:09
Temmuz
2014
22
SENDİKACILIK ÜSTÜNE BİRKAÇ NOT
etiketler: SENDİKA, POLİTİKA, ÖRGÜT

: İnsanlığın ilkel durumunda toprak mülkiyeti ortaktı. Öyle ki, herkes doğumuyla birlikte, toprağın bir parçası üzerinde, geri alınmaz bir hakka sahip bulunuyordu. Aynı zamanda, insanlar bu çağda ne çeşitten olursa olsun hiçbir baskı ve zorlama olmaksızın yaşıyorlar, tam anlamıyla özgürlük içinde bulunuyorlardı. Demek ki, ekonomik eşitlik ve özgürlük, doğuştan kazanılan haklardır. Bu düşüncelerin, eski doğal hukuk teorisinden alınmış olduklarını biliyoruz. 18. Yüzyıldan beri, demek ki bilimin insanı hayvan soyuna soktuğu ve bir hayvan türünden geldiğini öne sürdüğünden beri, diğer hayvan türlerinin yaşama alnının ormanlar, ırmaklar, göller ve denizler olması gibi insan türünün yaşama alanı da yeryüzü sayılıyordu. İnsanlığın bu ilkel durumu yavaş yavaş, ya nüfusun artışı ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan her çeşit güçlükler ya da birtakım kimselerin, gözleri olarak doymak bilmediği için ve sert, kaba davranmaları sonucunda ellerine geçirdikleri büyük toprak parçalarını yalnız kendi yararlarına kullanmaları dolayısıyla son buldu. Özel mülkiyet kavramı, insanların emekleriyle yarattıkları ya da başka biçime dönüştürdükleri nesneler konusunda da yine aynı nedenlerden ötürü doğabilmiştir. Böylece aç gözlülük ve sertlik, yavaş yavaş uygarlık öncesi ilkel insanın doğal durumuna son verdirir ve toprağın özel mülkiyetini yaratırken kişisel çalışma da taşınabilir malların özel mülkiyetini yaratmış oldu. Dolayısıyla eski düzen artık sürdürülemezdi. Özellikle belli amacı olan ya da zımni bir sözleşmeyle yeni bir düzen konarak bu düzenin temeli üstüne de güçlükleri, karışıklıkları ortadan kaldırmak, bireylerin sertlik ve kötülüğünü gemlemek amacıyla devletin özel mülkiyeti getirildi.

               Bugünkü uygar toplum işte böyle kuruldu. Bu toplum şüphesiz zenginliği arttırdı; tarımın, ticaretin, endüstrinin sanatın ve bilimin gelişmesine yardımı oldu, ama insanlığı da zenginler ve yoksullar olarak böldü; …” (MAX BEER, sosyalizmin ve sosyal mücadelelerin genel tarihi, kaynak yayınları).

 

İNSANLIK, ilkel dönemlerinden modern dönemlere kadar geçen sürecinde iki şeyi dönüştürdü; ilki, teknik ya da ideolojik anlamda yaşantısını ve bu “yaşantısını” borçlu olduğu, yani maddi yanıyla zaruri olduğu doğayı!

 

Bu iki dönüşüm –düşünsel ve maddi- insanı her çağda farklı PARADİGMALAR ile karşıladı. Bu söz konusu PARADİGMALAR her çağın bir yansımasıydı, ama bu yaşamın içinden parlayan bir yansımaydı ve işte modern çağın bu yansıyan unsuru sanayide meydana gelen devrimsel değişimdir. Gerçekten de sanayide meydana gelen bu devrim, kendinden önceki çağı toprağın altına gömdü, yaşamın hemen her alanında dönüşümler birbiri ardına geldi. Uygarlık ve diğer notlarımızda bunlara dair kısa vurgularımız vardır…

İşte sosyal yaşamda da derin bir değişime de neden olan bu süreç, işçi kesimi diye bilinen ve ücret karşılığı emeğini satan, sosyal haklara ve emeklilik yaşına bağlanmış bir ömür süren, zorla doğadan koparılarak –yani kır yaşamına son verilerek-  kentin içine sokuşturulan bir insan tipini de meydana getirdi. Bu insan yani “işçi”, çok ağır süreçler yaşadı ve belli bir süre sonra, 2. Dünya savaşıyla özellikle, toplumsal haklara sahip olabildi. SENDİKACILIK işte bu hakların kavgasının verildiği, örgütlenme ile işe başlayan bir işçi topluluğudur. Zaman içinde politik arenaya da etkin bir güç gösterisi olarak girecektir. TÜRKİYE sendikal hakları 1963 yılında yasal bir düzenlemeye sokmuştur.

 

günümüzde, modern ücretli proleter, işçi sınıfının kadın öncüleri, aynı zamanda, ait oldukları toplumsal cinsiyetin yüzyıllardan bu yana ilk kadın öncüleri olarak da kamu sahnesinde boy göstermektedir.

               Halktan kadınlar her zaman sıkı çalışmışlardır. Yabanıl ilkel toplulukta ağır yükleri taşımışlar, yiyecek toplamışlardır. İlkel köyde ekip biçmişler, çömlek yapmışlardır; eski çağda köle olarak efendilerine hizmet etmişler, bebeklerini emzirmişlerdir. Ortaçağda feodal efendinin iplik eğirme odasında çalıştırılmışlardır. Ancak özel mülkiyetin oluşmasından bu yana, halktan kadınlar genellikle, toplumsal üretimin büyük işliklerinden, böylece kültürden de ayrılarak çalıştırılmış, acınası aile yaşamının ev işlerine tıkılmışlardır. Onları aileden koparan, başka alanlarda, işliklerde, binalarda, bürolarda, fabrikalarda, depolarda toplumsal üretimin boyunduruğu altına sokan kapitalizm olmuştur. Burjuva kadını toplumda bir asalaktır; tek işi, sömürünün meyvelerini tüketmektir. Küçük burjuva kadın ise ailenin yük atıdır. Modern proleter kadınlar ilk kez insan olmuştur; çünkü insanları kültüre, insanlık tarihine katkıda bulunmaya ilk hazırlayan [proletaryanın] mücadelesidir.

               Mülk sahibi burjuva kadının dünyası evidir. Proleter kadınların evi bütün dünyadır; bütün acı ve neşesi, bütün soğuk zalimliği ve işlenmemiş temizliği ile dünya.” (ROSA LUXEMBURG, ROSA LUXEMBURG KİTABI, dipnot yayın).

 

“ ‘jandarma devlet’ ya da ‘politik devlet’ten daha alaycı bir anlam taşıyan gece bekçisi deyimi, sanırım LASSALLE’IN deyimidir. Karşıtının ‘etik devlet’ ya da genel olarak ‘müdahaleci devlet’ olması gerekirdi, ama bu iki deyim arasında da ayrımlar vardır. Etik devlet kavramı felsefesel ve entelektüel kökenlidir (aydınlara özgü: HEGEL) ve gerçeklikte, din-kilise örgütlenmesinin bir ortaçağ kalıntısını simgeleyen kozmopolitizm ve müdahalesinin tersine, daha çok devletin özerk, eğitsel ve moral etkinliğine yönelttiğine göre, gece bekçisi devlet kavramına da bağlanabilirdi bu etik devlet kavramı. Müdahaleci devlet kavramı ise ekonomik kökenlidir ve bir yandan korumacı akımlar ya da ekonomik ulusalcılık akımlarıyla, öte yandan da emekçi sınıfların kapitalizmin aşırılıklarına karşı ‘korunmasını’ topraksal ve feodal kökenli belli bir devlet personeline bırakma girişimiyle ilgilidir” (ANTONİO GRAMSCİ, hapishane defterleri, aşina kitaplar yayın)     

 

Sendikal hareketlerin belli başlı amaçları arasında, işçi ile işveren arasında pazarlıklar yapmak, ücretin ve sosyal yaşamın koşulları adına çeşitli yasal düzenlemelere katılmak ve etkili olmak, toplu iş sözleşmeleri aracılığında bu işlevleri yerine getirmektir. Çalışma koşullarının iyileştirilmesi temel çıkış noktalarından birisi olarak sendikacılık günümüzde de aynı işlevlerini devam ettirmektedirler. Bu hareketin iki temel ayrımı vardır ve bunlardan ılımlı olanlar, demokratik katılımcılığı savunmakla birlikte kapitalist ekonomiye dolaylı bir taraf tutmaktadırlar. MARKSIN öngörüsünü ilk eleştirenlerden BERSNTEİN bu görüşün en önde yer alan düşünürlerindendir. YAZAR günümüzde mülk sahiplerinin arttığını ve bu anlamda sosyalizmin geleceğinin toplumsal zenginliğin artmasına bağlı olduğunu savunmuştur.

 

  • Kategori: Siyaset
  • Saat: 22 Temmuz 2014 - 02:29
Mart
2014
14
"YÖNETİM ÜSTÜNE BİRKAÇ SÖZ"
etiketler: YÖNETİM, İLİŞKİ

POLİTİKA çeşitli anlamlar içerir. Ama iki genel görüşe ayrıldığı görülür.

1-      Bir çatışma içeren anlama sahiptir. İnsanlar arasındaki düşünce ve yaşamı içeren çıkarların getirdiği çatışmadır. Burada amaç iktidarı ele geçirmektir. Politika, kimin neyi, ne zaman, nasıl elde ettiğini belirleyen bir faaliyettir.

2-      Bir yandan da idealist ve ütopik görüş vardır. Bunlar toplumun ortak iyiliğini amaç edinirler. Aslında politika hem bir çatışma hem de bir iktidar kavgasıdır. 2. Görüş daha çok olması gerekeni içerecektir. Genel bir çeşitleme yaparsak; a) politika evrensellik ve süreklilik içerir. İnsanlar arasında çıkar ayrılıkları var oldukça politika da var olacaktır. B) politikanın özü; toplumdaki değerlerin dağıtma ile ilgili bir görüş ve çıkar çatışmasıdır. C) politika sadece bir çatışma değil ayrıca bir uzlaşmadır. Politika; belli bir toplumda çatışma halinde olan çıkarların uzlaştırılması faaliyetidir. D) politika her türlü değerden arınmış olarak pek olası değildir zira siyasal iktidar bir meşruluk içindedir.”(MUNCİ KAPANİ/POLİTİKA BİLİMİNE GİRİŞ)

 

“ demokrasi bir çoğunluk yönetimi değildir. Fakat azınlık haklarına gereken saygı ile çoğunluk yönetimidir. Azınlığın haklarının baskı altında olması, orada demokrasinin olmadığının delilidir.”(1945 İNGİLİZ DEVLET BAŞKANI/CLEMENT R. ATTALE)

 

“SİYASAL yöneticiler, dini konularda özel bir yeterliliğe sahip değillerdir. Hükümetin işi, dini veya dini olmayan kanaatlerin doğruluğuna hükmetmek değil, devletin güvenlik ve esenliğini savunmaktır”(J. LOCKEU)

 

“doğru bir devlet, uyumluluk üreten bir hükümettir. Ama doğru devlet, halkı yasaya bağımlı kıldığı zaman ortaya çıkar. Devlet, bir uyumu gerektirir. Uyum; yasaların amacının adalet olduğu zaman sağlanabilir.”(SCİPİO/ROMA İMPARATORLUĞU DÖNEMİ DÜŞÜNÜRÜ. D.SCHUTZ’UN ESERİNDEN AKTARIMDIR.)

 

“ulus devletin milliyetçiliği özel bir öneme sahiptir. Hanedan yerini halka bırakıyordu. Halk vurgusu önemliydi.”(BOTTOMORE/M.AYDIN’DAN AKTARIM.)

 

“T. HOBBES, devlet olmadan her insanın diğerinin potansiyel can düşmanı olduğunu ve bu yüzden, suçları ve şiddeti engellemek için güçlü bir devleti öngörüyordu. KANT ise farklı düşünüyordu. Sınırlı bir devlet öngörüyordu. Babacı olmayan mini bir devlet! J.S.MİLL ise bu fikirden esinlenmiştir.”(KARL POPPER/ HAYAT PROBLEM ÇÖZMEKTİR KİTABI)  

 

“bütün insanlarda var olan ve ancak ölümle sona eren sürekli ve durmak bilmez bir iktidar, daha fazla iktidar arzusu eğilimini öngörüyorum. Bunun nedeni, insanın halen elde ettiğinden daha büyük hazza ulaşmayı istemesi veya ölçülü bir kudretle yetinmemesi değil, iyi yaşamak için halen sahip olduğu kudret ve imkânları, daha fazlasını elde etmeksizin güvence altına alamayacağı gerçeğindendir.”(T. HOBBES)

 

“bir devleti iyi yönetmek sadece bilimsel bilgiden ibaret değildir. Yönetim, fizik ya da kimya, hatta bazen tıbbında olduğu anlamda ir bilim değildir. Etik yargılar vardır politikada ve bunlar bilimsel değildir. Ayrıca bir devleti yönetmek bilgiden daha fazlasını gerektirir. Kararlılık, adanmışlık ve karakter gerektirir.”(R.A.DAHL/DEMOKRASİ ADLI KİTABINDAN)

 

“cemiyet, her zaman, iki parçanın dinamik bir birliğinden oluşur; azınlıklar ve kütleler. Azınlıklar, özel vasıfları haiz fertler veya fertlerden oluşmuş gruplardır. Kütle ise, özel vasıflardan mahrum insanların bir araya gelmesi ile vücut bulur”(ORTEGA Y. GASSED/ KÜTLE İNSANI KİTABINDAN)

 

“küreselleşme, 90 sonrası özellikle gelişmekte olan ülkelerde daha serbest ekonomi politikalarına kapı aralamıştır. Sistematik kamulaştırma politikaları, korumacılık, ithal ikamesi, döviz kuru kontrolleri, v.s. uğraşan ülkeler, artık sınırlarını yabancı yatırıma, kamu kaynaklarını elden çıkarmaya(DENASYONALİZASYON), özelleştirmeye, DEREGÜLASYON ve diğer piyasa politikalarına açmıştır. Dünya bankası dahi kapitalist modele eski eleştirisini sürdürememiştir.”(M. SKOUSEN/İKTİSAT TARİHİ KİTABI)

 

“FRANSIZ devrimi eşitlikten, mülkiyet haklarının eşitliğini istiyordu. Bu açıkça; insanın kendi becerisine göre azami kar sağlamak üzere kendi mülkiyetinden ekonomik yaşamda yararlanma özgürlüğü anlamına geliyordu. Sosyal demokrasi ne özel mülkiyete yaslanıyor ne de onun eşit dağılımı isteminde bulunuyor. Onun toplumsallaştırmasını istiyor ve isteminde bulunduğu eşitlikte, toplumsal emeğin ürünleri üzerinde herkesin eşit hakkıdır. Amaç zorunlu emeğin azaltılmasıdır. Böylelikle özgür olunamayacak ancak, çalışma askeri bir duruma indirilecek ve insan, sanat, özgür yaşam ürünleri ile ilgilenecektir. Modern sosyalizmin özgürlüğü budur”(KAUTSKY/ KAUTSKY KİTABINDAN)

 

“liberalizm orta çağdan gelen her şeye karşı çıkmıştı. İlk liberalizm felsefi idi. İyimserdi. Yunanistan da filozoflar bireyci değillerdi. İnsan onlar için sadece toplumun üyesidirler. Söz gelimi PLATON’UN cumhuriyeti iyi bir toplumu anlatmaya yönelikti. Sundurmacı felsefeye göre kişi hangi toplumda olursa olsun iyi bir yaşam sürebilirdi. Orta çağda filozofların çoğu dâhil birey, toplumsal bir kurumun, ahlaki ve kuramsal inancı, kanatları altına girdi. Liberallik, feodallikle ve devlet kilisesi ile engellenmediği AMERİKA DA en büyük başarısını göstermiştir.”(B. RUSSELL/BATI FELSEFESİ TARİHİ)

 

“modern toplumların hepsi demokratiktir. Yani şart ve kişisel hal ayrımlarının giderek ortadan kalkmasını sağlarlar. Yalnız, bu toplumlar ya zorba veya zalim bir biçime, ya da liberal bir biçime açık olur.”(ALEX DE TOVGUEVİLLE/ AMERİKAN DEMOKRASİSİ KİTABINDAN/R.ARON’UN AKTARIMIYLA)

 

“J.J. ROUSSEAU, sosyal mukavele teorisini geliştirirken, hem, deyiş yerindeyse toplumun nazari olarak oluşumunu, hem de iktidarın meşru kökünü keşfediyordu. İktidarın meşruluğu ile topluluğun temeli arasındaki bağ, geçmişin politika filozoflarından çoğunun karakteristiğiydi. Bu fikir bugün yeniden ele alınabilir.”(R.ARON/SOSYOLOJİK DÜŞÜNCENİN EVRELERİ KİTABI)

 

“demokrasi krizi, demokrasinin yeterince demokratik olmamasından kaynaklanır. Bunu aşmanın yollarından bir tanesi, merkeziyetçiliğin terk edilmesine dairdir. Bu krizi aşmanın bir diğer yolu da, şeffaflaşmaya yönelik hukuk reformlarının yerine getirilmesidir.”(A. GİDDENS)

 

“YENİ SAĞ/NEO- LİBERALİZİM,

1-küçülen devlet,

2-özerk sivil toplum

3-piyasa radikalizmi

4-ahlaki otoritecilik

5-eşitsizliğin kabulü

6-geleneksel ulusalcılık

7-emniyet olarak sosyal devlet

8-doğrusal modernleşme

9-düşük ekolojik bilinçlilik

10-iki kutuplu dünyaya aitlik. İlkelerine dayanır.

Demokratik bir toplumda kamu gücü kolektif isteği temsil ettiğinden, toplumun diğer sektörlerinde olduğu gibi ekonomide de güçlü bir hükümetin varlığı son derece doğal ve arzu edilebilir bir durumdur. Klasik sosyal demokraside devletin aile yaşamına karışması gereklidir ve bu uygulama takdir edilecek bir yaklaşımdır. Devlet gelirleri muhtaç durumdaki ailelerin ihtiyaçlarının giderilmesinde hayati öneme sahiptir. Ve devlet kendi geçimlerini gideremeyen ailelere yardım etmek durumundadır. KEYNES sosyalist değildi ama MARX gibi kapitalizmin rasyonel olmayan niteliklere sahip olduğunu düşündü.  MARX ve KEYNES kapitalizmin üretkenliğini kabul ediyorlardı. E. BURKE; gereğinden fazla büyüdüğünde özgürlüğün ve kendine güvenin düşmanı olabilecek devlete karşı memnuniyetsizliğini dile getirmiştir.”(ANTHONY GİDDENS/ÜÇÜNCÜ YOL POLİTİKASI/sosyal demokrasi)

 

“JAMESON kapitalizmi üç döneme ayırmıştır;

1-      Sanayi sermayesinin asıl olarak ulusal pazarlar içinde gelişmesiyle nitelenen, piyasa kapitalizmi.(1700-1850 arası dönemdir.)

2-      Pazarların dünya pazarları haline geldiği, ulus-devletler çevresinde örgütlenmiş ama hem ucuz emek hem de hammadde sağlayan sömürgeler ile sömürgeciler arasındaki temel sömürü asimetrisine dayanan tekelci kapitalizm.

3-      Uluslar arası şirketlerin büyük bir hızla büyümesinin ve sınırlar ötesini anlatan, POSTMODERN çok uluslu kapitalizm dönemi. Bu kapitalizm MARX’IN çözümleyişi ile çelişmemektedir.(CONNOR/POSTMODERNİZM KİTABI)

 

“demokratikleşme fertler arasında fikri bütünleşmeyi meydana getirdiği sürece, milli devlet anlayışı güç kazanır, aksi halde parçalanma ve bölünmeler sosyal yapının dokusunu bozabilir”(ORHAN TÜRKDOĞAN)

 

“faydacılık ya da en büyük fayda ilkesi, davranışların, mutluluğu yükseltmeye eğimli oldukları oranda doğru, mutluluğu azaltmaya eğilimli oldukları oranda yanlış oldukları görüşünü ihtiva eder. Mutlulukla zevke ulaşma ve acının yokluğu, mutsuzlukla da, acının varlığı ve zevkten mahrumiyet amaçlanır.”(J.S. MİLL/ÖZGÜRLÜK KİTABI)

 

“kavram olarak antik çağa kadar giden ama modern çağlarda ‘halkın katılımını öngören siyasal sistem’ anlamında yeniden üretilen demokrasi de nispet edildiği yere göre farklı nitelemelerde kullanılır. Örneğin seçkinci demokrasi, ekonomik demokrasi, çoğulcu demokrasi, sosyal demokrasi, katılımcı demokrasi, eleştirel ve bütünlükçü demokrasidir. Seçkinci demokrasi genel anlamda kabul göremiyor. En yaygın olanı liberal demokrasi ve sosyal demokrasidir. Liberal demokrasi zamanımıza damgasını vurmaktadır ve küreselleştiği düşünülmektedir. OTORİTARİZM ve TOTALİTARİZM, otorite kelimesinin kullanımı ve dahası tanımlanmasına ilişkin ortaya çıkmış iki yönetim şeklidir. TOTALİTARİZMİ devletin bütün kurumsal yapılar üzerindeki etkinliğini, OTORİTERİZM ise belli kurumlar aracılığı ile toplum üstünde etkinlik göstermesi ifade eder ki, otoritenin aşırı kullanımına bağlı en somut sistemi FAŞİZMDİR!”(MUSTAFA AYDIN/SİYASET SOSYOLOJİSİ KİTABI)

  • Kategori: Siyaset
  • Saat: 14 Mart 2014 - 23:38