Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Haziran
2014
18
KENTLER ÜSTÜNE KISA NOTLAR, 3. BÖLÜM
etiketler: KENTLEŞME, ENDÜSTRİ

tüm büyük şehirlerde emekçi sınıfın üst üste yığıldığı bir ya da daha çok ‘kenar mahalle’ bulunur. Yoksulların zengin saraylarının hemen yanı başına gizlenmiş dar sokaklarda yaşadığı doğrudur; fakat genelde onlara bir mahalle ya da bölge tahsis edilir; böylece daha mutlu sınıfların gözlerinden uzak yaşar, başlarının çaresine bakmaya çalışırlar. Bu kenar mahalleler İngiltere’nin tüm şehirlerinde hemen hemen aynı biçimde düzenlenmiştir. Şehrin en kötü bölgesinde yer alan, en kötü şekilde inşa edilmiş evlerdir bunlar. Çoğu tuğladan yapılmıştır, bir sıra boyu uzanırlar, iki ya da üç katlıdırlar ve genellikle mahzenlerinde de insanlar yaşar… Sokaklar genellikle kaldırımsız, inişli çıkışlı, çöp ve hayvan pisliğiyle doludur. Sokaklarda ne tahliye kanalı ne de su oluğu bulunur, her yer pis kokular yayan su birikintileriyle kaplıdır. Ayrıca mahallenin kötü ve karmakarışık yapılanmasından dolayı havalandırma zorlaşmıştır…

[MANCHESTER da] Her yerde içinde pek az kişinin oturabildiği ya da tümden yıkık dökük binalar bulunmaktadır. Bazılarında kimse yaşamamaktadır ve bu hayli anlamlıdır. Pek az evin zemini tahta veya taş döşeme kaplıdır. Hemen tümünün pencere ve kapıları kırıktır, kasalarına doğru düzgün oturmamıştır! –Her yerde yığınla çöp, süprüntü ve pislik, su oluklarının yerini almış su birikintileri ve biraz olsun uygar herhangi birinin mahallede oturmasını imkânsız kılacak boyutta yoğun bir koku! Avlular (…) iğrençlik ve pislikte diğer yerleri geride bırakmaktadır… Çoğu döşemesiz, tek katlı ve tek odalı küçük kulübelerin bulunduğu bu düzensiz ortama, çamaşır iplerinin ve kazıkların arasından geçerek girilmektedir. Genişliği ancak bir buçuk metre, yüksekliği ise 180 santimi geçmeyen bu deliklerden birinde iki yatak gördüm –nasıl yataklar ve nasıl çarşaflardı onlar öyle- yatakların yanında bir merdiven ve bir ocak vardı ve tüm odayı kaplamışlardı. Birçok oda da hiçbir şey görmedim… Kapıların önünde, her yerde çöpler ve pislikler… İnsanların yaşadığı bu ahırların iki yanı evlerle ve bir fabrikayla çevrili…

 

BÖLGE sakinlerinin sağlığı açısından son derece zararlı ir başka unsur da sokaklarda orada burada dolaşan, burunlarıyla çöpleri karıştıran ya da avluların bir köşesinde küçük ahırlarda duran domuz sürüsüydü. Domuz besicileri MANCHESTER’DAKİ çoğu işçi mahallesinde olduğu gibi bu mahallede de avluları kiralamış ve buralara domuz ahırları yapmışlar. Neredeyse tüm avlularda bu işe ayrılmış bir köşe, hatta birçok köşe mevcuttur. Sakinler tüm çöplerini buralara atıyorlar –domuzlar bu çöplerle besleniyor ve her yanı kapalı bu avluların soğuk havası kokuşmuş bitkisel ve hayvansal atıklarla hepten kirleniyor…

Bizi tiksindiren ve dehşete düşüren şeyler yakın geçmişte cereyan etmiş olaylardan, sanayi çağından kaynaklanıyor. Manchester’da eskiden yapılmış birkaç yüz evin ilk sakinleri buraları uzun saman önce terk etmişler ve sanayi, evleri işçilerle tıka basa doldurmuş…

Birçok aile bir göz odada yaşıyor olmalarına rağmen kira yardımı alabilmek için geceleri odalarına kiracı ya da pansiyoner alır. Kadın ya da erkek kiracıların evli çiftlerle aynı yatağı paylaşmaları nadir rastlanan bir durum değildir…

[LONDRA] Şehrin, özellikle de işçi mahallelerinin kirli havasının veremi tetiklediği sokaktaki insanların solgun yüzlerinden anlaşılır. Sabahın erken saatlerinde herkes işe giderken sokaklarda şöyle bir dolaşsanız, gördüğünüz veremliyi andıran ya da veremli insanların çokluğu sizi şaşkına çevirebilir. Böyle bir görüntüyle Manchester’da bile karşılaşmasınız. Çukurlaşmış gözleri, soluk benizleri ve dar göğüsleriyle etrafta dolaşan bunca cılız, donuk ve cansız insanı Londra’dan başka hiçbir yerde görmedim… Diğer göğüs hastalıkları ve kızıl bir yana, çalışanları kırıp geçiren bir başka hastalık da tifüstür. İşçi sınıfının sağlık durumu üzerine hazırlanan resmi bir rapora göre, geniş çapta yayılmış bu salgının nedeni konutların kötü havalandırma ve kötü temizlik koşullarıdır…”F.ENGELS, İngiltere’de işçi sınıfının durumu, aktarım; M.RAGON, modern mimarlık ve şehircilik tarihi, kabalcı yayın, sayfa; 34-35).

 

19. yüzyıl sanayi çağı, dünya tarihinde olmadık bir biçimde insanlığı ve insana dair, doğaya dair ve etiğe, ahlaka, değerlere dair vesaire ne varsa sömürdü, hem de hiç acımadan… ENGELS bir burjuva üyesidir ama gördükleri onu öylesine derinden etkilemiştir ki, sanırım 24 yaşındaki bu yüzleşme, onu, MARKS’IN en sadık dostu olmaya yetmiştir. V. HUGO’DA aynı etkiyle sosyalist oldu ve daha, örneğin Frankfurt okulunun hemen tüm üyeleri –çoğu Yahudi kökenlidir- burjuva ailelerindendir. Burjuvazinin Fransız devrimiyle elde ettiği sermaye ve iktidar gücü, 19. Yüzyılda hem İngiltere hem de Fransa devletlerinin kendilerine teslim olmasını, boyun bükmesini sağlamıştır. Günümüzde bazı “kalın kafalı yazarlar” Osmanlı devletinin ve aydınlarının 19. Yüzyıl endüstri devrimini göremediklerini yazarak, güya bu dar kafalarıyla eleştiri getirirler; Mustafa REŞİT paşa ve ÂLİ PAŞA, olup bitenleri çok net görmüştü ama bu acımasız sanayi toplumunu da görmüştü! Bu ahlaksızlığı ve batı toplumlarının yaşamlarında ki bu sarsıntıları da görmüştü.

 

Şehircilik tarihi, en başa geri dönersek (notların birinci kısmına) eğer, insanların ağaçlarla kurdukları evlerle başlamıştır. Bu evler, zamanla yangınların getirdiği felaketler yüzünden taşlarla inşa edilmeye başlanmıştı. 19. Yüzyıla geldiğimizde artık “metal” çağına girmiş oluyoruz. İnsanlar demiri bir kez daha keşfettiler ve ikinci bir demir çağına girilmiş olunuyordu. Köprüler, sergi sarayları, pasajlar, çeşitli mağaza türleri vesaire demirlerle, dökme demirlerle ve çeliklerle inşa edilmeye başlanmıştır. Eiffel kulesi bu çağın ilginç bir simgesidir. Ve zamanla beton icat edilir, bu icadın ardından 19. Yüzyıl sonlarında betonarme ortaya çıkar; betonun içinde ki çelik kafes ile meydana gelen birlikteliktir. Bu gerçekten de, yani şu “betonlaşma” deyiminde olduğu gibi, estetiğin yerini bilimin almasıdır. Bu durum insanların güncel yaşamında hem sağlıksız hem de bilinçsizleştirme işlevi görmektedir… Her zaman savunurum, savunmaya devam; kentleşme bir sosyolojidir ve sosyoloji bir disiplin olarak her alanda tartışma konusu olmuş ama belediyecilikte nedense hiç akla gelmemektedir. Kent sosyolojisi görece yenidir. Burada çeşitli görüşler vardır ama konumuz gereği bu alana çok temas etmeyi gerekli görmedim. Sadece kaynaklarımda birkaç örnekle geçiştirdim, özellikle Amerikan sosyoloji okulunun görüşleri dikkat çekicidir.

 

PEKİ, AMA NEDEN “KENTLEŞME” İLE İLGİLENİYORUM?

 

Ben, filozoflar ve din âlimlerinden başka kimsenin lafına itibar etmem; sadece dinler geçerim. Siyaset bilimcisi, tarihçisi ya da ne biliyim işte sosyologu vesaire, her biri çalışmalarında disiplinlerinin dışına çıkmak istemezler ve disiplinleri onlara, buyruklar yükler. Örneğin EİNSTEİN zihnini yeterince filozof KANT ile derinleştirdi, ya da zihin filozoflarının çalışmaları bilgisayar sistemlerinin temellerini attı… Felsefe Avrupa da bilinen (okunan diyelim) değil yaşanan bir şeydir, bu yüzden HEGEL, felsefesinin temelini somut bir zeminde görmekteydi. Dinimin buyruğu “yaratıcıdandır”, felsefenin buyruğu ise aklımdan gelir; aklımla yaratıcının işine de karışmam, sadece paralelinde bir varoluş tarzı kurarım kendime…

Bu anlamda ve daha birçok bakışla; kentleşme, zaten her şeyin ortaya saçıldığı bir “mekândır.” Bu yüzden de bir sosyal-teoriyi içermektedir. İnsanın “kentleşmesi” ile “kentlerin üretimi” arasında yer alan derin ilişki; insanın, tarih boyunca kendini yaratmasıyla ilgili bir pratikler bütünüdür. Kentsel sorunlar ile kentsel devrimler çok farklı sorgular içermiştir. Bir “felsefe-çalışanı” olarak kentler ve onların sokakları, mimarisi ve yaşam-evreni bana çok şeyler öğretir; bu öğrenme, okuyarak alınamayacak türden olanları (konuları) kapsar. Bu yüzden, aşağıda yer verdiğim alıntı, felsefenin ve ÜTOPYANIN aslında nasılda etkili olduğunu anlatır tarzdadır. 

 

19. Yüzyılın ütopistleri [yazar burada şehircilik üstüne düşünen ütopist kuramcıları kast ediyor] zamanın en büyük realistleriydi. Yalnızca her şeyi anlamakla kalmadılar, her şeyi önceden sezinlediler de. 20. Yüzyılın iki büyük fikri olan hava şehirciliği ve yer-altı şehirciliği 19. Yüzyılda şekillendi. PORT-ROYAL bulvarını BERHOLLET Sokağı üstünden geçirmek amacıyla bir köprü inşa ettiren HAUSMANN’DAN, 1558’de [bu sanırım 1858 olmalıydı] yer-altı ve hava caddelerinin CENTRAL Park’tan geçmesini öngören OLMSTED’E, H.HOREAU’DAN Eugene HENARD’A kadar pek çok örnekte görüldüğü üzere uzay şehirciliği çoktan yerleşmişti. Yer-altı şehirciliğine gelince, H.HOREAU şehirde yer-altı geçitlerinin kullanılmasını öneriyordu. HOREAU Paris Haller için hazırladığı projesinde yer-altı otoparklarına ve trafiğine son derece önem veriyordu. Ondan çok önce CAPET, caddelerden tehlikesizce geçmeyi sağlayan yer-altı geçitlerini önermişti. RİCHARDSON ağır taşıtlar için yer-altı yollarını önererek daha da ileri gidiyordu. E.HENARD ilk yapay zeminleri, T.GARNİER ise ilk yer-altı merkez garını tasarlıyordu. Fakat ilk yer-altı mimari çalışmaları 19. Yüzyılda açılan tünellerle çoktan başlamıştı bile: ilk tünel 1843 yılında Fransız mühendis BRUNEL tarafından THAMES nehrinin altında inşa edildi. 1886 da bir başkası, LİVERPOOL’DA Mersey nehrinin altında yapıldı. 1897 de yayalar ve araçlar için inşa edilen BLACKWELL tineli, 1905 yılında Roma’da ulusal cadde ile İspanyol meydanını birbirine bağlayan 1. HUMBERTO tüneli bunları takip etti. Bu tüneller sonunda metronun dâhiyane oluşumuna uzanıyordu.”RAGON, adı geçen eser; sayfa, 302).   

 

Belediye yönetiminin ticaret esnafına ve kuruluşlarına hapsolduğu bir ülkeye kentsel dönüşümlerle ilgili toplumsal ve felsefi yazılar yazmak, saçmalıktır! Bunun farkındayım. Felsefenin iğdiş edildiği bu toplumda, yapman gereken en birincil durum; ilgin olmayan konulara burnunu sokmamaktır! Bunun da farkındayım. Sivil toplum kuruluşlarının (STK) başına para babalarının geçtiği bir toplumda ve siyasal sistemde demokrasiden söz etmeyeceksin! Bunun da farkındayım. Karizmatik bir ülkede siyasetin temel tezlerine, bu tezlerin yönetsel rasyonalitesine değinmeyeceksin! Bununda farkındayım. Ama ben, ilkeleriyle yaşayan birisiyim, ilkeleri yaşamımdan ayrı tutamam; bu yüzden tüm bunlardan, böyle düşünmekten ve PROLEGOMENA ile temas içinde olmaktan (yani her zaman yorum içinde kalmaktan), geri adım atmayacağımın da farkındayım!   

 

Kentleşmeyle ilgileniyorum çünkü kentler birer kültür aktarımı sağlar, kentlerin tarihi kültürel dönüşümleri de bize sunar. Bu yüzden “kültür-tarihçiliği” çok da ilerleyemedi ülkemizde, siyasi tarih herkesin dilinde dolaşıyor. Siyasi tarih belli bir kronolojiye tabidir, ama kültür tarihçiliğinde bu hiç istenmeyen bir durumdur. Kültür bir üretimdir ama üretim, her şeyi kapsar; ekonomiyi, dini, siyaseti, coğrafyayı kapsar. Kültürel okuma, aynı zamanda siyasetin tıkandığı yerde açıklık sağlar; örneğin Türk kültüründe hanedanlık bize siyasal yapılanmaya ışık tutar. Ama söz gelimi Çaldıran savaşı sadece bir güç gösterisi sunar, onu yorumlayan kültürdür, coğrafyadır. Bakınız hocaların hocası ORD. PROF. DR M. FUAT KÖPRÜLÜ –Allah yattığı yeri nur etsin- ÜSTAD ne diyor;

 

kültür bakımından en ehemmiyetli olan şehirli unsurdur. İlk SELÇUK fütuhatının ve onu takip eden hadiselerin, oldukça uzun bir zaman için Anadolu’da şehir hayatını epey sarstığı kolaylıkla tahmin olunabilir. Fakat sonra, 13. Asrın ilk yarısında, Anadolu Selçuk devleti siyasi ve askeri bakımdan mevkiini sağlamlamış, cenupda ve şimalde denize çıkmış, muntazam bir idare teşkilatı vücuda getirmişti. Bunun neticesi olarak, yalnız dâhili ticaretin değil, harici ticaretinde inkişaf etmesi ve hükümdarların ticareti himayesi hususunda kuvvetli tedbirler almaları, tabiatıyla şehir hayatının da inkişafında büyük bir amil oldu. Ticaret ve sanayi faaliyetinin inkişaf derecesini bilmeden şehir hayatını ve şehir teşkilatını öğrenmek kabil olamayacağı cihetle, evvela, en umumi hatlarıyla, bu meseleyi tavzihe çalışalım.”(KÖPRÜLÜ, Osmanlı imparatorluğunun kuruluşu, sayfa; 81, akÇağ yayın).

 

Pek kıymetli hocamızın burada ve devamında vurguladığı “şehir hayatı”, ileri ki dönemlerde kurulacak olan Osmanlı devletine ve onun idari yapılanmasına olan etkilerine dairdir. Şifahen duyduğum kadarıyla İNALCIK hoca, Selçuklu Anadolu’sunun Osmanlı devletinin kurulmasında ki önemine de dikkat buyurmuşlardır. Bunlar kültürel olguların idari ve siyasi konularda ki etkilerine örneklerdir. Ayrıca hocamızın (KÖPRÜLÜ hocanın) Osmanlı müesseseleri üstüne yaptığı derin çalışması, tüm Avrupalı şarkiyatçı kesimlere de bir cevap niteliğinde olmuştur. Bu hocaları ara ki bulasın!     

 

 

  

  • Kategori: Tarih
  • Saat: 18 Haziran 2014 - 21:41
Haziran
2014
15
KENTLER ÜSTÜNE KISA NOTLAR, 2. BÖLÜM
etiketler: TOPLUM, KENT, TARİH

“kent olgusu, öncelikli olarak, çeşitlilik arz eden betimleme metotlarından doğar. Ekoloji, ‘yaşam alanını’, içinde yaşanılan ortamları, komşuluk birimlerini, (komşuluk alanında birincil, daha geniş bir alanda ikincil) ilişki biçimlerini tanımlar. Daha incelikli olan fenomonolojik tanım, kentlilerle kent arasındaki bağlara saldırır; çevreyi, mekânın aykırılıklarını, kentsel yaşamın anıtlarını, akışlarını ve ufuklarını inceler. Ampirik tanım vurguyu morfolojiye yapar; insanların şu veya bu kent çerçevesinde bir megalopol (parçalanmış fakat eski biçim ve yapıların ortadan kalkmasına rağmen, kent işlevlerini de içerecek şekilde idari ve siyasi bir bütün meydana getiren şehir) çerçevesinde neler gördüklerini tam bir kesinlikle dikkate alır.” (H.LEFEBVRE, kentsel devrim, sel yayın, sayfa:48).

 

Kentler üstüne tuttuğum bu ikinci not öbeğinin temel göstergesi –en azından bana öğrettikleri-, Avrupa siyasası ile Doğu/şark siyasası arasında yer alan temel bir ayrıma da işaret eder; “yerelcilik” ve “evrenselcilik.” Bu ayrım, ufuk çizgisinden bakıldığında, doğu toplumlarının yönetsel biçimiyle batı toplumlarının yönetsel biçimleri arasında ki ayrıma da işaret eder. Türk siyaset düşünü coğrafya okumasına ya da antropoloji ve tarih okumasına sahip olamadığı için (özellikle siyasal bilimciler), bu temel ayrıma hiç temas edememişlerdir. Oysa ATİNA’DAN –antik dünyadan sanayi devrimine kadar geçen dönem- LONDRA’YA uzanan kentlerin tarihi, batının toplumsal tarihidir. PERİKLES’İN konumlandırdığı bu yönetsel tarih, 1950’li yıllara kadar çok temel dönüşümlere sahne oldu. Bu sürece eğildiğimde gördüğüm ayrımlar özetle dört ana başlıkta şekilleniyor; ilk dönemeç Antik dünyada meydana gelen fetihlerdir ve bu süreç ortaçağ Hıristiyan dünyası ile son buluyor. İkinci dönemeç feodal düzenin temellendirdiği evrensel bir sıçrama ile endüstriyel dönüşümdür. Üçüncü dönemeç evrensel imgelemde ortaya çıkan bireyselciliğin her anlamda kurgulandığı ve özellikle ulusalcılığın zorunlu olarak ortaya çıkışıdır. Son dönemeç ise Aydınlanma ile başlayan modernitenin kuruluşudur. Bu tarihlendirme birçok eksikliği beraberinde taşır, özellikle antropolojinin etkisiyle yaşam, asla tarihsel bir kurguya tabi değildir. Ama modern dünyanın inşasında Avrupa etkin bir kırılma sürekliliği içinde kalmıştır. 19. Yüzyıla gelindiğinde birikimle yüzleşen ve bu zamanlara kadar pek seçilemeyen temel konu olarak “coğrafya/mekân” endüstriyel toplum olarak bilinen 20. Yüzyılda çok daha öne çıkmıştır ve beni bu konuda tetikleyen GİDDENS’IN “zaman-mekân” sıkışmasına dair teorisidir. Bu teoriye burada girmek istemiyorum, bu konuyu üçüncü özette vurgulamayı amaç edindim.

 

AVRUPA her şeyden önce bir coğrafya icadıdır, bu doğal egemenlik türü ile bozkır imparatorluğunun egemenlik türü arasında derin bir ayrım yatar. Bu yüzden biz doğulu milletler egzotizme sarılırken Avrupa toplumları PRAGMATİST bir yaklaşıma en başından beridir zaten mevcutturlar. İşte bu ayrım, kapitalizmden endüstriyalizme kadar her konu da farklılıklara işaret eder. Ben bir siyaset bilimci değilim, bu umurumda da değil; ama filozoflarını okuduğum Avrupalıların “rasyonalitesi” ile doğunun “sezgiciliği” arasında yatan derin ayrımı, işte bu coğrafyada –yani coğrafya ile gelen temel dayatmaların eşliğinde ortaya çıkan felsefeyi- çok net gören birisiyim. Bunun için, siyaset bilimcilerine tavsiyem odur ki, eğer bir HOBBES’U ya da MACHİEVİLLE’İ anlamak isterlerse, ya da örneğin Fransa monarşisini kavramak derdindeyseler, ya da şu günlerde üstünde sığlıkla dolu düşüncelerin hiç bitmediği “federasyon” kavramını biraz anlamak istiyorlarsa, lütfen ellerine bir harita alıp, 16-17 ve 18. Yüzyıl Avrupa’sını bir gözlemlesinler. İşte bu yüzdendir ki OSMANLI ecdadım, bu Avrupa’yı o zamanlar bile, hatta Avrupalılar bunu anlamazken bile, bu durumun çok iyi farkındaydı. Eğer Selçuklu devletinin ticaret devleti olduğunu anlıyorsak, Osmanlı devletinin de bu sürecin iyi bir devamı olduğunu da kavrayabiliriz. Örneğin Akdeniz üstünde ki egemenliğini neye borçluyuz? Osmanlı devlet adamları Akdeniz’i bugünün Türkiye devletinden çok iyi kullanmış, görmüş ve stratejiyi derinlemesine uygulamışlardır. Bu iş, yani politika bir “kültür ya da din” siyaseti değildir, böyle sananlar yüzünden günümüzde Müslümanların canı fena yanmaktadır. DAVUTOĞLU (dış işleri bakanı ki, talihsizliktir) “strateji” çalışmasının 29. Sayfasında şöyle yazar;

 

“bir toplumun stratejik zihniyeti; içinde kültürel, psikolojik, dini ve sosyal değer dünyasını da barındıran tarihi birikim ile bu birikimin oluştuğu ve yansıdığı coğrafi hayat alanının ortak ürünü olan bir bilincin, o toplumun dünya üzerinde ki yerine bakış tarzını belirlemesinin ürünüdür. Bu açıdan bakıldığında, zihniyet ile strateji arasındaki ilişki, coğrafi verilere dayalı mekân algılaması ile tarih bilincine dayalı zaman algılamasının [gerçekten de yazarın bu ifadelerin de hiçbir şey yoktur] kesişim alanında ortaya çıkar. Farklı toplumların farklı stratejik bakış açılarına sahip olmaları, aslında, bu mekân ve zaman boyutlarına farklı dünya algılamalarının ürünüdür.”(A.DAVUTOĞLU, sayfa:29,stratejik derinlik, küre yayın).

 

Bu nasıl bir “coğrafya okumadır” Allah aşkına? Birde şu aşağıda ki coğrafya okumaya bakın lütfen! DAVUTOĞLU sadece mugalâta yapmış, bir tür “eristik-retorik” ve kitabının her tarafında bunlar var…

 

Avrupa bu politik çeşitliliği coğrafyasına borçluydu [Yani yazarın bahsettiği çeşitlilik, politik bölünmüşlüktür, 16. Yüzyıllar]; atlıları sayesinde kurulan bir imparatorluğun egemenliğini hızla kabul ettirebileceği kocaman ovalar yoktu. GANGES, NİL, DİCLE ve Fırat; Sarı Irmak [Yazarın bahsettiği ÇİN devletidir] ve YANGTZE çevresinde olduğu gibi zor koşullarda çalışıp çabalayan ve kolayca fethedilebilir olan köylü yığınlarına yiyecek sağlayan geniş ve bereketli akarsu bölgeleri de yoktu. Avrupa’nın doğal görünümü, vadilerdeki dağınık nüfus merkezlerini birbirinden ayıran sıradağlar ve geniş ormanlarıyla çok daha kesintiliydi. İklimi de kuzeyden güneye, batıdan doğuya doğru bir hayli değişiyordu. Bunun çeşitli önemli sonuçları olmuştur. Hem güçlü ve kararlı bir yerel diktatör tarafından bile olsa birlik sağlamış bir denetimin kurulmasını zorlaştırıyor, hem de kıtanın Moğol göçebe aşiretler gibi dıştan gelen bir kuvvet tarafından hızla istila edilme ihtimalini en alt düzeye indiriyordu. Tersine, çeşitlilik gösteren doğal toprak yapısı, gücün merkeziyetçi olmadan gelişmesini ve sürmesini teşvik etmiş ve yerel krallıklar, sınır boyu lortlukları ile dağlık bölge klanları ve ovalardaki kent federasyonları, Roma’nın çöküşünden sonraki herhangi bir zamanda çizilen Avrupa haritasını yamalı bir yorgana benzetmişlerdir.”P.KENNEDY, büyük güçlerin yükseliş ve çöküşleri, Türkiye iş bankası yayınları, sayfa: 21).

 

Avrupa fikri üstüne aldığım notlara (31 Mayıs tarihli) bakmanızı tavsiye ederim. Ama gerçekten de “kentler” üstüne eğildiğimde, orada meydana gelen toplumsal ve ekonomik değişimleri izlediğimde, Avrupa fikrinin ortaya çıkışı ile “coğrafya” ya da “mekân” olgusunun nasıl temel bir kurucu olduğuna şaşırıp kaldım. Mimariden suyollarına kadar coğrafya anlaşılan tarzın dışında bir oyun kurucudur. “kamusallığın” yaşadığı çağsal dönüşümler (Antik çağ, ortaçağ ve Aydınlanma ile başlayan modern çağlar) siyasal ve sosyal kurumlar açısından çok önemli fikir kaynaklarıdır. Bizde bu türden dönüşümler pek takip edilememekte ya da “şehir” insanlara hiçbir anlam yükleyememektedir. “hemşericilik” homojenleşmeye belki bir engeldir, ama asıl engel bu ülke de siyasal dokudur ve bu doku, ayrışma ve nefret üstünde kurulmuş vaziyette. Oysa Avrupa’da özellikle 13. Yüzyıllara temas edildiğinde, meydana gelen kentsel dönüşümler, günümüz Avrupa “yerel-yönetim” düşüncesinin de temellerinin atıldığı bir zamana temas etmektedir. WEBER’İN “şehir” üstüne düştüğü notlar, bu dönemlerin bir “ekonomik insan” ürettiğine dairdir. Bu ekonomik insan, yani siyasal insandan dönüşen bu yeni insan, bir yandan kapitalizmin diğer yandan ise uluslaşmanın da temellerinin atıldığı insandır. 14. Yüzyıldaki bu yeni inşa süreci, 15. Yüzyılda bazı değişimler yaşasa da endüstriyel çağda temel değişime sahne olur.

Ortaçağların sonlarında yer alan değişimler özellikle Hıristiyanlığın “evrenselci” yaklaşımıyla belli ölçüde ilintilidir. Örneğin Katedraller kentleşme üstünde çok etkilidir. Bu yeni “yapı” kendisiyle birlikte bir endüstriyel göç hareketine de temel olmuş durumdadır. Burada zanaatçılık, ticaretle olan ilgiler kentlere yeni boyut kazandırmışa benziyor. Şehir artık bir göç alanıdır ve kırsal kesimde ki zanaat ve ticaret şehir için yeni bir dünyadır.

 

uygarlığın ekonomik temelleri antik dünya da pek dikkat çekmiş bir konu değildi; ticaret de el emeği de iç sıkıcı, hayvani birer faaliyetten öte bir şey değildi. Ortaçağ şehri bu hayvanı bir insan haline getirdi.”(R.SENNET, taş ve ten, sayfa: 137, metis yayın).

 

Yazarın bu tanımlaması öyle yerindedir ki, doğrusu ortaçağ kentleri bireysel hakları getiren, kurumsallaşmayı ve örgütlenmeyi, hâsılı “kamusal insanı” üreten bir etkiye sahiptir. Bu yüzden, defatla tekrar edeceğim gibi “karanlık ortaçağ” yerinde olamayacak kadar saçma bir uydurmadır. Belki, bir tür oksidental ya da oryantal bir zemine sahiptir, ama ortaçağ günümüz Avrupa’sının temellerini kurmuştur. Örneğin o dönemlere ait olan HANSA teşkilatlanması, yani bir tür ticaret zinciri, günümüz şirketleşmelerine temel oluşturmuştur.  Hıristiyanlığın evrenselci imgesi bu türden bir teşkilatlanmalarda önemlidir. Diğer yandan ‘cemaat’ türünden bir birlik kurma, örgütlenme yine Hıristiyan etkidir ve bu örgütlenme, doğrusu “örgütlü Avrupa’nın” temel bir argümantasyonudur.

 

Şunu anlamak gerekir; Avrupa kentlerinin tarihsel süreci, bir “zincirleme” ilerleyişi göstermektedir. Bu zincirleme, doğu toplumlarında yoktur. Örneğin bir Bağdat yerini bir İSTANBUL’A bırakmamıştır. Ama bir VENEDİK yerini bir AMSTERDAM’A bu kent ise Londra’ya bırakmıştır. Burada “bırakmak” demek, Avrupa toplumlarının, maddi uygarlığının devamıdır, bu anlamda DAVUTOĞLU’NUN hayali coğrafya tanımlaması ile yani “islam birliği” türünden bir durum ile Avrupa arasında ki coğrafya birliği çok derin farklılıklar taşır. Hâsılı AVRUPA yaşamıştır ve sonra yazılmıştır; biz yazdıklarımızı yaşamakla uğraşıyoruz… Bu ise “doğu” ile “batı” rasyonalitesine iyi bir ayrımdır. 

  • Kategori: Tarih
  • Saat: 15 Haziran 2014 - 13:09
Haziran
2014
10
KENTLER ÜSTÜNE KISA NOTLAR, 1.BÖLÜM
etiketler: KENT, KIR

Bir kenti düşündüğümüzde, orada görmek istediğimiz belli başlı “mekânlar” hemen akla gelir. Bir meydan, varsa eğer tarihsel bir gezi alanı, çay bahçesi ya da sokaklar, alış-veriş mekânları, caddeler, ya da Pazar yerleri v.s. başlıklar hemen akla gelenler olabilir mi? Neden olmasın ama aslında “kent” çok daha farklı şeyleri barındırır. Kent kavramının tarihsel sürecine eğildiğimde; belki çok insanlar gelip geçmiş olsa da içerisinden (örneğin İSTANBUL’U düşündüğümde), zamana her daim bir şeyler biriktirerek gelen maddi çevresine şaşırır kalırım. Nasıl oluyor da taş, toprak, bahçeler, yollar, ormanları ya da kumları, dereleri ya da denizleri tarih içerisinde bir takım izleri saklayabiliyor? Bir kent tinselliğinden söz edebilir miyiz? Elbette edebiliriz, örneğin bir Müslüman için Mekke-i mükerreme ne çok manalar gizlemektedir, ya da bir tüccar için günümüzde NEWYORK çok anlamlar taşır. Bir tatilci için Antalya çok hoş gelir kulağa, bir gezgin için PRAG kenti ve daha diğer her tür farklı yaklaşımlar vardır.

 

Acaba bir zamanlar, yaklaşık 10 bin yıl öncesinde, bir vadinin bir köşesinde bir kulübe kurarak yerleşikliğe geçen bir insan, günümüz İstanbul şehrinin boğaz kıyısında bir villada oturan insanla karşılaşsaydı, bu buluşma deneyimine dair neler düşünülebilirdi? Doğrusu, kentlerin tarihi işte bu türden bir süreci kapsıyor ve insanoğlunun tarihsel “akışkanlığını” çok mükemmel bir içtenlikle tasavvur etmemizi sağlıyor. İşte ben “kent” denildiğinde bu tarihsel-akışkanlığı düşünüyorum ve bunu anlamak için bu not çalışmasına girişmiş bulunuyorum.

 

Belki fark edemiyoruzdur, ama içinde yaşam olanağı bulduğumuz kentler ile içinde var-olduğumuz bedenlerimiz arasında bir takım ilişkilere sahibiz; her ikisi de bizleri bir ‘çevreye’, evrensel bir ‘imgeye’ ve sosyal bir ‘içeriğe’ bağlayan iki ayrı maddi evrenlerimizdir. Her gün yürüdüğümüz sokaklar, bir yerlerde oturup yerine getirdiğimiz söyleşiler, birileriyle çıkıp dolaştığımız gezinti alanları; hepsi bizim kişiliğimiz, kimliğimiz ve aslında bedenlerimiz üstünde derin etkilere sahiptirler. En asgari durumda bile “anılar” yaşamımızın tüm diğer zamanlarında bizleri hiç bırakmazlar. Örneğin ben “Antalyalıyım” dediğimde, bir diğeri “Diyarbakırlıyım” dediğinde, bir diğeri “Aydınlıyım” dediğinde çok şeyler demiş olmaz mı? Bunlar çok şeyleri söylemektir. Evet, işte sevgili dostlar, kentlerin dili ile onların tenler üstünde ki ilişkisini anlamak, uygarlığın değişim aşamalarını anlamanın da bir başka yoludur.

 

CENNE’DE Kİ cami [bu CENNE kenti MALİ’DE bir kenttir] şaşırtıcı ve çok önemli bir kültürel ve teknolojik anıttır. Devenin gelişinin ve sahra boyunca ticaret yollarının açılmasından sonra sahil, insanların şehirlerini kurması için en mantıklı yer haline geldi ama ortam bazı aşılması güç engeller çıkardı. Şehir alanlarında en sıradan inşaat malzemesi olan taş ve ağacın hemen hiç bulunmadığı bir çevre de insanlar nasıl şehir kurardı?

Yerliler ellerindeki tek kaynağı –toprak- kullanarak sorunu çözdüler. Toprağı çamur haline getirmek için su eklediler ve ellerindeki az keresteyle yaptıkları çerçevelerde çamuru pişirdiler. Başta çamur kulübeler yaptılar, ama yapıları hızla daha büyük ve daha kapsamlı olmaya başladı. Camiler, okullar, avlular ve saraylar yaptılar –hepsi de çamurdan. Buradan kaynaklanan mimari, dünyada ki en çarpıcı ama çevresel açıdan uygun binalardan bazılarının ortaya çıkmasına neden oldu. Çamur duvarlar hem yakıcı sahra sıcağına karşı ideal bir yalıtım, hem de kuru mevsime dayanıklı olduğunu gösterdi.

İnsanlar en nihayet çamurdan tuğla yapmayı da öğrendi, güçlü olması için içine saman eklediler. Kerpiç mimarisi Kuzey Afrika’da en yüksek düzeyine ulaştı. ADOBE (kerpiç) sözcüğü, İskender’in, Romalıların ya da Arapların istilasından çok önce, firavunlar döneminde antik Mısır’da konuşulan antik Kuzey Afrika Kıpti dilinden kaynaklanır.”(J.MİLTON, makale; kente karşı kabile, derleme; J.WEATHERFORD, vahşiler, barbarlar ve uygarlık, sayfa:142, versus yayın).       

 

Bir şehre girdiğimizde sadece sokaklara, caddelere ya da mimari bir yığına girmiş olmaktan başka, farklı yüzlerin, tinlerin, sosyalitenin de içine girmiş oluruz; bu bize yeni bir tını verir. İnsanların yüzleri ve orada açığa çıkan derin anlamlarla temas içine girmiş oluruz. Adeta sokaklar ve insanlar ruhumuza akar, bir “bütünlük” ile karşılaşırız. Aslında tüm bu hisler, geride bıraktığımız kentin, bize kendisini hatırlatmasıdır. Mekân, insanlar için temel “anlama” ve “bilinçlenme” araçlarından bir tanesidir, bunun bir nedeni zaman kavramıyla olan ilişkisidir. Zaman mevhumu, ilk akla geldiğinde oldukça “soyut” bir anlama sahip gibidir; oysa zaman tam aksine, maddi bir zemine sığınır, onu ancak maddi temeller içinde kavrayabiliriz. Bunun en bilinen örneği içinde yaşadığımız dünyadır, akşam ve sabah ayrımlarında bir zaman algısına sahibiz. Bir yolculuk esnasında, bir alış-veriş merkezinde, bir sinema ya da bir dağ gezisinde sürekli zamanı fark ederiz. İşte bu anlamda “mekân ve zaman” ikilisi modern çağda çok dikkat çekici bir birliktelik, evlilik yaşamaktadır. Tarihin en haşmetli kralları ülkeler arasını aylarca zaman harcayarak kat ederlerken, günümüzde bu yolculuk birkaç saati almaktadır. Düşüncelerine pek çok kıymet verdiğim MARKSİST yazar D. HARVEY şöyle yazıyor;

 

“bu muhayyile [coğrafi muhayyile, yani mekânsallık demek istiyor], bireyin kendi yaşam öyküsünde ki mekân ve yerin rolünü anlamasını, etrafında gördüğü mekânlarla ilişkilendirmesini, bireyler ve çeşitli örgütlenmeler arasındaki işlemlerin onları ayıran mekân tarafından nasıl etkilendiğini anlamasını sağlar”(HARVEY, şehir ve sosyal adalet, metis yayın, sayfa:28).

 

Demek ki “şehir/kent”, bir mekândır, bu mekân insansal bir var-olma tarzı sunar, bu mekân bilinçsel bir farkındalık sunar ve yine bu mekân, çeşitli disiplinler için bir “aracılık” sunar. Hakeza kentsel incelemeler, olgular ilişkisini barındıran tarafıyla, toplumsal teoriler için bir gözlem ve doğal-deneyim alanı sunar. İnsanın “ilk kozmosu evidir”(BACHELARD), buradan çıkınca daha geniş olan kentsel-kozmos içine girer.

 

kuşkusuz, ev sayesinde anılarımızın büyük bir bölümü yerleşecek bir yer bulur; hele de ev biraz karmaşıksa, mahzeni ve tavan-arası, köşe bucağı ve koridorları varsa, anılarımız da niteliği gittikçe belirginleşen sığınıklar edinir. Ömrümüz boyunca kurduğumuz düşlerde dönüp dönüp geliriz buralara”(G.BACHELARD, mekanın POETİKASI, ithaki yayın, sayfa: 38).

 

Başka ne anlama gelir “kent”? Örneğin kentler denilince Antik Yunan hemen akla gelir, orada “AGORA”(meydan) diye bilinen mekânlar vardı; bu mekân, konuşulan, tartışılan ve “kamusallığın” oluşturulduğu ve hatta kamu-oyunun oluştuğu “alanlardır.” Yunan devletlerine kent-devlet yani “POLİS” denmesinde bir temel konudur AGORA meydanları!

Yazılarıyla yeni tanıştığım pek kıymetli araştırmacı R.SENNETT şöyle yazıyor;

 

“AGORA hayatı zengin fakir bütün yurttaşlara açık olsa da burada gerçekleşen törensel ve siyasi olayların çoğu antik kentin ekonomisini ayakta tutan köleler ve yabacılardan (METİK’LER) oluşan muazzam nüfusun erişim alanı dâhilindeydi.”(R.SENNET, taş ve ten, sayfa:44, metis yayın).

 

Burada geçen derinliği anlayabiliyor muyuz? Yunan toplumunun mucitliğini yaptığı “yurttaşlık” düşüncesinin temelinde yatan, belki kısıtlı da olsa, özgürlük havasını kavrayabiliyor muyuz? Bir siyaset bilimci, sadece birkaç tane siyaset filozofu okuyarak bu derinliği anlayamaz… Toplumsallığı anlamayan kafalar, bireyselliği de kavrayamaz. O halde toplumsallık bir “kentsellik” politikasıdır, toplumsallık bir anlamda “yaşam-alanlarının” ayakta kalmasıdır, günümüzde buna “kamusallık” diyoruz. Sadece park ve çarşıdan oluşan bir kentte toplumsallık oluşamaz, ayrıca orada halk meydanları inşa edilmelidir. Dev alış-veriş merkezleri “gösteri-toplumlarını” üretirken, toplumsallığı yani sivil alanları da yok ediyor. Siyaset hocalarıma her zaman itiraz ettim, etmeye devam ederim; siyasetin doğru anlaşılması için, “siyaset-alanlarının” da doğru anlaşılması gerekir. Yani bir “siyasal-antropoloji” araştırmalarına mutlak surette ihtiyaç vardır. Siyaset bilimi ile iktisat biliminin evliliği yetmez, ayrıca sosyal teori başlıklı bir genel kavramsallaştırmaya da ihtiyaç vardır. Sosyoloji, felsefe ve antropoloji ile siyaset bilimi arasında ilişkiler kurulmalıdır.

 

İnsanın hayalleri, anıları, kendi gerçekliğine geri döndüğü yerler içinde en ilginç olanı “evlerimizdir.” Bazen bir oda, bazen o odanın içindeki bir küçük çekmece; insan zihnini çok derinlerde kuşatır, her şeyimizi orada saklarız… Kentlerin medeniyeti evlerle başlar, ama insanın medeniyeti mağaralara şekil veren ve onlardan yeni yaşam-alanları kuran “avcılarla” başlamıştır. Taşın insan yaşamında ki konumu o kadar önemlidir ki, bu temel madde ile insan hem avlandı, hem duvar ördü hem altına sığındı, hem üstüne resimler yaptı ve hem de ondan sanat icra etti. Dereler arasında geçitler yaptı, üstünden sekerek karşıya geçti. Mabutların kafalarını taşla ezdi ve onlardan postlar yaptı, aynı şekilde “ayı-kutlamaları” ise avlanan ayılar için verilen ziyafetlerdi. İnsanlar tüm bunları o taşlarla yaptı. Taş ve insan, gerçekten, modern dönemde ki “fareler ve insan” ile karşılaştırdığımda, insan ruhiyatının ne denli değiştiğine tanık oluyorum. “teknoloji ve insan” dendiğinde neleri geliştirdiğimizi ama aynı içerikte de neleri kaybettiğimize tanık oluyorum. Şükürler olsun ki ilimlerle tanışma fırsatım oldu da, şu çılgın evrende, geçmişle bir imgelem ilişkisini yaşayabiliyorum… Bilgiden daha tatlı ne olabilir ki?

 

Kabalaşmış insan ruhlarının, hiç bitmeyen sömürme/alt-etme düşünceleriyle estetiğini yitirmiş insan zihinlerinin ve dogmalaşmış ilkelerin verdiği darlıktan, insanın yaşam öyküsünü okuduğumda kaçabiliyorum. Kendimi, doğanın beni ödüllendirdiği çocuksu kalbimde özgürleştiriyor, acımasız ve şeytansı, lanetli yüzlerden yüzümü beri kılıyorum. Tinselliğin insan ruhundan uçup gittiği “modern-çağ” aynı merkeze, “akışkan” bir tinsellik yerleştirdi: Sekülerizm! Diğer adıyla dünyevileşme, olgusallaşma, mantıkçılık, nicellik ve daha bir sürü günahkâr yeni anlamlar. Ruhların “yaşam/can” verdiği bedenlerin yüceltilmesi, aynı şekilde “evrenselliğin” alt-edilmesinin bir yoluydu. İnsanlar artık merkezcil olarak maddeyi olumluyor, imgelerini ve algılarını bu maddi-evren içinde biçimlendiriyor, yaşamın “anlamsal” ve tinsel bağlamlarını, köleleşen uslarıyla nesnelleştiriyorlar. Oysa şu “atalar” kendi çağlarında çok daha mutluydular belki, maddi evren onlar için “doğal-evrendi” ve bu evrenleriyle nesnelleşen uslarıyla değil, bağlanan –sevgiyle bağlanan- tinleriyle ilişkiye giriyorlardı. Yozlaşan değerler, o insanların, yani ataların elleriyle yaptığı büyük anıtların üstünde bir ihanet olarak yüceldi ve öyle yüceldi ki insan, sürekli düştü; küçüldü. İnsan yerini, kendinden türeyen “insanımsı” bir “yaratığa” bıraktı. Belki, maymundan türeyen insan cinsi yoktur, ama bilinen bir gerçek ki insandan türeyen bu “insanımsı” maymunlaşan türleri her yerleri doldurmuş durumdadır. Bunlar ilkelerini terk eden bir doğa gibidir; sadece düzensizlikler içerebilirler ve dâhil oldukları her şeyi bozarlar. Bu “insanımsı” yaratıklar çağın tüm etkinliğine sızmış durumdalar, kütle insanlarıdır bunlar, amaçsız ve dogmatik, bencil ve aç gözlü; ayette geçtiği gibi “tıpkı hayvanlar gibidir” bunlar ve kalpleri ve kulakları çarpıklaşmış, köpekleşmiş insanlardır. Bu türler bazen işçi katliamlarında, bazen terör yaltakçılığında, bazen yalan-talan ilişkilerinde bazen de kutsal mekânlarda ortaya çıkar oldu. Bu insan türleri, bu hayvanımsı yaratıklar, hiçbir zaman “değerli” bir eşya değildir, sadece bir “depodur” ve ambar gibi her şeyi içlerine doldururlar. Peygamberimin dediği gibi “bir kişide arlanma kalktıysa, ona diyecek bir şey kalmamıştır.” İşte bu “insanımsı” türler, bilimin değil hakikatin içerikleriyle bilinebilirler. Bu türler, zaten bilimi de bir şebeke haline dönüştürmediler mi? Bilimi kendilerine döndürmediler mi? Parayla satılan alınan “kahpe” yazarları kiralamadılar mı? Bu yüzden ben, kendime sığınacak, 20 metrekare içinde –odamda-  kitaplarımla vakit geçirdikçe bu yüzlerden kaçabiliyorum… Şükrüm, bunadır!       

 

ilkel insanın, ekonomik medeniyetin bütün gerçeklerini tanımlaması için, üç işlemi daha geliştirmesi gerekiyordu; taşıt mekanizması, ticaret işlemi ve mübadele vasıtası. Modern uçaktan indirdiği yükü taşıyan hamal, taşıt tarihinin en önceki ve en sonraki safhasını sembolize eder. İnsanlar, başlangıçta yüklerini-taşıttıracak karıları olmadığı zamanlarda- kendileri taşırdı; bugün bile, güney ve doğu Asya’nın birçok yerinde, insan hem arabadır hem de yük hayvanı. Sonraları, ipi, manivelayı ve makarayı icat etti. Yükünü yüklediği hayvana taşıttırdı; uzun sopalar üzerine koyduğu eşyasını hayvanlara çektirerek ilk kızağı yaptı, kızağın altına ağaç kütükleri koydu; kütüğü kesitleri boyunca kesti ve böylece, mekanik icatların en büyüğünü, tekerleği gerçekleştirdi; kızağın altına tekerlekleri koyarak arabayı yaptı. Yine ağaç kütüklerini yan yana bağlayarak sal veya içlerini oyarak kanolar, kayıklar yaptı ve böylece ırmaklar, ilkel insanın en rahat caddeleri oldu. Yıldızları inceledi, gökyüzüne bakarak yolunu tayin etti ve kervanlarını dağlar ve çöller arasından geçirdi. Kürekle, yelkenle korkmadan bir adadan diğerine gitti ve kendi mütevazi kültürünü yaymak için okyanuslar aştı, bir kıtadan ötekine geçti. İşte, burada da, beşeriyetin başlıca meselelerine yazılı tarihten önce hal çareleri bulunmuştu.”(W.DURANT, medeniyetin temelleri, erguvan yayın, sayfa: 35-36)     

  • Kategori: Tarih
  • Saat: 10 Haziran 2014 - 13:53
Haziran
2014
05
KADINLAR ÜSTÜNE TARİHSEL NOTLAR
etiketler: KADIN, ERKEK, HAK

“… ONLAR [kadınlar] hakkında ya da onlar adına konuşan kadınların çoğunluğunun aksine, kadınlar kadın kimliğinin illaki de ortadan kalkması gerektiğine inanmıyor. Haksızlıklara ve şiddete hedef olmuş olsalar bile kendilerini kurban gibi görmüyor ve kısa sürede ikna olunabilir ki, olumlu projelere, kendileri tarafından dönüştürülmüş bir varlığı yaşama arzusuna sahipler.”(ALAIN TOURAINE, kadınların dünyası, kırmızı yayınları, sayfa:31).

 

“BEN BİR KADINIM

 

Bu tümcenin ardında yatan derin imgelem, yukarıda verdiğim alıntının içeriğini kurguluyor ve erkek egemen bir toplumda kadınları araştırmak, belki de saçma bir çaba; zaten onları her zaman iyi biliriz! Ama ben, kadınlar hakkında hiçbir şey bilmeyen birisiyim ve bunun derin acısını, yukarıda yer alan tümceyle yaşadım. Bu tümce -“ben bir kadınım”- ,  ayrılıkta duyduğum son şeydi ve beni derinden üzen, içimi burkan, sığlığımı açık eden bir etkiye sahipti. Ömrümce altında kaldığım en ağır sözlerden biriydi. … Tüm yaşananlar geri döndürülemez bir zaman içine gömüldü… Ama bu duyduğumla yaşamak zorunda olmak beni, “kadın” kavramı hakkında araştırmaya yöneltti.

 

Yaşamda eğitimle elde edilemeyen erdemlerde vardır; iyi kalpli olmak, samimi olmak, ya da cesur olmak gibi… İnsanlar, “eğitimle aptallaşır” diyor HELVATUS: adam doğru söylemiş, insan nefsinin tavanı yoktur, nefis eğitimle değil dürüst bir karakterle durdurulabilir. Vicdansız insan, her şeyde kibir sahibi bir yaratığa dönüşür,

“sevgi yanılmaz, tüm yanılgılar sevgisizlikten kaynaklanır” diyor W.LAW… Kişiliklerin yozlaştığı bir çağda dürüst insan, yoksul insandan çok daha zor durumda; bir kişi adam olmadıktan sonra, ne olsa eksiktir.

 

“AŞK, Allah sırlarının usturlabıdır.” Diyor MEVLANA…   

 

“her kim tefekküre (yani birleştirici bilgiye) ulaşmak için okuyorsa, içe işleyen bir şekilde sevgisinin ne kadar büyük olduğunu sorgulayarak yola çıkmalıdır. Zira sevgi, aklı hareket ettiren güçtür, onu dünyadan alır ve yükseklere çıkarır” (AZİZ GREGORY)…

 

“sevmeyen kişi bilmez Tanrıyı, çünkü Tanrı sevgidir.”(YUHANNANIN BİRİNCİ MEKTUBU).

 

“özgürleşme araçları arasında en üstünü adanmışlıktır. Gerçek benliğin (Brahmanla özdeş olan Atman) hakiki şeklinin tefekkürü adanmışlıktır”(SHANKARA).

 

“ruh, hayat verdiği bedende değil, sevdiği şey vasıtasıyla yaşar. Zira ruh, yaşama bedende sahip değildir,

Daha ziyade yaşamı bedene verir ve sevdiği şeyin içinde yaşar”(AZİZ JOHN).

 

“itidal, nesnesi olan o’na kendini tümüyle teslim eden sevgidir; cesaret, nesnesi olan onun hakkı için her şeye memnuniyetle boyun eğen sevgidir; adalet, sadece nesnesi olan o’na hizmet eden ve böylece doğrulukla yöneten sevgidir. Sağduyu, kendisini engelleyenle kendisine hizmet eden arasında akıllı bir ayrım yapan sevgidir.”(AZİZ AUGUSTİNUS).

 

Sevgisiz bir şey, hiçbir şeydir.

 

(…)

 

ALAIN TOURAINE düşüncelerine güvendiğim bir yazar, “kadınların dünyası” isimli eserini elime alıp içeriğine göz attığımda sayfa 37 de “ben bir kadınım” başlıklı bölümüyle karşılaştığımda şoke oldum. Yani, söz konusu olan “ben bir kadınım” seslenişi, modern çağın bir çığlığı, bir farkındalık kavgasıdır. Bu başlığın ilk sayfalarında şöyle yazıyor;

 

kadınlar kendilerini ilk önce kadın olarak tanımlarlar. (…) kadın olmak bir durumun saptanması değil, bir varoluş iradesinin olumlanmasıydı. Hepsi için önemli olan, kadın olmaktan ne anlıyorlarsa, o olmaktı. Söz konusu olan bir fikre ya da herhangi bir feminist harekete dâhil olmak değildi; birçoğunda feminizm hakkında olumsuz bir izlenim vardı, çünkü bunu siyasal bir eylem tarzı olarak görüyorlardı. Kendini kadın olarak tanımlamak, yaşamının orta yerine benliğin benlikle belli bir ilişkisini yerleştirmek, benliğin kadın olarak bir imgesini inşa etmekti.”(adı geçen eser, sayfa; 37).

 

Yani sadece “kadınım” demenin kendine özgü bir içeriği var ve bunu anlamak bambaşka bir keşfi gerekli kılıyor. Ne yazık ki, yaşadığım tutkunun etkisiyle, yaşamıma derin bir etki veren bu “seslenişi” fark edememiş olmalıyım. Bunun verdiği kederin etkisinde sakallarımda beliren aklıklar ya da insanlardan ve özellikle psikiyatriden edindiğim saçmalıklar; “ben kadınım” içeriğinden çok uzakta bir yerlerde. Konuştuğum erkeklerin “ben kadınım” içeriğinden ne kadar uzak olduklarını görmek ayrıca başka türlü bir hüzün kaynağıdır ve tümünden iğrendim. (muhtemelen bu kişilerin bir kısmıyla yollarımı ayırmış bulunuyorum, artık onları görmek bile istemiyorum). Gerçekten de kadınlar hakkında bir şeyler bildiğini sanan bir toplumda yaşıyoruz; kadınlara olan önyargıların bu toplumda gelişmişlikle ilişkisi olduğunu görüyorum. Yani, bu toplumun erkeği, planlarında kadınlara hiç yer vermiyor; ülkeyi yönetmek ya da maddi bir yatırım yapmak türünden tüm düşüncelerinde kadınlar, kendilerine sunulanla yetinmek zorunda olan “ikincil” varlıklar olarak görülüyor. Erkek başarısız olduğunda kadınına çemkiriyor. Bu durum, kadın erkek eşitliği türünden ideolojik yaklaşımlara sahip olan erkeklerce de böyle! Kadınlar, sanıldığının aksine, erkekleri yöneten ve onların yaşamını düzene sokan, kabaca onların arkasını toplayan birincil değere sahip yaşamın “temel oyuncularıdır”.

 

Bu yüzden bu not öbeğini hazırlamaya karar verdim. Kadınların tarihi ve modern dönemde ve özellikle kapitalist dünya da kadınların sömürüsünü gözlemlemeye çalıştım. Ama Nevar ki “kadınlar” tarihsel deneyimler içerisinde her zaman erkeklerin gerisinde kalmış durumdalar; bu belki bir sorun belki de değildir, belki de kadınlar tarih içinde bundan her zaman memnun kalmışlardı… Bunu bilemiyorum, belgeler ve aktarımlar bunu yeterince bilmeye çok olanaklı gelmedi bana. Nihayetinde tarihi incelerken metinler, her zaman doğruya sadık değillerdir. Kısa notlarla kadın dünyasını ele almak imkânsızdır, hatta uzun cümleler konuyu daha da sağlıksız kılmaktadır. Modern çağın kadını ile geleneksel kadın arasında bir ayrım yapmak, yani gelişme düzeyi açısından, o kadar kolay da değildir. Her çağın sorunlarında kadın her zaman merkezcil değildir, doğrusu savaşların ve coğrafyaların belirginleşmesinin yoğun olduğu bir çağın kadını için evin dışında olmak çok da güvenli sayılmazdı.

 

Bir araştırmacı olarak değil, konuya ilişkin bir cahil ve öğrenci olarak bunu anlamaya çalıştım. Ömrümde ki ilk kadından aldığım bu ders, belki bu araştırmayla bir anlama bürünür…

 

“BEN BİR KADINIM” NE ANLAMA GELİR?

 

‘ben bir kadınım’ demek, şu anlama gelir; ‘kadın olarak, ben bir kadın olma ve bu simgeye kendi seçtiğim içeriği yükleme hakkına sahibim. Bu seçim benim özgürlüğümün, kendimi kendime göre tanımlama, davranma ve değerlendirme yeteneğimin bir kanıtıdır’” (TOURAINE, adı geçen eser, sayfa: 44).

 

“ben bir kadınım” bir ötekileştirme değil, ayrıca bir ayrım da değil; doğrudan özne olumlamasıdır. Diğer anlamda burada bir ideolojik zemin aramak, dinsel ya da kültürel bir anlam aramak boşunadır; bu doğrudan “kadın olmayı” yani bu varoluşu serimleyen bir haykırıştır!  Örneğin, Kadınların ziraatın icadında ki rollerine baktığımızda, bahçe ve düzenleme konusunda, ev ve tapınaklarda edindikleri görevler konusunda düşündüğümüzde; ülkemizin neden çok kaba bir şehirleşmeye sahip olduğu hemen anlaşılıyor. Belediye seçimlerinde kadınlar, parti-içi demokrasi ile tanımlanıyor; oysa kadınların derdi bu değil, sadece kadın olmanın inceliğini yaymak, onu, erkeklerin soğuk ve donuk egemenliklerine bir inceltici olarak sunabilmek. Biz erkekler, en güzel hediye aldığımızda bile kadınlara karşı her an kabalaşmış olma tehlikesiyle iç içeyiz!

 

erotizm bir bütün olarak yasakların kuralına karşı gelmedir; insansal bir etkinliktir. Ama üstelik hayvansallık erotizme taban oluştururken erotizm hayvanın bittiği yerde başlar. İnsanlık büyük bir dehşetle bu hayvansal kökten kaçar. Erotizmde hayvansallık o kadar iyi saklanmıştır ki, hayvan terimi erotizme sıkı sıkıya bağlanmıştır.”G.BATAILLE, erotizm, fikir kitapları, sayfa: 102).

 

  • Kategori: Tarih
  • Saat: 05 Haziran 2014 - 20:11