Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Temmuz
2014
06
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 6.BÖLÜM
etiketler: YÖNETİM, UYGARLIK, BİLİM

UYGARLIK VE YÖNETİM

 

B) MODERN YÖNETİM

 

“21. YÜZYILIN başlarında gezegenimizde yaşayan 6 milyar insanın yaklaşık yarısı, günde 2 ABD dolarına eşdeğer bir satın alma gücüyle yoksulluk içinde yaşıyor. …

1 milyardan fazla insan içilebilir suya sahip değil ve 840 milyon insan da yetersiz beslenmenin kurbanı. …

Kuraklıklar, su baskınları, fırtına, insan, hayvan ya da bitki hastalıkları ya da savaşlar nedeniyle baş gösteren kıtlıklara gelince, bunlar yoksulluğun ve yetersiz beslenmenin sonucudur.” (M.MAZOYER –L.ROUDART, DÜNYA TARIM TARİHİ, SAYFA;11, EPOS yayın).

 

MODERN YÖNETİM iki temel ayrıma sahip oldu; kamu sektörü ve özel sektör; bunları da iki genel çerçeve de gözlemliyoruz; merkezi yapılanma ve âdem-i merkeziyetçi yapılanma. İlkinde hiyerarşi üstündür yani dikey ve her tür yapılanma yukarıdan aşağıya doğrudur; diğeri tam tersidir; aşağıdan yukarıya doğru bir yapılanma söz konusudur. Bu ayrıma neden olan temel konuların başında sanayi devrimi gelmektedir. Endüstriyel toplum “çeşitliliğin ve zenginliğin” arttığı bir toplumdur. Böyle bir toplumda ihtiyaçlar sınırsız ve istekler sonsuz olarak belirlenmiştir; bu durumda her şey bollukla üretime tabi olmuştur. Ancak böylesine bir ekonomik sistem çeşitli dönemlerde krizlere neden olmaktadır; endüstri işsizliğe karşı her zaman başarı elde edememiş, zamanla ciddi buhranlar ortaya çıkmıştır. Örneğin 1929 ekonomik buhranı ve 70’lerde meydana gelen STAGFILASYON olgusu politikalarda temel değişimleri zorunlu kılmıştır. Tam istihdamın mümkün olamayacağı ortadadır ve amaç “dengeyi” sağlamaktır. SCHUMPETER konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yapar;

 

sonunda şu konu diğerlerinden daha önemlidir; karşılaşılan şartlar içinde, çok pahalı yollar izlense bile, erişilen denge ya tam istihdam, ya da mükemmel (tam) rekabet anlamındaki en yüksek üretim seviyesini garanti etmekten uzaktır. Denge, tam istihdamsız da mümkündür, ama alçak bir üretim seviyesinde husule gelmesi gerektiğini de unutmamak lazımdır. Çünkü kazanç fikrini savunma amacını taşıyan strateji, tam rekabet koşullarına uygulanamazken bu seviye de ortaya çıkmakta ve mümkün olmaktadır.” (J.A.SCHUMPETER, kapitalizm, sosyalizm ve demokrasi, alter yayın, sayfa: 100).

 

Bu süreç içinde “yönetim” çok temel değişimlere sahne olmuştur; çünkü kazanç amaçlı bir sistem de yönetim, öncelikli olarak “kar” güdümlü olmak zorundadır. Burada meydana gelen değişimler insanlık tarihinin çok uzun dönemlerinde meydana gelememiş değişimleri kısa sürede geride bırakmış, teknolojinin hat safhaya ulaştığı bir ekonomi de ise birey ve toplum ilişkileri yeni biçimlere sahne olmuştur. Toplumsal dönüşümler pek tabi siyasal ve ekonomik dönüşümlerin etkisindedir. Bu ise yeni yönetim şekillerini gündeme getirmiştir. Bu değişimde rekabet çok temel bir konudur ve bu rekabet 19. Yüzyılda piyasa olgusunun vahşi bir tarihine sahne olmuştur. Geride kalan notlarımızda anlatmaya çalıştık; bu süreç sanattan mimariye, kentleşmeden sosyal yaşam ve yeni yaşam tiplerine neden olmuştur. Bu süreç 1848 devriminde patlak verecek ve politik alanda yeni kavramlara kapı aralayacaktır. Bunlardan bir tanesi ve en etkilisi ve hala etkili olan MARSKSİST ideolojidir.

 

1848 devrimlerinin dinamiği 1789 devriminkine benziyordu. Kitleler halinde harekete geçen zanaatkarlar, küçük tüccarlar ve emekçiler, ancien regime’in polis ve askerlerini sokaklardan çekilmeye zorlamıştı. Kitleleri harekete geçiren, yaygın sıkıntıların tetiklediği sosyal reform talepleriydi. Avrupa, 1845’ten beridir şiddetli ekonomik krizin pençesindeydi ve işsiz kalan milyonlarca insan sefaletin eşiğinde yaşıyordu. Ama güç ağırlıklı olarak burjuva liberallerin eline geçti. Gerek cumhuriyetçiler gerekse anayasal monarşi taraftarları olsun, her iki yöne (mutlakıyetçi gericilik ve halk radikalizmi) baktıklarında da korkuya kapılıyorlardı.” (N. FAULKNER, Marksist dünya tarihi, yordam kitap, sayfa: 191-192).

 

Buradan doğan “özgürlük” kavgası nihayetinde bir takım sosyal politikaları getirmiş ve üstünde durduğum “sosyal demokrasinin de” temellerinin atılmasını sağlamıştı. Bu not öbeğinde öncelikli olarak “dar anlamda yönetim bilimini” ele alıp, bir diğerinde ise siyasal felsefeye dönmek niyetindeyim.

 

Burada “yönetim bilimi” ile “politika bilimini” iki ayrı konu olarak ele alıyorum; bunun nedeni politikanın bir kavram olarak temel sorularının evrensellik içermek zorunda olmasıdır. Bu nedenle bir sonraki özet not çalışmamda politika ya da siyaset teorisinde ki modern değişimlere eğilmeye karar verdim. Politika sadece çatışma ve kazanç anlamlarını içermekten çok daha farklı olarak, sosyal ve toplumsal düzeni, dengeyi ve adaleti de sormakla yükümlüdür. Fakat yönetim bilimi çok daha dar anlamda bir şirketin, bir kurumun, bir örgütün vesaire, yönetimi, planlanması, stratejisi gibi temel başlıklarını inceler. Örneğin MB (merkez bankası) bir yandan yönetim bilimini içermişken diğer yanda da politikayı içermek zorundadır. Bu durum bize şöyle bir sonucu getiriyor; politika en geniş anlamıyla yönetimi de kapsarken yönetim, dar bir çerçeve de politik sürecin işlevsel konumunda kalıyor. Yani yönetim örneğin bir şirket yönetimi ya da tarım bakanlığının yönetimi, politikayı uygulayım alanına hâkim oluyor. Burada bürokrasi var ama bürokrasinin “yönetimle” olmaktan ziyade politikayla bir ilişkisi olduğu kanısındayım; bürokratik yapılanma doğrudan politika uygulayıcılarıdır. Klasik anlamda düşünüldüğünde politika devletin konusuydu, monarşilerde ya da krallıklarda elbette, politika devlet sarayının koridorlarındaydı. Günümüzde ise devlet, toplumsal yaşama daha çok müdahale eder olmuştur; bu durum, politikanın da toplumsal yaşamın derinliğine sızmasına neden olmaktadır. Yani, özetle; devletin toplumsal yaşama müdahalesi arttıkça politika da yaşamın alanına müdahale etmektedir.

 

Peki, bu değişimlerin nedeni nedir? Yani “yönetim ve uygarlık” ilişkisinin temelinde meydana gelen bu değişimin nedeni nedir?   

 

sanayi devriminin, başlangıç evresine (1760-1840) İngiltere’de ortaya çıkan dokuma tezgâhı hâkim oldu; ikinci evresinde (1840-1875) buhar makinesinin, özellikle demir yollarının gittikçe artan kullanımı hâkim oldu. Bir sonraki aşama (bu bilimsel-teknik devrim olarak da bilinir) 1880’lerin sonlarında başladı ve çelik, kimya ve elektrik sanayisinin gelişmesini gerektirdi. Onu da 20. Yüzyıl yaklaşırken, otomobilin ortaya çıkması izledi. Nihayet 20. Yüzyılın ikinci yarısını petrokimyasal maddelerin artışını, uçakların gelişimini ve bilgisayarların doğuşunu gördü. İşbölümündeki değişimler, bu dönüşümlerin her biriyle yakından bağlantılıdır. İlk sanayi devrimi döneminde ‘basit işletmecilik’ sisteminden, bilimsel-teknik devrimin tekelci kapitalizmi döneminde (kurucusu F.TAYLOR’IN adından dolayı TAYLORİZM olarak adlandırılmış olan) ‘bilimsel işletmeciliğe’ ve en sonunda, bugünün gittikçe artan küreselleşmiş üretimi döneminde sıkılıkla ‘esnek, birbiriyle değiştirilebilir’ manüfaktür olarak adlandırılan şeye artan güvene doğru yol alınmıştır.”J.B.FOSTER, SAVUNMASIZ GEZEGEN, EPOS YAYIN, SAYFA:20).

 

EVET, değerli düşünür FOSTER, kısa özetiyle sorumuzun cevabına girizgâh yapmış bulunmaktadır. Gerçekten endüstriyel toplum bir planlama, strateji üretme, örgütlenme, siyasallaşma, bürokratikleşme, uzmanlaşma, koordinasyon, hâsılı nicelleşme ve çeşitlenme dönemidir. Bu dönemde her şey çeşitlenmiştir; örneğin ilimlerden söz ettiğimizde; sosyoloji, psikoloji, ekonomi ve siyaset bilimi vesaire bu dönemde kurulan bazı disiplinlerdir. Bu dönemde insan tipolojisinde de çeşitlenmeler oldu; örneğin proletarya, hizmet üretimi ya da pembe yakalılar, mavi yakalılar, beyaz yakalılar vesaire daha nice yeni insan tipi ortaya çıkmıştır. Öte yandan farklı müzik ve sanat dalları da ortaya çıkacaktır; örneğin ROCK ya da Türkiye’de 60’lı yılların AREBESK müzikleri işte bu yeni toplumsal değişimlere birer çıkıştır; kimse keyfinden arabesk dinlemez! Avrupa’ya giden işçiler, ülke içerisinde ki iç göçler, yeni yaşam ve kültür ortamları, yeni insan tipleri… HEY! Tüm bunlar arabesk de dinletir, göbek de attırır, adamı adamlıktan da çıkarır…

 

Böylece yaşamın karakteristiğinde meydana gelen bu değişimlerle birlikte politika ve yönetim değişimleri de zorunlu olarak ortaya çıkmış ve yeni metotlar üretilerek, bu çeşitlilik içinde kaynakların kullanımına dair uygulamalar öne çıkmıştır. Burada kaynak kullanımı üstüne çalışmalarda daha nicel ve rasyonalist yönelimler ilk dönem değişimlerde temel bir rol oynamıştır, özellikle “bürokrasi” kavramı tam da bu değişimin ilk adresine karşılık gelmektedir.

 

bürokrasinin merkezi fonksiyonu hukuk ve politikayı uygulamak veya yerine getirmektir. Hükümetin genişleyen sorumlulukları dünya genelinde bürokrasinin hacminde genel bir artışa refakat etmektedir. … 20. Yüzyılda bürokratik iktidarın büyümesi, modern toplumlarda politika yapımı görevinin gittikçe karmaşık ve emek isteyen bir iş olmasının ve bu nedenle tecrübeye ve uzmanlık bilgisine giderek daha fazla prim verilmesi ile izah edilir.” (A.HEYWOOD, SİYASETİN TEMEL KAVRAMLARI, ADRES YAYINLARI, SAYFA: 271).

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 06 Temmuz 2014 - 01:41
Temmuz
2014
03
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 5.BÖLÜM
etiketler: UYGARLIK, ULUSLAŞMA, DEVRİM

 

… Kraliçe bir defasında ayaklanmaların niçin olduğunun araştırılmasını istemiş ve kendisine, halkın yiyecek ekmeği olmadığı söylenmişti. ‘ekmek mi yok?’ diye kıkırdamış ve ‘öyleyse pasta yesinler’ demişti. Kitleler ondan nefret ediyordu. ANTOİNETTE, [kıkırdayan kraliçemiz] 1793’te, 16. LOUİS’DEN birkaç ay sonra giyotine gönderildi.”(M.G. ROKSİN, çağdaş devlet sistemler –coğrafya, kültür, siyaset, adres yayınları, sayfa:111).

 

…1789 arifesinde yeni bir siyasal sistemler dönemine geçişte meydana gelen bu öyküye kadar geçen süreci, yani klasik yönetim sürecini birkaç kısa notlarla görelim…

 

UYGARLIK VE YÖNETİM

 

A) KLASİK DÖNEM YÖNETİM

 

İnsanların yaşamları boyunca en temel istekleri, rahat bir ömür sürmektir, bu gerçeklik akıl sağlığı olan her insan için bir temel içgüdüdür. İnsan aynı bu gerçeklikte olduğu gibi, her zaman yönetilmeye muhtaç bir varlıktır, hiçbir insan yavrusu yönetimin dışında varlık bulamaz. Dağdaki çobanından bağdaki fabrikatörüne kadar her insan belli oranda bir yönetime tabidir.  Hayvanları da doğa kanunları yönetir, bazılarının antenleri vardır, bazıları kokularıyla ve kimileri de sesleriyle bir yönetim ilişkisi içindedirler. İnsanı, bu hayvan cinsinden ayıran, yönetimlerinde ki bilinçli eylemleridir. İşte bu yüzden insan yavruları kendilerine içine doğdukları doğanın paralelinde yeni kültür alanları kurmuşlardır. Bu suni evrende sürekli bir iletişim halinde olmak arzusu, insanı, durmadan merakla yeniliklere sürüklemiş olduğundan süreklilik olgusu, insanın evreninde bir temel itici güç olarak var olmuştur.

 

“tarımsal bir hayatın siyasal sonuçları yalnızca belirli bir bölge içinde değil, belirli bir yerde toplulukların yerleşmesiyle başlar. Tarım, köylerin kurulmasını gerektirmişti; bunların, taşkın bölgesi dışında, Nil vadisinde kuruldukları sanılmaktadır. Tarıma bağlı olarak kurulan köylerin, ondan önceki topluluklardan çok daha kalabalık olduğu düşülebilir; burada her kese yetecek kadar yiyecek bulunabilirdi. Toprağın işletilmesi, kısa zamanda sınır ve çitleri gerektirmiştir; önceleri hayvanları ekinlerden uzak tutmak için kullanılan bu çitler, sonraları insanları yeni bir mülkiyet fikrine ve yasalara götürmüştür. Tarım geliştikçe marangoz ve maden işçisine (alet yapmak ve onarmak için), yapı işçisine (ambar yapmak için), bekçiye (ürünü koruması için) ve avukata (sınır çatışmalarını uzlaştırması için) olan ihtiyaçta gelişir. Ne zaman ekmenin doğru olduğuna karar vermek için yeni bir takvim ihtiyacı baş gösterir; suya ve güneşe yeni bir ilgi duyulmaya başlar. Hava, herkesi ilgilendiren bir konu olarak ortaya çıkar…” (C.N.PARKINSON, siyasal düşüncenin evrimi, remzi kitap evi, sayfa: 29-30).

 

… Ve böylece insanlar arasında yönetim safhaları gelişir… Monarşiler, oligarşiler, krallıklar, demokrasiler, cumhuriyet ve despotik yönetimler… Evet, insanoğlu coğrafyaya, kültüre, nüfusa, ekonomiye ve onun tüm başlıklarına, dinsel ve toplumsal ilişkilere vesaire birçok nedenlere göre farklı yönetim biçimlerine sahne olmuştur; işte uygarlığın bu çok temel konusu, çok ama çok uzun, karmaşık ve benim derinliğimi çok aşan bir etkiye sahiptir. Elden geldikçe kısa vurgulamalarımla özetler sunmak istiyorum.  

 

Öncelikle şunu soralım; insanlar niçin göç ettiler ve neden yeni yaşam biçimlerine büründüler?

 

avcı-toplayıcıların kaynakların tükenmesine, nüfus baskısına ve iklim değişikliğine tepki olarak yiyecek peşine düştükleri neredeyse kesindir. Uzun süre yürüyüp koşacak şekilde tasarlanmış olmaları sayesinde uzun mesafeler kat edebiliyorlardı. El becerileri onları mükemmel alet üreticileri yapıyordu. Büyük beyinleri sayesinde soyut düşünebiliyor, ayrıntılı plan yapabiliyor, dil becerilerini kullanabiliyor ve toplumsal örgütlenme geliştirebiliyorlardı.

Küçük, bir birine sıkı sıkıya bağlı, iş birliği yapan gruplar oluşturdular. Bu gruplar arasındaki bağlar gevşekti ama akrabalık, değiş-tokuş ve karşılıklı desteğe dayalı geniş ağlara sahiptiler. Onlar, arkeologların kullandıkları anlamda ‘kültürlü’ idiler. Yiyecek bulma, birlikte yaşama, görevleri paylaşma, alet yapma, süslenme, ölülerini gömme şekline ve daha pek çok şeye grup içinde karar veriliyor, önceden belirlenmiş kurallar takip ediliyordu.” (N.FAULKNER, Marksist dünya tarihi, yordam kitap, sayfa. 26).

 

İnsanlar gruplar ve aşiretler şeklinde yönetim olgusunu geliştirmiş, yazarımızın çok anlamlı tespitiyle görüldüğü üzere, “değiş-tokuş” sisteminde büyümüş, bu durumda, zaman içinde daha büyük gruplar ve daha geniş yerleşim birimleri oluşturmuşlardır. Bu zamanla önce “bahçecilik” denilen en ilkel tarım olanakları –örneğin kargı/sopa/değnek- sayesinde bitkilerin ekimini sağlamış, daha da gelişme sayesinde tarımcılığı geliştirmiş ve insanoğlu artık köylerini kurmuştur. Dikkat edilmesi gereken nokta, insanoğlunun “alet yapabilme” becerisidir. Bu çok önemlidir zira “üretim” bu yetenek sayesinde büyümüş, artmış ve organizasyona neden olmuştur. Tarım toplumları coğrafyanın etkisiyle ürün çeşitliliğini getirdi, bu ise insanın “doğal” yönelimidir. Yerleşimler böylelikle farklı ulusları ya da ülkeleri yine doğal bir dayatma ile meydana getirdi. Ülkeler arası ilişkiler “politikayı” geliştirdi, zamanla savaşlar ve kültürlerarası ilişkiler, yeni bir olanağı, “ticareti” dayattı. İnsan doğa içinde her zaman “bir dayatma” ile karşı karşıyadır. İnsanlar “evler” inşa ederek daha korunaklı olmakla birlikte, ayrıca besin maddesi sayesinde nüfus olarak artmışlardır. Bu durum “bölüşümü ve savaşı” getirdi, buradan da kölelik ortaya çıktı. “savaş” demek zaten başlı başına bir “organizasyon ve strateji” demektir; bu yeni bir ekonomi geliştirdi; savaş aletleri ve savaşacak insanın eğitimi…

 

Tüm bunlar birer hikâye öğretisi değildir, biyolojik, antropolojik, ekonomik, siyasal, tarihsel ve arkeolojik bulgu, tespit ve teorik tespitlerdir. Benim temel araştırmam her zaman “materyalist” bir yönelimle iç içedir. 17 yaş sonlarımdan beridir MARKS ve onun kurduğu okulun öğrencilerini okurum; çok şey öğrendim, önce şunu öğrendim; bir din okulundan yetişmiş biri olarak din de dâhil yaşam, maddi temeller olmaksızın açıklığa kavuşamaz. Gizemci, egoist, narsis, teo-fiziksel ve erekselci yaklaşımlar kendi başlarına ele alınıp düşünüldüğünde, her zaman en keskin “ayrımcılığın ve en katı mutlakıyetçiliğin” temel nedenleri olduğu görülür. Günümüz siyasal ve toplumsal arenasında da bunu net görüyorum, zaten en başından bunu görmüştük!

Maddi olgular insanın yaşamına ve uygarlığına getirdiği temellerdir, onların insana ve insanın onlara kattıkları, karşılıklı etkileşimler, uygarlığımızın ana temasıdır. Bu anlamda “yönetim” kavramı sadece siyasal bir teorik şemalar bütünü değildir, o ayrıca antropolojik yani “kültürel” bir alana karşılık gelmektedir. Bunun anlaşılması zor bir kavramadır, özellikle “karizmanın” hâlihazırda etkin olduğu bizim gibi toplumlarda siyasal erk ve iktidarın “gizemi” maddi olgularla pek fazla tasnif edilmekten hoşnutluk duymaz. Bu öylesine yabancı bir anlamadır ki insanlar birde ağızlarında “materyalizm” terimini aşağılamaktan da geri durmazlar. Örneğin feodalizm denildiğinde doğrudan “toprak-ağalarının” despotluğu akla gelir ve toptancı biz düşünceyle –ki bizim özümüz budur- tüm dönemi günahkâr sayarız. Oysa feodalizm bugünün Avrupa’sında iki şeyi temellendirdi; ilki kapitalizmi ki bu kelime bizde ideolojik bir hastalık haline bürünmüştür, diğeri ise siyaset bilimini çözemediği “yerel-yönetimler” ya da mahalli yönetim şekilleridir. Bu iki şeyin iç içeliği bir birini tamamlamıştır ve bu hala böyle sayılmalıdır. Yani kapitalist ve yerelci Avrupa maddi değişimlerin, yenilenmelerin ve sistemleşmenin ürünü olarak, feodaliteyle tarihlendirilebilir.

 

genelde kapitalizm ve Pazar ekonomisi birbirinden ayrılamıyorsa bunun nedeni ortaçağdan günümüze kadar her ikisinin de aynı tempoyla gelişmesi ve kapitalizmin genellikle ekonomik gelişmenin motoru ve gelişmesi olarak takdim edilmesidir. Gerçekte her şey maddi yaşamın kalın sırtına yüklenmiştir; Maddi yaşamda her şey genişleyip gelişir; Pazar ekonomisi de bedel ödeyerek, hızla genişler; ilişkisini yayar. Bununla birlikte bu yayılmadan karlı çıkan her zaman kapitalizm olmuştur. (…) Benim kesin inancım odur ki belirleyici olan bütüncül harekettir ve kapitalizm öncelikle tümüyle kendi altındaki ekonomilerle ilişkilidir.”(F.BRAUDEL, kapitalizmin kısa tarihi, say yayın, sayfa: 61).

 

EVET, sanırım yukarıda geçen “bütüncül” kelimesi her şeyi karşılıyor olmalıdır; gerçekten de kapitalist dünya bir bütüncüllük arz eder ve uygarlıklar ise bu bütünden etkilenmekten geride duramazlar! Ve bunu anlamın yolu uygarlığın maddi inşasını anlamaktan geçiyor; yoksa ideolojik ütopyaların altında bir hayal dünyasında yaşamak da bir diğer seçenek olarak tabi ki de mevcuttur.

 

 

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 03 Temmuz 2014 - 18:26
Temmuz
2014
01
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 4. BÖLÜM
etiketler: UYGARLIK, YÖNETİM, BİLİM

UYGARLIK VE YÖNETİM İLİŞKİSİNE GİRİŞ

 

Demokrasi, bir kavram olarak “gösterge” niteliğindedir. Örneğin borsa’nın da ekonomide bir gösterge kavramı olması gibi. Demokrasi felsefi bağlamda metafor bir içeriğe sahiptir ve ideal bir fikir konusu olarak siyasal yapıda çerçeve konularına karşılık gelir. Özgürlük, insan hakları, yurttaş hakları, yaşam ve ölüm hakları, düşünceyi ifade etme, yayma ve kurumsallaşma hakları, seyahat etme ve yerleşme/konut edinme hakları gibi birçok hak ve isteklerin temelinde demokrasinin çerçeve sunduğuna tanık oluruz. Oysa bu sayılan haklar belli oranda Hanefi fıkhında da yer edinmiştir. Miras hakkından evlenme ve boşanma haklarına, mülk edinme hakkından ki miras hakkı bunun açık delilidir, ergenlik hakkına kadar; seyahat etme hakkından kadınların toplum içindeki konumlarına kadar birçok hakları ihtiva etmektedir. Öyle ki Hanefi ekolüne göre gayri Müslim olan kişilere daha geniş haklar sunulmuştur. “Hırsızlık suçlarında verilen cezalar o kadar adildir ki, eğer bir kişi açlıktan ötürü hırsızlık yapmışsa cezaya çarptırılmamıştır.”(BEYHAKİ SÜNEN/8-278) 

 

“İslam devletinde ırk ve dil ayrımı gibi ayrımlar olmadığı için, dünyanın neresinden gelirse gelsin bir kişi, hemen vatandaşlık hakkına sahip olurdu.”(MAHMUT TOPTAŞ, İslam hukuku, Candaş yayın, 1991: 24).

1960’lı yılların Harlem’i(zencilerini) ya da 90’lı yılların Bosnalı Müslümanlarını düşününce, demokrasi kavramının kirli yüzlerine tanık oluruz. 20. asır, sadece etnik milliyetçilikle 15 milyon insanın ölümüne tanık olmuştur. 19. asrın liberalleri kadar 20. asrın faşist ve komünistleri de halkları sömürmüş, bireyleri katletmiştir. Kolhozlar yapılanması ile Sovyet Rusya orta Asya köylülerini yıllarca sömürüye tabi tutmuştur. Balkan halkları (Romen ya da Türk) sosyalist iktidarlarca kültür kırımına uğratılmış, bireyler “kişiliksizleştirilmiş”, mülklerinden edilmiştir. Demokrasi, tüm bunlar yaşanırken batı toplumlarında bir yaşam refleksi olarak karşılık bulabiliyordu. Burada refleks, bireylerin üretilebildiği bir toplumsallıktır.

İçinden geçtiğimiz sürecin Türkiye’si bireylerini üretememiş, karizmatik siyasal (modern öncesi) töreyi terk edememiş, sivil yapılanma da adeta gerilemiş, hak ve özgürlükler konusunda “genel anlamda baskıyı” normalleştirmiş ve medya sultasına boyun eğmiş bir Türkiye’dir. Bu ülke de demokrasi yani modern anlamda demokrasi olamaz! Bu mümkün değil, çünkü demokrasi “gerekçelidir” ve onun gerekçeleri ancak “adil bir hukuk” temelinde olabilir; görüldüğü üzere –Silivri- bu türden bir hukuk ve adaletten söz edilememektedir. YURTTAŞ hakkını savunamayan bir sivil sistem demokratik bireyler üretemez; bu toplum, sürekli kendinden olmayanı “ötekileştiren bireylerden” oluştuğu için, bir “sivil toplumsallık” yani “bireysellik” üretilemez, o halde demokrasi de hayaldir! Türkiye’de “aşağılanan” topluluklar vardır(cinsel anlamda), iğrenç olarak görülen ve hatta aynı yerleşke içinde istenilmeyen, tiksinti ile bakılan insan grupları –aileler- vardır. Bu ülkenin insanları önce ötekiyle birlikte yaşamayı öğrenmelidir; “ayrımcılıktan” vaz geçmelidir, ben siyasete değil sıradan insana sesleniyorum.

Çünkü sıradan insanların bir tek oy’undadır değişim ya da dönüşüm…  

 

Birkaç örnek başlıkla;

 

Demokrasi ne olmalıdır?

 

1)  Demokrasi, “denetim” içeriğine sahip olmalıdır. Ayrıca “kamusal alan” vurgusu, demokrasiyi “sorumluluk” çerçevesine oturtur ve Demokrasiyi, böylelikle, kamuoyu oluşumunu sağlayan bir etkin katılım ve sivil yapılanma olarak görme imkânına da sahip oluruz.

 

2)  bir kişinin “yurttaşlık” aracılığında meşrulaştırılması önemli bir demokratik gerekliliktir. Bu yaklaşımda cemaat,(birlik/topluluk) bireyin, bencilce yaşama adaptasyonunu engellemek amaçlıdır. Liberal demokrasiye karşı bir savunu konusu olarak “cemaatçilik”, muhafazakâr düşüncenin etkin bir zeminidir. Hayek gibi liberallerin ağa-babaları, özgürlük fikri ile cemaat fikrini asla bağdaştıramazlar. Çünkü cemaat bu kesimlerce bireyin “bağlı” kalmasında etkilidir ve kişi, dilediği şekilde yeteneklerini sergilemekten yoksundur. Bu düşünceye kesinlikle katılamıyorum. Bireylerin “demokratik bir topluluk” içinde yaşaması, onların toplumsal yaşamda daha özgür kalmalarına imkân verebilir; demokrasi bu oluşuma özgürlük alanı sağlamayı amaç edinir.

Özgürlük, bir insanın her zaman, iyi bir yaşam kadar istekli olduğu bir konu değildir. İyi bir yaşam, insanların tümünün ortak duygusudur. Ama burada vurgu yaptığım özgürlük ile liberal özgürlük farklı tinselliğe sahiptir…  Liberal özgürlük bir ütopyadır ve ancak, cemaat içinde, topluluk ya da toplum içinde bir insan özgür kalabilir. Habermas “dilsel uzlaşı da” (İLETİŞİM EYLEM KURAMINDA), kişilerin bir birleriyle uzlaşıya zorunlu olduğundan söz eder. Bu durumda kişiler, salt kendi ussal yasalarıyla özgür kalamazlar. Her kişinin kendi ardılanı vardır, yani kişiler yaşamın içinde var olma süreçlerinde edindikleri toplumsal, sosyal ve kılgısal birikimlere sahiplerdir. Hayek, özgürlüğü, kişinin kendi planları çerçevesinde hareket etme durumu olarak yansıtır. Ama kişi, kendi planlarına sahip olma da özgür olsa da, eylemde özgür olamaz; bizim itirazımız bunadır.   

 

3) Demokrasi, kurumsal yapılanmaların açıklığı kadar güçlü ve umut verici olabilmelidir. Bu yüzden bireylerin kurumsal işlevlerinin açık olması kadar, katılımcılıkta da bireyler açıklık içinde olmalılar. Örneğin nepotist bir yaklaşıma sahip olan kurumsal işleyişler ya da bireylerin alım işlemlerinde, demokratik bir ortamdan söz edilemez. “benim adamım olsunda..” türünden Saiklerle, ülkemizde sıkça gözlemlendiği gibi, kurumsal açıklığa ulaşılamaz. Kayırmacılık(nepotizm) çokluk, beceriksiz insanların yönetime gelmesine olanak sağlamıştır. Bu türden yaklaşımlar siyasal toplumu rencide eder ve demokrasinin umutlarını karartır.    

 

4)  DEMOKRASİ, modern dönemde farklı bir anlamlar sistemine bürünmeye yönelmiştir, bireyi sadece devlete karşı değil, ayrıca yasal bir temelde sisteme karşı da savunmaya geçmiştir. Çünkü modern devlet, sistemler bütünüdür! Demokrasi, o halde bir siyasal sistem değil ayrıca toplumsal bir sistemi de öngörmektedir; temsili demokrasinin krizleri bunu gerekli kılmaktadır. O halde demokrasi, topluluk içinde yaşayan bireyin, toplumsal sistemlere karşı yasal ve toplumsal bir savunusudur, diyeceğiz. Toplumsaldır çünkü birey, kendi başına sisteme karşı hiçbir hak savunusunda başarılı olamaz. Burada sivil toplum örgütlerinin öne çıkması gerektiği açıktır.

 

5) Öyle ise demokrasi; bireylerin toplum içinde özgür bir yaşam için ilk yerine getirmesi gereken eylem, siyasal bir eylem olarak otoriter yönetimlerden kurtulmaktır.  Başka bir yaklaşımla, demokrasi, bireye bir görev olarak yönetime karşı gerektiğinde baş kaldırıyı meşrulaştırmıştır. Çünkü en başından otoriter yönetimlerde ne bir hak ne de bir yaşam savunusundan söz edebiliriz. Bu durumda demokratik tavır, doğrudan hakların savunusu demektir. Hakkını savunamayan kişiler demokratik bir tavır içinde bulunamazlar ve toplumsal özgürlüklerini de kaybetmiş olurlar. Günümüz ülkesinde eksik olan şey, demokratik bireydir!  Haklarını bırakınız savunmayı, elindekini kaybetme kaygısında olan bir yurttaşlar topluluğundan ibaret bir ülkeye sahibiz. Sivil toplumun sindirildiği, bireylerin topluluklaştırıldığı bir sistem! Ayrımcılığın tavana vurduğu bir toplum! 

 

BİR YAKLAŞIM OLARAK, SOSYAL DEMOKRASİ NEDİR?

 

Bir demokrasi modeli olarak sosyal demokrasi, sivil yapılanmaya, kültürel çeşitliliğe, keloktif eyleme ve çevreci yaklaşımlarıyla evrensel değerlere atıf yapan; hak ve adalet vurgusunda devlet müdahaleciliğine açık bir sistemi öngörmektedir.  Devletin toplumsal yaşama müdahalesini önemsemekle birlikte, eğitim ve fırsat eşitliğine, hukuksal temelde yurttaşlık hakkına evrensel vurgular yapmaktadır. Çok kısa ifade etmem gerekirse, sosyal demokrasi, birey ile devlet arasında toplumsal ve kolektif yapılara temel bir önem atfetmektedir. Örneğin sosyal sigortacılık, emeklilik hakları, kadın hakları, çocuklara eğitim hakları gibi tüm hakların çıkış noktası sosyal politika olarak sol düşüncenin 19. y.yıl muhalefetine dayanmaktadır. Çünkü endüstriyel devrimin aile üstünde ki tahribatı büyük acılara yol açmış, Avrupa’da kentleşme çok hızlı bir biçimde büyümüştür. Bu anlamda toplumsal yapılar rencide olmuş, işçiler haklarını elde etmek için örgütlenmeye gitmişlerdir. Sosyal demokrasi, bir başlangıç olarak, dernekler kurarak tüm dünya da dayanışma örneği gösteren işçilerin hak savunusu olarak ortaya çıkmıştır. Sosyal politikalar ise buna bağlı olarak gelişmiş, refah devleti felsefesi ile temel bir bütünlük içine yerleşmiştir. Örneğin sendikacılık sosyal demokrasinin siyasal bir yapılanması olarak çok güçlü bir başlık içermiştir. 19. yüzyıl siyasal demokrasi imtiyazlı kesimlere aitti, kadınlar 12 saat çalışıyor çocuklar ise 6-8 arası değişen vakitlerle fabrikalarda çalışıyordu. İş kazası gibi konular neticesinde başlangıçta gönüllü sigortacılık gelmiş ama zamanla bir sistem olarak devamlılık arz etmiştir. II. Dünya savaşının getirdiği yıkım, sosyal devlet ilkesini daha da zorunlu hale getirmiş, bölgeler arası gelişmişliklere ve insani yapılanmalara gidilmiştir. Örneğin BM bu türden bir yapılanmadır.

Özet olarak sosyal demokrasi, temelinde sert bir ideoloji olan sosyalizm ve komünizmin bir evrimleşmesi neticesinde, iktidara ortak olmaya aday olarak doğmuş olup, günümüzde hala çok etkin bir siyasal teori olarak varlığını sürdürmeye devam eden, sosyal hak ve özgürlük savunusudur.

 

Sosyal demokrasi bir sosyal politika olarak aileyi, tutucu olmamak kaydıyla geleneği, kültürü ve yerelciliği savunan; ulus devletçilik bağlamında siyasal arenaya katılan bir teoridir.

 

Sosyal demokrasiyi bu ülkede tartışmak ve onun hakkında daha derinlemesine konferanslar yapmak gerekmektedir. Bu halk’a bir biçimde “ötekileşmenin” iç yüzünü anlatmak gerekmektedir.

 

 

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 01 Temmuz 2014 - 12:27
Haziran
2014
30
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 3. BÖLÜM
etiketler: DİN, TOPLUM, UYGARLIK

UYGARLIK VE DİN

 

“… Gizem düşüncesi, yeni bir şeydir. Bu düşünce insanda, doğuştan var olan bir düşünce değildir; insanın kendisi bu düşünce kadar, aksini de meydana getirmiştir. Bu sebepten dolayı, gelişmiş dinlerin çok azında gizem düşüncesi önemli bir rol oynar. Bu yüzden de, gizem düşüncesi, tanımlanması gereken olguların birçoğunu tanımdan çıkarmaksızın dini fenomenlerin karakteristik belirleyicisi yapılamaz.” (E.DURKHEİM, dini hayatın ilkel biçimleri, eski-yeni yayın, sayfa; 47).

 

Bir an kendimi “ilk-insan” olarak düşünüyorum; acaba benim atam nerden geldi sorusunu sormalı mıyım?

Ama günümüzde bu soruya cevaplar veriliyor; 100 bin yıl önce Afrika’da ortaya çıktı falan… Gerçekten de bunu düşünebilmek mümkün mü? Bu soruya cevap vermek için ne kadar da çok eksiğiz aslında, kendi başına arkeoloji kazıları ve onun maddi unsurları böyle bir soruya nasıl cevap verebiliyor? Daha önümüzde ve gerimizde duran evrenin bilinemezlikleriyle baş edemezken, örneğin deprem olgusunu dahi tüm açıklığıyla bilememişken ya da nörolojimizde ki sistemi açıklığa kavuşturamamışken, neden 100 bin yıl öncesi?

Sanattan söz ediyoruz örneğin, peki, ama mağara duvarlarında gözlemlenen temaların birer sanat olduklarını neye göre saptıyoruz? Bu soruları çoğaltmanın bir gereği yok, ama asıl öne çıkan nokta, insanın gizem ile olan ilişkisinde dinin rolü ve işlevidir!

 

Yukarıda, eserinden alıntısıyla hatırlattığım DURKHEİM, dinsel üretimleri sorgularken doğal ve ilahi dinler ayrımında totemizmi, işte tam da dinin güncel ve pratik tarafına temas etmek için işlemiştir. Buradan hareketle, din ve gizem arasında sürekli bir ilişki kurmak ya da dini, salt bir gizem konusu haline getirmek çok da doğru gözükmemektedir. Anlatılmak istenen mevzu, dinin belli bir amaca yönelik olduğudur ama din, güncel yaşamın içerisinde de mevcuttur; yani dinsel simgeler ya da dinsel inançlar, yaşamın güncel/maddi etiğinin de birer yansımasıdırlar; o halde din de belli oranda antropolojiyi içermektedir. Ama din ile kültür iç içe değildir ve din ile kültürün ilişkisi birer üretim meselesi de değildir.

Mecusilikten Tao inancına kadar, öte yandan “ilahi dinler” olarak adlandırılan “düzenli” inanç sistemlerine kadar kültür, inanç ve din birliktelik içindedirler. Dinin insan yaşamında ki etkisi her zaman etkili olmuş, insana, öte dünya düşüncesini aşılama çabasında bulunmuştur. Bu bazen bir “yoga” deneyiminde “yogi” ile bazen bir sufinin “manevi istişaresi” ile ya da bir “yehudi” duasında YAHUDA’YA olan inanç da dünyevi olandan uhrevi olana bir “geçiş” çabasıdır. “haz ve acı” insan için temel bir çatışmadır; denge (de) olmaması halinde insan ruhu, dinginliğe ulaşamaz. Dinginlik sakinlik değildir, hazzın ve acının ötesinde olabilmek; gerçekliği kabullenebilmektir. Bazı öğretiler bilgeliği, bazıları ise maneviyatı yani “teslimiyeti” bu dinginlikte temel çıkış noktası görmüşlerdir. Her-nasıl ya da hangi biçimde olsa da dinsel kült, dünyevi olandan farklı bir öte-dünya inancını yayma çabası olarak tanımlanmış, aktarılmış ve öğretilmiştir. Bu bir “inanç” sistemidir. Aklileştirme çabası her zaman olumlu neticeler veremez, aslında akıl, dinsel olanın diğer yanıdır. İşte uygarlıkla dinin ilişkiye girdiği yer, benim düşüncem odur ki; akli olanla yaşamsal yani maddi olanın buluştuğu yerdir. Bu “dünyevi-olan” kutsal dinler temasında çok daha etkindir. Sanıldığının aksine, bana göre, söz gelimi islam dininde dünyevi olan dinsel temanın temelini kurgular. Yani diğer “kültürel/mistik” din temaları öğretilerinde Şintoizm ya da Taoizm- belli bir disiplin/düzen içerisinde yer edinememişlerdir. Yahudilik içinde “dünya” değerlidir; hatta güzel bir armağandır insanoğluna. Bir anlamda düşünsel, felsefi ya da ahlaki birer öğretidirler; ne var ki kutsal-din temaları düzenlidir ve emir-yasak biçimselliğinde gelenekselleşerek yaşama müdahale edicidir. Ama örneğin MEDİTASYON gibi insanı hayaller dünyasında gezdiren düşünüşler de vardır ve hayli taraftar sahibidirler; tuhaf olan bu düşünüşlerin bilimsel bir çaba gibi kendilerini sergileme tavırlarıdır. Bu türden düşünceler “stres” karşıtı bir tavır ile “aile sorunu yaşamış” gençlere sığınaktır; sabrı, inadına sabrı telkin eder. Oysa önemli olan gerçekliği kabullenmektir. Yoga yani antrenman, düşüncelerin odaklanmasıdır; duruş önemlidir çünkü bu bir tanrı-heykeli taklit etmektir. Bir tür mistik tapınmadır bu! Elbette insan, dilerse kendini düşüncelerle arındırabilir ve bu anlamda MEDİTASYON eylemi PSİKO-TEKNİK çaba olarak görülebilir ve tıp bilimi bunu tavsiye eder olmuştur. Ama daha fazlası değildir…

 

genel kabul gören Yahudi inanç esasları şöyledir;

1- Allah, var olan her şeyi yarattı ve onlara O hükmeder.

2-Allah birdir ve ondan başka tanrı yoktur,

3- Allah’ın bedeni yoktur ve hiçbir şekilde tasvir edilemez,

4- Allah’ın başlangıcı yoktur ve nihayeti olmayacaktır,

5-ibadet sadece Allah’a mahsustur. Ondan başka ibadete layık olan yoktur.

6-Peygamberlerin bütün sözleri doğrudur,

7-Efendimiz Musa, bütün peygamberlerin en büyüğüdür.

8- Elimizde olan Tevrat, Allah tarafından Musa’ya verildiğinin aynıdır ve değiştirilmemiştir.

9-dinimiz ilahi bir dindir ve değiştirilemez.

10- ALLAH, insanların bütün hareket ve düşüncelerini bilir,

11- ALLAH, emirleri yerine getirenleri mükafatlandırır, getirmeyenleri cezalandırır.

12- ALLAH, Mesih’i (MAŞİAH) gönderecektir ve geciktiği halde yine beklerim.

13- Ruhum ölümsüzdür ve Allah, dilediği zaman ölüleri hayata kavuşturacaktır…”(A.KÜÇÜK –G.TÜMER- M.A. KÜÇÜK, dinler tarihi, berikan yayın, sayfa: 299-300).       

 

“dinle ilişkili her soruşturma son derece önemli olmakla birlikte, üstünde durmamız gereken özellikle iki soru vardır; dinin akılda ki temeli ve insanın doğal yapısındaki kökeni. Ne mutlu ki, en önemli soru olan birincisi, besbelli, hiç değilse apaçık bir çözüme bağlanır. Doğanın bütün çatısı, zeki bir yaratana tanıklık eder ve akıllı hiçbir araştırıcı, ciddi bir ölçünmeden sonra gerçek tanrıcılık ve dinin birincil ilkelerine inanmaktan bir an bile uzak kalamaz. Fakat dinin insanın doğal yapısındaki kökeniyle ilgili olan öteki soru biraz daha güçlük çıkarır. Görünmez, zeki bir güce inanmak, her yerde ve her çağda, insan soyu içinde adam akıllı yaygındır…”(FİLOZOF HUME, din üstüne, sayfa; 37, imge kitap evi).

 

“mutlu olma dileği, geçerli bir ifadeyle; Yetkin ve sürekli mutluluk itkisi –ancak tasarlanmış özel bir itki olarak değil, yukarıda ki örnekler anlamında- dinin asli failidir, cennet ve cehennemin yaratıcısıdır. ‘tanrıların ve insanların atasıdır.’ Zira üreme itkisi de bir yetkin ve sürekli mutluluk itkisidir.”(Filozof FEUERBACH, tanrıların doğuşu, say yayın, sayfa: 96).  

 

 

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 30 Haziran 2014 - 04:01