Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Haziran
2014
28
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 2. BÖLÜM
etiketler: KENT, UYGARLIK, İMAR

SANAT VE UYGARLIK

 

Okulların bitmesiyle okumak, bitmiyor bizde; tıpkı eğitimin bitmesiyle öğretimin bitmemesi gibi, her an diliminde ilerleyen bir düşünme ve derinleşen sorgulama durdurmaz bizi! Bunun bir yaşam tarzı olduğunu söyleyemem, ama ayrıksı bir yanı olduğu tuhaflığından belli ediyor kendini. Tuhaflık; bu toplumun her işinde kendini açık eder cinsten bir tarza bürünür: Hiç ama hiç estetiği olmayan, mühendislikle inşa edilmiş bir toplumda okuma eylemini tam da karşılamaz mı? Cuk diye oturur bile! Sanatı ve estetiği hiç aldırış etmeden yaşamak… Tuhaflık bile bu denli şanssız sayılamaz!

 

Estetize olmak sanatın başlangıcıdır bilinçleşme de, bu toplumun sanatla olan uzaklığını ya da onsuz oluşunun sebebini, eğitim sistemine veremeyecek kadar kötü olmadığını sandığım yine de bir eğitim sistemine sahibiz. Nasıl oldu da bunca “kütle-insanı” etrafı doldurdu? Bunlar nereden geldi? Sanatın kökeninden bireysellik yatar ve onun ortaya çıkması için “tapınçlık” fikrinden uzak durmak gerekir. Doğu toplumlarında tapmak çok etkili bir dayanışma biçimidir; bu yüzden dansları doğa olaylarına karşı bir baş kaldırıyı değil, tapınmayı öğretir.

Tapınçlık fikri sanatın en ciddi, aşılması zor bir engelidir; sanat çünkü yüceliğe ve güzelliğe öykünür. Bireyselliği üretiminin temeline yerleştirir, birey üretemeyen toplumlarda ince ayrımlı düşüncelere ulaşmak imkânsızdır; örneğin bu yüzden felsefeyi başaramayız! Mimarlığı bir sanat değil de mühendislik gibi öğreniriz. Caddeleri alış veriş mekânı olarak okur, mekânları eğlence yerleri gibi anlarız. Hatta tarihi eserleri birer ticari kazanç haline getiririz.

 

( NOT; Bunları yazacağım hiç aklıma gelmezdi; felsefenin beni bu türden bir “ayar” içine sokacağını hiç bilemezdim. Felsefeyi ve filozofu mantık üreten düşünce sistemi ve insanlar ya da ‘her şeyi bilen’ türden birileri olarak anlardım. Ama çok değişmişim, artık yüceler yücesi bir devlete ve topluma bağımlı biri değilim. Sadece ilkelere inanıyorum ve beni yöneten ya da beni üreten bir sistem inancım, yıkıldı ‘dağılıp-yok-oldu.’ Biri çıkıp bu ülkeden def-edip kovsa hiç yüksünmeden valizimi toplar çeker-giderim. Bu denli koptum, bu toplumdan ve ülkesinden.

Nasıl bir duygusuzluk ve nasıl bir bilinçsizlik içindeyiz? Devletin ve toplumun hemen tüm kurumları –ki buna din de dâhil- karakter aşınması içinde; sorumluluk ya da arlanma namına bir telaş yok; kimse hesap verme derdinde de değil… Bu insanlar nereden bitiverdi? Nerelerdeydiler, hangi kültürden etkilenmişlerdi ve bu etkilenme onlara neleri yükledi? Bu sözlerimin varacağı yer “toplumsal yığınlaşma” olarak adlandıracağım bir anlamda ANOMİ durumlarıdır. Toplumsal yığınlaşmadan anladığım kısaca şöyle; toplumun kurumsal yetkilerinde ortaya çıkan ve bilinçsizleşmenin yüzeye vurduğu bir beceri yoksunluğudur. Beceriksizlik niçin ortaya çıkar ve beceri eksikliğini hangi etkiyle giderebiliriz?

İnsan esnek bir varlıktır, onu esneten onun bilincidir. Bilinç, doğanın bir verisi olamayacak kadar sıra dışıdır; bu onu diğer insan yetkilerinden kökenden ayırır. İnsan bilinci sadece bilgeliğe bağlı değildir, alışkanlıklarda işin bir yönüdür; oysa onun temel çıkış noktası estetiktir. Diyorum ki sanat, insanları ve toplumları usunda esnekleştirir, bu ise bilincin yoğunlaşmasını sağlar. Bu yüzden, kısaca konuyu bağlamak adına, yüksek uygarlıklar aynı zamanda yüksek sanat eserlerinin verildiği dönemler ve toplumlarda ortaya çıkabilirler diyorum. Bu ülke böyle bir uygarlığa sahip olamadı ve gidişat bundan çok uzak bir yerdedir. Bunun temel nedeni “tarihsel-bilincini” kaybetmiş olmasıdır; bu toplumun ve bu ülkenin bir değer üretimi söz konusu değildir, ne bir sanat ne bir edebiyat ne bir felsefe ne de kültürel bir değer! Tarihine yabancılaşmış bir toplum, dilini ve edebiyatını yitirmiş bir toplum, bir eşya deposunu andırır; her şey var ama sahne yok, amaç yok, tıpkı afyonlu bir insan gibidir, irade ortadan kaybolmuştur. İşte bu anlamda sanat ile uygarlık arasında bir bağ kuruyorum…).

 

“sanat, en yalın biçimiyle ve olasılıkla bir heykeltıraşlık çeşidiyle başlamıştır; zira bir çocuk da yumuşak bir kütleye belirli bir biçim verebilir, ama bir yüzeye hiçbir şey çizemez. Çünkü kütleye biçim vermek için sırf bir nesne kavramı yeterlidir, ama çizim yapmak için birçok başka bilgiyi gerektirir; ne var ki, resim sanatı daha sonra heykelleri süsleyen bir sanat haline gelmiştir. “(J.J.WİNCKELMANN, Antik çağda sanat tarihi, say yayınları,  sayfa: 21-22).    

 

Sanat hakkında çok şeyler söylenir, ama çok az bir etkinlikle sanatla iç içeyiz; modern anlamda sanat “salon” kültürüne hapsolmuş, oysa her şeyin bir sanatsal değeri var ve bu değer, kişinin değerle neyi anladığında ortaya çıkar. Bazılarımız bir portre de çok şeyler görürken bazılarımız bir müzik tınısında derinliği yakalar. Evimin köşesine koyduğum biblo da ben kendime dair çok şey yakaladım; palyaço, sahilde bir küçük taş üstüne oturur, maskesini çıkarır ve başını dizlerinin arasına kıstırır. Bende insanlar arasında maskeyle gezen birisiyim, gerçek yüzümü kimsecikler göremez. Bir palyaçoyum, çünkü insanlar gerçeklikle yüzleşmek istemezler. Ne zaman ki maskemi çıkarıp gerçeklikle yüzleştirmek istedim, o zaman etrafımda kimsecikler kalmadı. Belki ben gerçek dışıydım belki de “gerçeklik” yaşamın dışında kalmıştı; bunu bilemiyorum.

 

Her neyse…

 

Uygarlıkla ilgili bu ikinci not öbeğimde “sanat” kavramına eğildim; sanat deyince akla ilk gelenlerden mimarlığı, dansı, müziği inceledim. Ancak sanat her şeyi kapsar, örneğin yazıyı, edebiyatı, resim ki en dikkat çekici bir figürdür, retoriği, bilimi, siyaseti ve daha nice insansal olan her şeyi! Ben tüm bunları ayrıca incelemeye vakit yetiremem, web sitemin siyasal bölümünden yönetsel konular var, felsefe de ise bilimsel konular var ve teknolojiyi de bu araya sıkıştırıyorum. Sosyoloji de ise modern ve post modern düşüncelere yer veriyorum. Daha yazacağım muhtemelen 5 bin sayfalık not öbeklerim olacak. Bu anlamda kısa notlarla hatırlatma ve kaynak kolaylığı sağlamak derdindeyim.

 

Mimarlığın uygarlıkla ayırt edici özelliği toplumsal yaşamın maddi temellerine çok derin bir etki sağlaması ve yaşamın pratik ilişkileri hakkında görsel etkinliğidir. Örneğin antik Yunan ve Roma insanı ile 20. Yüzyılda ki insan aynı dünyada yaşıyorsa da aynı sokaklarda yaşamıyorlar. Rönesans insanı ile ortaçağ insanı aynı kamusal alanı paylaşmıyorlar. Sanayi çağının kentlerinin havası ile ortaçağ kentlerinin havası çok farklıdırlar. Burada konu sadece evlerin şekli değildir, o evlerin ya da sokakların insanlara yükledikleri anlamlarla ilgilidir. Ben İstanbul’a gittiğimde Süleymaniye’nin taş duvarlarına sürtünerek yürürdüm, şimdi bu ilgimi çok daha iyi anlıyorum. Filozofların ya da bilginlerin bilgeliklerinin ardında yatan gerçeklik, yaşamın kendisiyle ilkesel bir ilişki içinde olmakmış; bunun bir özlem olduğunu görmek çok enteresandır. İnsanların geneli için taş bir malzemedir, benim için bir anlamdır. Filistin’de ya da Viyana’da taşların başka anlamları var; Mısır’da farklı olan taş Girit adasında farklıdır. Kireç taşı Yunan’da neleri değiştirdi; ortaçağ sonunda taş nelere kadirdi? İlkel insanın ahşaptan uzaklaşarak taş evleri neleri değiştirdi? Öte yandan bir sanat icarsı olarak heykeltıraş için taşın meziyeti ne kadar da anlamlıdır!   

 

Peki, ama müzik nedir? Sanat deyince neden sadece akla ilk mimarlık gelir?

 

Müzik, aslında “seslerin uyumudur”; müzikle diğer sanat dallarının temel ayrımı, müziğin, kulağa hitap etmesidir; bu ise onu özgün kılar. Ayrıca kalp ritmiyle ilgisi ise çok daha ayrıksı konumunu sergiler. Örneğin mimari yapı hazzı uyandırır; (yani yüceliği), resim sanatı aynı biçimde görsel bir doyum verir; (yani güzelliği), dans da bunlar gibidir, edebiyatta öyledir, yazı sanatı da görseldir. Kulağa hitap eden ve açıkçası sadece kulağa yönelebilen tek sanat dalı müziktir. Örneğin hitabet bir sanat olarak kulağa ve ruha sesleniyor olabilir, ama görsellikte burada etkilidir. Mimikler, boy, yüz, giyim vesaire. Müziğin kulağa hitap etmesi yanlış anlaşılmamalı, kulaklarımız aracılığıyla ruhumuza akar! Bu anlamda görselliğin etkili olduğu çağımızda müziğin derinliğini hissedecek sağlıklı kulaklara sahip olmak oldukça zorlaştı. Klipler eşliğinde yapılan şey, müziğin, endüstriyel yaşamda sömürülmesidir. Sanatçı denilenler magazin programları sayesinde görselliği öne çıkarıp, insanların kulağına değil görsel hazzını hedef aldılar. Oysa en güzel ses insan sesidir; çünkü onun her tınlanışında bir anlam yatar. POP müzik, ROCK müzik görselliğin öylesine etkisi altındadır ki; ilki gerçek anlamda müziğin sömürüsüdür. İkincisi ise sanayi çağına bir duruş olarak ortaya çıksa da (1940’lı yıllar) zamanla endüstrinin pençesine düştü. Tabi ben bunları yazarken ülkemizde ki temsilcilerinden söz ediyor değilim; ülkemizde bunu konuşmaya değer müzik yapıtından söz etmeliyiz önce! Bu anlamda BARIŞ MANÇO isimlerinin yeri dolmadığı gibi örneğin MOĞOLLARIN ya da CEM KARACA’NIN etkinliği de doldurulamadı; çünkü bu insanlar her şeyden önce “sanatçı” kişiliğe sahiplerdi; zira sanat yoktur, sanatçı vardır. 68 kuşağının evrensel kabullerini yakından takip eden, dünya dil ve kültürüne sahip olan/ takip eden -bu kişilikler üretilemediği için, sanatta icra edilemiyor. MOĞOLLAR ya da CEM KARACA –ki ikincisine hayranım- müzikle temsil ettikleri arasında bağlar kurabilen kişilerdi. Öte yandan Türk müziğine damgasını vuran hafız EFENDİLER aynı şekilde bir kayıptır. (Türk müziğine yazının devamında içerik kısmında yer ayırdım.)

 

Yeniden; müzik nedir?

 

İki tür müzik “anlamı” vardır; doğal müzik denilen ve denildiği gibi anlaşılan; doğanın ve insanın ritmiyle, sesleriyle ortaya çıkan ahenktir. Ben buna “evrensel müzik” diyeceğim. Birde tekil müzik vardır ki bu, insanların kültür üretimlerini yansıtan ve kültürleriyle anlaşılan: “çalgılarla”, “biçimlerle” kurgulanan “kültürel-müzik” diyeceğim türü vardır. Bu ayrımı neden yapıyorum? 

Okumalarımda gördüğüm şudur; müzikle gürültü arasında bir fark var, bu fark “sesin” düzenliliğini ve düzensizliğini içeriyor. Düzenli ses ki bu ayrıma doğadaki rüzgârla suyun harmonisi de dâhildir, insanın tinselliğine bir “uyum-yöneliş” katan türdendir. Oysa gürültü bir uyumsuzlukla ortaya çıkan “ses-yığınıdır” ve insanın tinselliğine asla ve asla bir yöneliş katamadığı gibi, rahatsız ediciliğine diyecek yoktur. O halde, “uyuma sahip olamayan her ses” gürültüdür; bu bazen eserlerde de böyle olduğu gibi sokaklarda da bu böyledir. Sokaklarımız çok gürültülü, ama örneğin televizyonlarımız da gürültülü, diziler, hatta şov programları da çok defalar gürültülüdür. Doğadaki suyun parklarımıza girmesiyle su sesi gürültüye nende olabiliyor, oysa bir dere kenarında oturduğumda ki bu benim için bir yaşam biçimiydi, suyun sesi asla rahatsız etmiyor. İşte sözünü ettiğim “uyumluluk” bu türden bir durumdur. Öyleyse müzik sanatın en soyut olanıdır ve bu soyutluk, ancak yüksek bir ruhun ulaşacağı türden değere ve kıymete sahiptir. Günümüzde müzik uyumlulukla değil de daha çok ritimle ilgilidir. Çoğundan nefret ederim ve çoğu kafamı şişirir. Müzikte spor gibidir; icrasından sonra insana rahatlama hissi verebilmelidir ve veremiyorsa, yapılan işte bir sorun var demektir.           

 

ortaçağ müziğinden modern müziğe geçişi belirleyen en önemli göstergelerden biri de, sesli bölümün giderek daha az yer tutmasıdır. Ortaçağ müziğinde sestir egemen olan. KANTAT ve OPERA’DA temel birim olarak gelişen DA CAPO aryada ses ve çalgı öğeleri denge içindedir. Senfoni, az sonra başlayacak olan müzikli sahne yapıtının genel havasını ve tonalitesini sunan çalgısal bir PRELÜD diye tanımlayabileceğimiz opera uvertüründen gelişmiştir. Konçerto ve SONAT gibi öteki biçimler ise, boyutları bakımından senfoniye oranla daha sınırlı, ama senfoniden daha sıcak ve daha liriktirler. Piyano konçertosu aryadan gelişmiştir ve sesin yerini piyano almıştır. Piyano sonatındaysa piyano orkestrasının yerini alır. Denilebilir ki, konçertoda dostlarıyla söyleşiye dalan piyano, sonatta kendi kendisiyle söyleşmeye koyulur.

Klasik çalgısal müziğin bütün biçimleri (senfoni, konçerto, sonat, dörtlü, vb.) sonat adı verilen biçim üzerine kurulmuştur. “(G.THOMSON, insanın özü, payel yayınları, 11-112).

 

eski medeniyetlerde askeri müziğin varlığı çeşitli ikonografik resimlerle sabittir. Mısır’da, Sümerlerde boru ve iri davulların askeri amaçlarla kullanıldığı bilinse de, davul, zurna, boru ve zil gibi aletleri takım halinde kullanan ve bu takımları resmi tören ve orduda çaldıranların ilk devletlerin Orta Asya Türk devletleri olduğu tarihi kayıtlarla sabitlenmiştir(GAZİMİHAL, M.RAGIP). Bilinen ilk askeri müzik topluluğunu Hunlar kurmuştur(AK, AHMET Ş.). Çin kaynaklarına göre MÖ. 3. Yüzyılda Orta Asya Türk devletlerinde gelişmiş bir askeri müzik vardı. (…)

Hunlar döneminde askeri müzik, tuğ takımlarıyla yapılmaktadır. YIRAĞ (surnay, zurna), BORGUY (boru), TÜMRÜK (davul), KÜVRÜK (kös) ve ÇENG (zil)’den kurulu ve tarihi tuğ takımı çalgı kadrosunun ilk şekli Hunlar döneminde oluşturulmuştur.”(F.G.VURAL, İslamiyet’ten önce Türklerde Kültür ve Müzik, Hun –KÖK TÜRK ve Uygur devletleri, çizgi yayın, sayfa:58).

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 28 Haziran 2014 - 18:17
Haziran
2014
25
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 1. BÖLÜM
etiketler: UYGARLIK, AİLE

GENEL ANLAMDA UYGARLIK

 

tüm dillerimiz birer sanat yapıtıdır. Doğal ve tüm insanlar için ortak bir dil olup olmadığı uzun süre araştırıldı; kuşkusuz böyle bir dil var; bu da çocukların konuşmayı öğrenmeden önce konuştukları dildir. Bu, eklemli değildir, vurguludur, titreşimlidir, anlaşılabilirdir. Kendi dillerimizi kullanmamız, bu dili bize tümüyle unutacak derecede ihmal ettirdi. Çocuklara dikkat edersek onlardan bu dili yeniden öğrenebiliriz. Sütanneler bu dilde öğretmenlerimizdir; süt çocuklarının tüm söylediklerini anlarlar; onlara yanıt verirler, onlarla çok sıkı diyalog kurarlar…”(J.J.ROUSSEAU, EMILE, sayfa: 48, Türkiye iş bankası yayınları).

 

İnsan ve uygarlık ilişkisi en azından iki temel olguyu içermiştir; yaşam ve ölüm! İlkinde insan “bedeni” ve tabiat(doğa) ile münasebetlerini düzenlemiş, bu düzenleme sayesinde kültürünü kurmuştur. Örneğin kent ve siyaset bu ilişkiden doğan iki çeşit uygarlık başlıklarıdır. İnsanın uygarlığı her zaman bir “hareket” içinde olmuş, her devir kendi gelişim tarihini üretmiştir. Söz gelimi ticaret insan uygarlığında temel bir dönemeçtir. Aynı şekilde sanayi mucitliği bir diğeridir. Bu tarihsel değişim yazılı ve sözlü delillerle ortaya-konmak istenmiştir. Bu anlamda “yazı-öncesi” toplumlarla sonrası toplumlar arasında bir farkındalık ortaya çıkmıştır. Bu söz konusu farkındalık doğaya hâkim olan insanın tarihi başlangıcıdır. Sanırım “tarih yazıyla başlar” sözünde vurgulanmak istenen temel mesele insanın geçmişiyle bağlantı kurmasıdır.

Diğeri ise “ölüm”, yani “TANTANOSTUR.” İnsan bu ölüm gerçekliği ile manevi kültürünü kurmuş olmalıdır; çünkü mezar ya da tapınak gibi mekânlardan ortaya çıkan “geçmiş” günümüz yaşamını açıklaması adına çok kıymetli verilerle doludur.

 

L.WOOLLEY, UR mezarlığına girdiği zaman efendilerinin yanı başında çömelmiş uşakları görünce, çok şaşırmıştı. Mezarların kapısı önünde askerler nöbet tutuyorlardı; uşakların ellerinde hayvanların dizginleri, müzikçilerin aletleri vardı. Mezarın çevresinde toplanan saray kadınları dinleniyorlardı. Efendilerine bütün varlıklarıyla bağlı olan erkekler ve kadınlar onları ölüme kadar izlemişlerdi. Kral-tanrılarının yanında, artık sonsuz gecenin derin endişelerinden kendilerini sıyrılmış görüyorlardı.”(I.LİSSEN, uygarlık tarihi, sayfa:18, milliyet yayınları).

 

İnsan uygarlığın kendisidir, bu bir gelişim tarihi değil, varoluş sürecidir. Uygarlık sadece “yazı” ya da “yerleşiklik” ile tarif edilemez. Uygarlık salt bir öznedir de, diyemeyiz; yani insan ile insanın münasebetinden ibarettir diyemeyiz. Bana göre “uygarlık” kavramı çok karanlıktır çünkü burada vurgulanmak istenen bazı temel anlamlar var, örneğin “Avrupa uygarlığı” ya da “islam uygarlığı” gibi, ama hepsinde ortak olan başlangıçlar uygarlığı merkezi kılar; doğum ve ölüm. İnsanın bu “karşıtlıklar” içerisinde kalması uygarlığın varlık sebebidir. O halde “uygarlık” bir çatışma ve nihayet diyalektik bir zeminden doğar. Bu sebepledir ki ilk çatışma doğum ile ölüm ilişkilerinden neşet eder. İnsanı farkındalık içerisinde konumlayan temel bir diyalektik doğum ve ölüm, yaşamın her alanını temellendirir. Her anlamda bu diyalektik süreci durmadan devinir, maddi yaşam ile manevi sürecin sınır belirlenimi sanıldığından daha karmaşıktır; her ikisinden birini diğerinden nerede ayırabiliriz? Her şeyden öte “manevi” bir sınırdan söz etmek nasıl bir şeydir?    

 

Uygarlık kavramına dair söylenecek çok şeyler var; yaşamın maddi ve manevi alanlarının tümünün içerildiği bir yaklaşımla ele alındığında; insan hiçbir şey söyleyemez hale gelmez mi?

Tıkanır kalır insan, çünkü uygarlık sadece gelişmişlik değildir, bu aslında bu anlamda sadece bir göstergedir; insana özgü olan bu kavram, insanın nasıl insan olduğunun da bir açılımını sunmaktadır. O halde ben, uygarlığı üç sacayağı içinde ele almak istiyorum;

 

Öncelikle maddi ve manevi ayrımını gözlemlemeliyim. Örneğin evlilik hangi oranda maddi ya da manevidir? Kültür hangi oranda ve ayrımda maddi ya da manevidir? Söz gelimi neden manevi değerlerden söz ederken bir ayrım içindeyizdir? Öte dünya inancı niçin manevidir de bu dünyanın maddi yaşamı maneviyattan kovulmuştur? Yani diyorum ki, bu iki ayrım arasında bizlere sınırı veren nedir? Bana göre maddi ve manevi ayrımı yaşam içinde kesin bir sınırla asla belirlenemez… Eğer abdest alınan su temiz değilse manevi bir tarafı kalmaz, ya da helal para kesin bir ayrımla maddi tarafından uzaklaşamaz… Maddi ve manevi ayrımı yapmak, bir yanda fanatizmi diğer yanda materyalizmi doğurmuştur.

 

İKİNCİSİ; uygarlığı evrensel ve tekil anlamda ele almalıyım. Örneğin sanat, müzik, felsefe, din, bilim, teknik vesaire hangi oranda tekil –yerel- hangi oranda evrensel –kozmopolitan- bir ayrıma tabidirler? Gerçekten de din ya da müzik neden evrensel değerler içerirmiş gibidirler?  Evrensel olanı dayatan nedir? Her çağın uygarlığı bize neyi gösterir? Bu sorulara elbette sadece cevap arayan birisiyim, yoksa bildiğimi falan sanmıyorum…

 

Üçüncüsü; uygarlığın tarihle olan ilişkisi, ilkelerle olan akrabalığı üstüne düşünmeliyim. Örneğin çağların uygarlaşmasını sağlayan nedir? Bilim mi? Siyasal ve sosyal değişimler mi? Söz gelimi endüstriyel toplum neden tarım toplumundan daha uygardır acaba? Ya da insanın yaşamında ki kolaylıklar niçin bizi uygar yapsın ki? Çağlar arasında bir uygarlık ayrımı yapmak saçmalıktır. Belki, FEODAL –ortaçağ- beylerden daha rahat yaşıyoruz ama onlardan daha uygar olduğumuz konusunda emin olamayız.

 

Bu üç genel başlıkla özet çalışmalarına girişmiş bulunuyorum. Aile’den sanat’a, bilim’den yönetim’e merkezi konulara eğildim. Kentlerle ilgili özetlerimi de buraya dâhil edebiliriz, tek ereğim şudur; bir felsefe çalışanı olarak insanı ve onun varoluşunu anlamanın hiçte kolay olmadığı temel kavramlardan birisinin de uygarlık olduğunu göstermektir. Bir diğeri zihin’dir. Bilinç ve us, inanç ve iç-güdü diğerleridir. Benim amacım tüm kavramları yeniden okumaktır… Tabi bunu başarmış olmayı ummak için deli olmak yeterli bir şarttır. Zaten deli olunca bu kavramlar kendiliğinden ters yüz olur, en kısa yoldan okunmuş oluverirler… OKUMAK gerekir, hem de çok! Bu okumaktan kastım kavramsal okumadır; tarihsel kökenlere geri dönerek yapılan uzun bir okumaktır bu!

 

 

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 25 Haziran 2014 - 01:12
Mart
2014
06
ANTROPOLOJİ ÜSTÜNE BİRKAÇ NOT
etiketler: ANTROPOLOJİ, BİLİM, TARİH

antropoloji nedir?

 

Antropolojinin 19. Yüzyılda disiplin olarak ortaya çıkışının temelinde, geride kalan çağların birikimleri ve içsel dürtüsü vardır. Bu disiplin “ötekileştiren Batı uygarlığının ötekiler yoluyla icat ettiği temel bir başlıktır. Aydınlama çağının öne sürdüğü “özgür birey”, dünyaya aydınlık, mutluluk, zenginlik getirecekti, “ötekiler” bu “ilericiliğin” peşinden gelecekti. 20. Yüzyıl Avrupa kibrinin yıkımıyla Aydınlanma düşüncesinin sorgulanması ve derin eleştirisine kapı araladı. Önceki günlerde düştüğüm notlarda görüldüğü gibi, “evrensellik” ile “biriciklik” arasında meydana gelen kavga, Antropoloji disiplininde de halen çözülmeye muhtaçtır. Antropoloji ötekileştirme üstüne kurulan bir disiplindir…

 

Derinlemesine saygılarımı sunduğum filozof FEYERABEND’İN bir önemli tespitini daha buraya sunmak istiyorum.

 

“bilmem nelerle çeliştiği söylenebilecek ‘bilim’ gibi yekpare bir varlık yoktur ve ‘modern durum’ barış ve mutluluğa açılan en temel arzularımızın başına çökmüş bir felakettir. Bizzat bilim adamları şu bir ‘nesnel’ bir de ‘öznel’ dünya olduğunu ve bunların zorunlu olarak ayrılması gerektiğini söyleyen ayrılıkçı (SEPARATİST) insan anlayışını eleştirmeye başladılar. Mesela E. MACH, yüzyıldan daha uzun bir süre önce bu ayırma işleminin araştırmayla haklı çıkarılamayacağına [ müthiş bir tespit ], en basit durumun bile kökleri çok derinlere giden bir soyutlama olduğuna ve herhangi bir anlama eyleminin ayrılmaz bir şekilde psikolojik süreçlere bağlı olduğuna işaret etmiştir.”(FEYERABEND, akla veda, sayfa; 175-176, ayrıntıyayın).

 

Öylesine müthiş bir tespittir ki bu, doktora öğrencilerine bu çalışmayı mecbur kılmak gerek, tabi önce hocalarına okutursak daha iyi olur. Bu tespitte “kopyala yapıştır” doktora öğrencisinin anlayamayacağı bir eleştiri yatıyor. Adı başında “eleştiri” yatıyor…

 

(…)

 

Antropoloji 19. Asırda bir bilim olarak ortaya çıksa da aslında, başlangıç olarak, insanın “mekân” değiştirmesine dayanır. İnsanların diğer kültürler olan ilişkileri bu disiplin için temel bir çıkış noktasıdır. Herodot yazdığı çalışmalarda farklı kültür tiplerinden söz eder, aynı şekilde Aristo kent/polis yaşamını anlatırken farklılıklara vurgu yapar. “siyasal hayvan olarak insan, aynı zamanda sosyal bir hayvandır” ve bu anlamda “siyaset” ile sosyoloji ve antropoloji iç içedir; bizim ülkemizde hala bunun anlaşılamadığını görüyorum, hatta siyasal bilim ile iktisat yan yana duruyor. Doğrusu orada akademisyen adaylarının “siyaseti” anlama tarzları bana gülme havası veriyor.

 

Antropoloji diğer insanlarla ilişki kurmanın bir soruşturmasını içerir; bu anlamda tümüyle gezi notları/seyahatnameler, coğrafi keşifler, ticaret ilişkilerinin sağladığı her alanda ki “enformasyon” ve diğer tüm öğeler, bu disiplinin malzemesidir. Öyleyse antropoloji aslında tarihle başlar, tarih yazıyla başlar ama hayat yazıyla başlamaz, antropoloji bu anlamda tüm disiplinlerin en ilkidir. Söz gelimi İskender’in doğuyu fethetmesi, orada ki halklara Yunan kültürünü taşımış ve orada kurmuş olması, buradan da etkileşimler yoluyla farklı felsefi okulların kurulması bir tür antropoloji vakıasıdır. Anlaşılan o ki, antropoloji bir “kültürlenme” araştırmasıdır.

 

Yaklaşık iki milyon yıl önce Afrika’da evrim geçirdik. Burada dönüşen insan, Asya’ya geçti ve bu türün adına HOMO ERACTUS deniliyordu. Dik ve yassı kafalı olan bu insan “avcı-toplayıcı” bir yaşam sürüyor, sürekli gezgin bir şekilde, açık alanlarda yaşıyordu. Kemiklerden dikiş iğneleri yapıyor, demir çubuklarla ateş kıvılcımları çıkartıyordu. El becerisi iyiydi. Çok uzun bir süre bu şekilde yaşam süren bu “tip” 10 bin yıl önce yerleşikliğe bir vadide geçti. Topladıkları tohumları ekmeye başladılar ve tarımın temelini atmış oluyorlardı. Resim sanatları çok iyi olan bu insanların mağaralarda birçok motifler yaptıkları tespit edilmiştir.

 

İnsanoğlu yerleşik yaşama geçtikten sonra devletleşmeye, kurumsallaşmaya da başladı. Çok tanrılı inanç sisteminin yanında “Sami” adı verilen gezginci bir grubun etkinliğinde “tek tanrılı” inanç ortaya çıktı. Önce Urfa’ya bir süre yerleşen bu ırk, zamanla Kudüs bölgesine yerleşti. AVRAM adında bir liderleri vardır ve bu lider sonraları “tanrı” tarafından ismi İbrahim olarak değiştirildi. Kavmine bir takım emirleri yerine getirilmesi söylendi, örneğin önce sünnet olmaları istendi. Zamanla diğer emirler geldi ve bu dinin çevre halklara yayılması istendi. Bu İbraniler dillerini “Kenanlılardan” öğrendi ve putperest olan bu halkla savaş yapmaları ve onlara dinin tebliğ edilmeleri istendi. Böylece zaman içinde büyük bir devlet kurdular ama zamanla aralarında çıkan ayrılıklar yüzünden ki bunun bir sebebi “inek putu” yapmalarıdır ve “tanrının” uyarılarına kulak asmadılar, sonra Persler ve Suriyeliler tarafından yenilerek yurtlarını kaybettiler. Dünyanın çeşitli topraklarına dağıldılar.

 

M.Ö. 1000 civarlarında bir kavim harekete geçerek diğer yerleşik toplumlar üstünde baskınlar yapmaya başladı. İmparatorluk çağının başlangıcı olarak bilinen bu olayın failleri, “arî” ırklar denilen atlı, yerleşik olmayan göçebe topluluklardı… Bir süre sonra(M.Ö. 500 civarı) Persler, Anadolu’ya gelerek orada ki MEDLERİ yendiler, yerleşim yeri olarak burada kaldılar. Pers imparatorluğu bilinen en geniş topraklara sahip dev bir ülkeydi. Zamanla Anadolu’nun batısından bir güç yükseldi, adı İskender olan bir lider, Yunanlıları ve Makedonyalıları yanına alarak önce Persleri sonra mısıra kadar doğu toplumlarını egemenliği altına aldı. Bu arada da Roma adında bir tarım kentinde bazı birleşmeler vardır; çeşitli GENSLER bir çatı altında toplanıyordu. İskender’in imparatorluğu dağılırken Roma büyüyordu ve zamanla dev bir imparatorluk ortaya çıkacaktı.

 

Roma diktatörlüğünün zayıfladığı M.S. 5. Asırdan itibaren Avrupa periferisinde çok farklı kültürler, milletler ortaya çıkmaya başladı; KELTLER, GERMENLER, SLAVLAR v.s. bu kültürler kendi benliklerini ortaya çıkarmaya başladılar ve ortaçağ boyunca egemenlik kilise elindeydi. Bizans kilisenin hizmetindeydi. Tam bu “dağınıklık” içinde islam uygarlığı yükseldi; önce Akdeniz kıyısı ve oranın muazzam ekonomisi ele geçirildi. Yunan felsefesi İslamlık tarafından değerlendirildi, bilim ve düşünce de ilerlemeler ortaya çıktı. Avrupa bir “çatı altında” buluşmayı ancak 16. Yüzyıllarda sağlamaya başlayacaktı ve nihayet 18. Asırda Fransız monarşisi ortaya çıkmıştı.

 

18. yüzyıla gelindiğinde batı toplumlarının derinlemesine bir değişim geçirdiğini, bu değişimin yaşamın her alanında meydana geldiğine şahit oluyoruz. Yukarıdan bu yana çok kısa başlıklarla sunduğum insanın sürüklenişi, beraberinde kendilerine ait çok önemli bir şeyi taşımıştır; bunun adı “kültür” kavramıyla karşılık bulan “yaşamın tüm alanını kapsayan” bir biçimdir. Antropolojinin temel kavramı olarak kültür, insanın kendine özgü bir yanını, onun “eylemselliğini” sergileyen, insanın özgesini ya da bilincini görünür kılan bir anlama sahiptir. Balıkçı insan artık ticaret insanı, sanayi insanı ve nihayet çağımızda sibernetik insan olarak dönüşümler geçirmiştir. Bu değişimlerin liderliğini yapan batı uygarlığı, geniş doğu toplumlarından farklı olarak, doğu toplumlarından ya da kendi icatlarından edindiği maddi ve manevi kültür nesnelerini geliştirmiş, onu “çeşitlendirmiş” ve yeni biçimler elde etmiştir. 18. Yüzyıl bu anlamda tüm dünya da büyük bir değişimin miladıdır. Zaman bu dönemden sonra hızlanmış, mekânlar engel olmaktan çıkmış, yaşam doğaya rağmen kendini yeniden üretmiş, doğaya paralel bir yaşam tarzı inşa edilmiştir. Antropoloji bilimi ise tam da bu süreç içinde disiplin olarak temellenmeye başlamıştır. Bu dönemde örneğin ansiklopedisiler olarak bilinen bir grup düşünür, MONTESGUİEU, ROUSSEAU ve KANT gibi filozoflar sanayi çağında doğacak olan insanı, WEBER’İN tanımladığı rasyonel insanı tartışmışlardır. 19. Yüzyıla gelindiğinde bu yeni insan farklı türlerde anlaşılarak yeniçağın temsilcisi olacaktır.

 

bazı ortaçağ teologları, poligamiyi(çok eşlilik) islam peygamberinin icat ettiğini söylese de, ilkel toplumlarda bu evlilik çok önceleri vardı. Poligaminin yayılmasında birçok sebepler rol oynadı. İlk cemiyetlerde avcılık ve harpler yüzünden, erkeğin hayatı daha çok tehlikedeydi ve kadın sayısının artması ile kadınları, poligami ve çıplak bir bekârlık arasında tercihe zorladı. Sebepler önemlidir.”(W.DURANT).

 

batının entelektüel deneyimi ortaçağ boyunca genelde tanrı-merkezliyken (teoloji-bilim), Rönesans döneminde daha hümanist ve dünyevi bir hal aldı. Kuşkusuz kozmik drama da Tanrı hala başroldeydi ama o dramanın içerisinde insanlar daha aktif ve bağımsız roller oynuyordu. Bilimin ilk uygulayıcıları evreni bir makine gibi görmeyi öğrenerek etkileyici ilerlemeler kaydettiler.”(BURTON&GRANDY)

 

“FREUD ve yandaşları, bizim gösterişsiz bir biçimde cinsel arzu diye getirdiğimiz dürtüyü biraz metafizik bulaşmış libido kavramına genişlettiler ve sosyal örgütlenmenin çoğu evresinden, ideolojiden, hatta ekonomik çıkarlardan bile çocukluğa ait bir libido dürtüsü saplantısını sorumlu tutmaya çalıştılar. Her dürtü belli bir tür yaşam faaliyetine egemendir ve tek tek yaşamsal süreçler büyük ölçüde bir birinden bağımsızdır.”(MALİNOWSKİ, kültür teorileri).

 

“doğal seçme, niteliklerin uygun yaşlarda, soyaçekim ilkesine göre; yumurtayı, tohumu ya da yavruları kolayca değişikliğe uğratabilir. Eşeysel seçme, doğal seçmeye yardımcı olur. doğal seçme ‘IRANIN IRAKSANMASINA’ , az gelişmiş ve ara-biçimlerin daha çok tükenmesine yol açar. Yeryüzündeki hısımlıkların doğası ve her sınıftaki belirgin farklar, bu ilkelerle açıklanabilir. (…) Türler birbirlerinden bağımsız yaratılmış olsaydı ( yeni hısımlıklar olmamış olurdu) bu türlü sınıflamanın (yani canlılardaki sınıflama) nedeni açıklanamazdı.”(C.DARWİN, türlerin kökeni).

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 06 Mart 2014 - 00:54
Şubat
2014
19
KÜLTÜR ÜSTÜNE BİRKAÇ NOT,
etiketler: KÜLTÜR, BİLİM

Bilindiği kadarıyla adından sıkça söz edilen kavramlardan bir tanesi kültür kavramıdır ve ancak, tıpkı diğer kendi türlerinde olduğu gibi, söz gelimi akıl, zihin, hafıza gibi, kültür kavramının da üstünde net bir açıklama yapmak mümkün olmamaktadır. Zihin ya da zekâ insan için tasavvur edilen bir ideadır, temelde maddi bir çıkışa sahip olduğu kadar düşünme konusudur da. Kültür kavramında da maddi temeller vardır, sürekli değişen ya da farklılıklar gösteren anlamlar içermesiyle de, diğerlerinde olduğu gibi bir düşünme konusudur. Zihin gibi kültür kavramı da insanın “inşa sürecine” açıklık getirir ve insanı diğer türlerinden kesin olarak ayırır.

 

Peki, ama kendisi hakkında kesin olamadığımız bir idea niçin bizi farklı bir tür yapar?

 

Bu soruya belki de en yakın cevaben, insanın “düşünen bir varlık” olması gibi daha muamma bir cevap vermek olabilir ama aslında, insanın doğa içinde ki diğer varlıklardan ayrılan maddi unsurları da bir cevap niteliği taşımaktadır. İnsanın icat etmesi onun sadece tahayyül gücünü göstermiyor, ya da bir cevap peşinde koşarken tek başına yeterli olamıyor. İnsan sadece düşünmüyor, demek istediğim insan ayrıca sürekli eylem halinde bir varlıktır. İnsanın seyahat etmesi, onun bir nehri aşmak için maddi nesneleri alet olarak kullanması, bir ev inşa etmesi ve yine maddi nesnelerle bunu yapıyor olması, insanın toprak için savaş veriyor olması yine maddi bir eylem içinde olduğunu gösteren özelliklere sahiptir. Elbette tüm bunlar için, bu eylemlere açıklık getirmek adına, “düşünüyor” imgelemini hatırlamak makul bir yaklaşımdır ama vurgulamak istediğim şey, nesnel olmayan yani elle tutulur bir varlık biçiminde olmayan tüm anlamalar, maddi bir gerekçeden kesin olarak ayrı değillerdir. O halde insanı diğer varlıklardan ayıran temel konu idea değildir, o ayrıca eylemde bulunan bir bedene sahiptir, bu bedeniyle doğanın içinde diğer varlıklarla birlikte aynı imkânlardan faydalanmaktadır. İdea böylece temelde maddi bir çıkışa da sahiptir. Örneğin bir terzi iğne kullanırken ortaya çıkacak olan elbisenin bütüncül tasavvuruna da sahiptir. Ama iğne kullanmadan asla bu tasavvura erişemez, yani iğnenin kendisi de o tasavvurun bir parçasıdır.

 

Şu alıntıya dikkatle eğilelim;

 

içinde-var-olmak ne demektir?  Bu ifadeyi özellikle ‘dünya’ içinde-var-olmak şeklinde tamamlıyor ve bu içinde-varolmak’ı ‘…’nın-içinde-var-olmak’ olarak anlama eğiliminde oluyoruz. Bu terimle, başka bir varolan ‘içinde’ var olan bir varolanın varlık minvali dile getirilmektedir(bardak ‘içindeki’ su, dolap ‘içindeki’ elbise gibi). ‘içinde’ ifadesiyle bir mekân ‘içinde’ belirli bir uzanıma sahip iki varolanın söz konusu mekân içindeki yerlerine izafeten birbiriyle olan varlık ilintisini anlıyoruz.”( FİLOZOF M.HEIDEGGER, varlık ve zaman, agora kitaplığı, sayfa: 55-56)

 

Filozofun anlatmak istediği bu “iç-içelik” benim kültür gibi diğer kavramların, ortaya çıkış sürecinde, insan ile ontolojinin içiçeliğini karşılamış durumda, bu yüzden bu açıklamaya başvurdum. Kültür kavramı insanın doğa ile değil sadece, kendi varlığının bizatihi “VAROLMA” gerekçesiyle birlikteliğinden ortaya çıkmaktadır. Yani kültür kavramına tümüyle antropolojik bir tasavvur edilemediği gibi felsefi ya da sosyolojik bir yaklaşımı da tümüyle yakıştırmak kolay gözükmemektedir. Demek istediğim, “İnsan doğarken dışarıya çıkmaz, içeriye girer.”

 

her bilimin insan doğasıyla az çok bir ilişkisi vardır. Her ne kadar bazısı insanoğlundan çok uzaklarda gibi dursa da, bir yerde, bir geçitle mutlaka insan doğasına dönüş yapar. Matematik, doğa felsefesi ve doğal din bile bir ölçüde insanın bilimine bağlıdır. Çünkü hepsinin yolu insanı tanımaktan geçer ve hepsi insanın güçleri ve yetileri ölçüsünde değerlendirilir.”(Filozof HUME, insan doğası üstüne bir inceleme).

 

Kültür kavramına temelde antropolojik bir bakış açısı yakın gözükmektedir. İnsanın doğa ile olan ilişkisi, özne –nense etkileşiminin başlangıç yeri olduğunda, insana çevresel bir kimlik sağlar. Bu çevresel kimlik, doğanın bir dayatması olarak değil de bir anlamda diyalektik bir ilişkiyi karşılamaktadır. Yani insan antropolojik bir ilişki içinde kalmadan kendini evrimleştiremez. Evrimleşme bir diyalektik konusudur, onun özünü, yani evrimleşmenin öznesini, diyalektik kurguya borçluyuz. Diyalektik kurucudur, onun öznesi insana karşılık gelse de burada kesin bir özne nesne ayrımına gitmek, örneğin bedenimizi ruhumuzdan ayrım içinde anlamaya çalışmak, diyalektiğin kurucu özelliğini silikleştirir. Ölüm bu yüzden diyalektiğin sona ermesidir.

 

beden üzerinde etkide bulunan nesneler ile bedenin etkilediği nesneler arasında bulunan bedenin, hareketleri kendine çekmek ve bu hareketleri(durdurmadığı zaman)- eğer eylem refleksse- belirli, -eğer eylem iradiyse- seçmeli bazı devindirici mekanizmalara aktarmakla görevli bir iletkenden başka bir şey olmadığını söylemiştik. Dolayısıyla her şey, sanki bağımsız bir bellek, zaman içerisinde imgeleri –meydana geldikçe- topluyormuş gibi ve sanki bedenimiz, onu çevreleyen şeyle birlikte, bu imgelerden biriymiş gibi, genel olarak oluş içinde anlık bir kesinti uyguladığımız her an elde ettiğimiz şeymiş gibi cereyan eder. Bu kesintinin içinde bedenimiz merkezde bulunur. Bedeni çevreleyen şeyler bende üzerinde etki ederken bende onlara tepki gösterir.”(Filozof BERGSON, MADDE VE BELLEK, dost yayın, sayfa: 58)

 

Burada anlatım çok açıktır; beden ile imgelem arasında kesin bir ayrıma gitmek, geçmiş ile şimdi arasında bir ayrım yapmak kadar karanlık noktadır. Bedenimiz, filozofun sanki anlatımında olduğu gibi, bir tür yükleyicidir. Geçmişin tinselliğini taşıyan bir cereyandır… İşte bu anlamda kültür kavramının maddi unsuru olarak insan bedeni, çevresel olan her şeyden etkilenir ve aynı zamanda o çevreselliği de gösterdiği tepkilerle kurgular… İnsan oyun kurucudur ama ona zemini sağlayan doğadır ve insan bedeni de en başında doğanın bir parçasıdır.  

 

“… Sanata ait olan şey, duyusal tasarımdır; sanat, duyusal bir biçim altındaki hakikati bilince gösterir. Duyusal bir biçim altında yer alan görünüş kuşkusuz içinde derin bir anlamı da saklar ama bu duyusal aracı ile kendi genelliği içindeki ‘ideyi ele geçirmeyi düşünmez. Çünkü ‘ide’nin bu birliği ve bireysel görünüş tam olarak güzelin özüdür ve onun sanattaki ürünüdür…”(FİLOZOF HEGEL, seçilmiş parçalar/estetik, remzi kitap evi, sayfa: 151)

 

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 19 Şubat 2014 - 02:34