Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Şubat
2014
14
KÜLTÜR NOTLARI, MODERNLİK NEDİR?
etiketler: POSTMODERN, TARİH, KÜLT

“tanrıların temel maddesinin, temel varlığının insani varlık olması gibi, dinsel duygular ve zihniyetler, yani tanrılarla ilgili duygular ve zihniyetler de saf, katıksız insanidir. Zira bu duygular ve zihniyetler, uyruğun kralına, korunan kişinin koruyucusuna, kölenin ya da hizmetkârın efendisine, çocuğun babasına karşı olan duygularından ve zihniyetlerinden farklı değildir.”(L. FEUERBACH, tanrıların doğuşu, say yayın, sayfa: 313)

 

(…)

 

 

doğa ve tin arasındaki karşıtlık, kendinde ve kendi için olan zorunlu bir karşıtlıktır. Çünkü Tin’in kavramı hakiki bütünsellik olarak, kendisine dönmek ve doğayla karşı karşıya kalmak için, yani bu karşıtlık ile doğa karşısında kendi gücünü ve egemenliğini özgür ve dingin bir biçimde yaşamak için, nesnellik içindeki kendi bölünüşünü yine kendisinde taşır. İşte tin’in özünde bulunan bu temel an, kendi kendisini veren yani serimleyen an olarak, İDE içindeki belli başlı an’dır. Tarihsel ve gerçek bakımından bu geçiş, doğal insanın hukuksal duruma, mülkiyete, yasalara, anayasaya, politik yaşama ilerleyici, gelişmeci bir geçişi olarak görünür. Tanrısal ve sonsuz biçim altında bu, doğanın güçleri üzerinde yer alan ve tinsel olarak bireysel olan tanrıların zafer anıtının somut bir tasarımıdır.”(FİLOZOF HEGEL, estetik, say yayınları, sayfa; 117)

 

Filozofun bu tinsel açılımı gerçekte bilincin tarihsel süreç içinde ki gelişimini serimlemektedir. İnsanın tarihsel süreç içindeki dönüşümlerinin tinsel bir gelişimidir. Filozof için “tin” tarihsel bir gelişim içindedir. Bu gelişim nesnel bir takım dönüşümlerle karşılanır, örneğin “devlet” bunun en yüce nesnesidir.

 

bilinç somut olarak tin’dir. Ve dahası dışsallığa yakalanmış bilmedir. Ama bu nesnenin daha ileri devimi, tıpkı tüm doğal ve tinsel yaşamın gelişimi gibi, mantığın içeriğini oluşturan arı özelliklerin doğası üzerine dayanır”(FİLOZOF HEGEL, mantık)

 

Filozof HEGEL, tinin nesnel bir belirlenimini sunuyor. Onun tarihsel irdelemelerinde bu çok açıktır. Filozof FEUERBACH şöyle yazar;

HEGEL’İN tin’i mantıksal, belirli adeta ENTOMOLOJİK bir tin’dir. Yani, göze çarpan birçok organa derin girinti ve çıkıntılara sahip bir bedende kendine uygun bir yer bulan tin’dir. Bu tin, özellikle, Hegel’ın tarih anlayışında ve tarihi ele alışında belli olmaktadır. Hegel dinlerin, felsefelerin, çağların ve halkların göze çarpan ayrımlarını sadece saptamakta ve betimlemektedir, hem de salt yükselen bir aşamalar silsilesi içinde; müşterek-olan, benzer-olan, özdeş-olan tamamen geri planda kalmaktadır.”(FİLOZOF L.FEUERBACH, geleceğin felsefesi, say yayınları, sayfa:10)

 

(….)

 

Tarihin insan gelişimi üstünde yer edindiği gelişimci ve belirlenimci tezleri, antropoloji tezlerinde de önemli bir savunu olarak 19. Asırda öne çıkmıştır. Söz konusu tezlerin kökenleri Antik yunan “ötekileştirmesine” dayanır ve tekilliği öne sürmektedir. Modernitenin bir temel tezi olarak “erkek” batıya karşı “dişi” doğu imajı da aynı temel tez üstünde biçimlenir. Çok kültürcü yaklaşım ise her bir kültürün “biricikliğinden” söz edecektir. Türkiye gibi “modernitenin” pençesine düşmüş ülkeler, batı uygarlığının evrenselci uslamlarına dayanırken, kendi özgün kültüründen bir gelişim içine girememiştir. Bu evrensel bir baskı türüdür. Ve bunun en geniş anlamı “şarkiyatçılıktır.” Endüstriyel devrim bu baskının temel öznesi olarak modern toplumun biçimsel zeminidir. Yönetimden ekonomiye, sanattan edebiyata hemen her alanı etkisi altına alan modern tezler, üçüncü dünya ülke tipleştirmesiyle batı uygarlığını dayatmıştır. Günümüzde Türkiye toplumu kendi kültüründen esinlenerek demokrasisini ve sosyolojisini kurmak yerine, kavramsal olarak “antik kökenli olan” demokrasiyi bir “üst” dil olarak anlamayı tercih etmektedir. Eğitim sisteminden ahlaksal sitemlerine kadar, örneğin laiklik kavramında belirdiği gibi, toplumsal yanılgılar içindedir. “ötekileştirme” batının bir üretimidir ve üçüncü dünya ülkelerine pazarlanan demokrasi batı uygarlığının bir zenginleşme aracıdır. Pazarlaştırma girişimlerinin karşısında yer edindiğini düşünen “ulusalcı” kesimler ise aynı üretimin başka türlü bir yanılgısı içindedir; “devrim” bir üretim türü değildir ama Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı devletinin bir üretimidir. Dil ve kültür tezleriyle kendi tarihine yan çizen bu süreç, yeni nesillerin piyasalaşmasına olanak sağlamıştır.

 

Modern insan sürekli bir risk altındadır; daha iyi bir yaşam asla daha huzurlu bir yaşamdan yana değildir; daha çok çalışmak ve daha çok kazancın bir yaşamıdır! Daha hızlı olmak, daha cesur olmak yani asla dingin olmamak, daha çok çalışmak ve eğlenceyi bu çalışmanın bir parçası olarak aklileştirmek, eğlenmenin tipleştirilerek mekânlaştırılmasıdır… Modern insan tinselliğin “biçimleştirildiği” yeni bir nesnel özne türüdür. Burada “alter” bir üretimdir, onun eğretilemeli yaşamına asla izin verilmez!

 

“Batı’daki en güçlü modernlik yaklaşımı, en derin etkileri yaratmış olan yaklaşım özellikle, akılcılığın geleneksel olarak adlandırılan bağlar, duygular, görenek ve inançların yıkımını gerektirdiğini/dayattığını ve modernleşme amilinin belli bir kategori ya da toplumsal sınıf değil, aklın kendisi ve o aklın zaferini hazırlayan tarihsel gereklilik olduğunu vurgulamıştır.” (ALAIN TOURAINE, modernliğin eleştirisi, YKY yayın, sayfa; 27).

 

“hem toplumsal hem de psişik anlamda modernlik sürekli bir özeleştiridir. Hiç bitmeyen ve dolayısıyla da ucunda ne olduğu bilinmeyen bir kendi kendini silme ve kendi kendini hükümsüzleştirme egzersizidir. Gerçek/hakiki modern, hoşnutluğu ertelemeye hazır olmak değil, hoşnut olmanın imkansızlığıdır”(Z. BAUMAN, postmodernizm ve hoşnutsuzlukları, ayrıntı yayın)

 

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 14 Şubat 2014 - 02:56
Şubat
2013
15
TOPLUM, BİLİM, İLKELLİK
etiketler: ANTROPOLOJİ, TARİH, TOPLUM, İLKEL

 

SÖYLEMEK ve KONUŞMAK ÖZDEŞ DEĞİLDİRLER. BİR İNSAN KONUŞABİLİR VE SONU GELMEKSİZİN KONUŞABİLİR ve HER DURUMDA HİÇ BİR ŞEY SÖYLEMEYE BİLİR. BAŞKA BİR İNSAN SESSİZ KALIR VE HİÇ BİR ŞEKİLDE KONUŞMAYA BİLİR. VE YİNE DE KONUŞMAKSIZIN ÇOK ŞEYLER SÖYLEYEBİLİR”(HEİDEGGER/insan bilimlerine PROLEGOMENA kitabından aktarım)

 

Homeros destanlarıyla tasvir edilen toplum, bir kast toplumudur ve ataerkil monarşi yönetim biçimi ile oluşturulmuştur”(THİLLİY/felsefenin öyküsü)

 

eski avcı-toplayıcılar muhtemelen modern anlamda yasalara, yargıçlara ve siyasi örgütlenmeye sahip değillerdi. Ama bu, toplumsal örgütlenme biçimlerine, düzenlemeye ve denetime sahip olmadıkları anlamına gelmiyor”(Thomas r. Martın/ESKİ-YUNAN TARİHİ)

 

“ tarih, kimya gibi, jeoloji gibi bir ilimdir. İyice anlaşılması için derin incelemeler ister. Bu incelemelerin en yüksek neticesi de, zamanlar, memleketler, milletler ve ırklar arasındaki ayrıntıları takdir edebilmektir. Bugün hayallere, büyücülere inanan kimseler, bizce artık ciddi bir adam sayılmazlar. Fakat vaktiyle, büyük adamlar bütün bunlara inandılar ve belki zamanımızda bile, bazı memleketlerde gerçekten üstün kimseler bu gibi hatalara düşmektedirler.”(RENAN/İSA’NIN(a.s.) HAYATI)

 

“VARLIK OLARAK, YANİ DÜNYANIN TÖZÜ OLARAK GÖSTERİLEN ŞEY, İLKESEL OLARAK EVRENİN DIŞINA TAŞINAMAZ. ZİRA O, BU DÜNYANIN KENDİSİNDEN SADECE BİR ALINTIDIR.”(FİLOZOF ERNST CASSIRER/ CİLT 1- dil)

 

mantığın biricik amacı akıl yürütme yetimizin ilke ve işlemlerini ve tasarımlarımızın doğasını açıklamaktır. Ahlak ve eleştiri, zevk ve duygularımızı değerlendirir, siyaset ise insanları toplumda birlik içinde ve bir birine bağımlı kabul eder”(İNSAN DOĞASI ÜZERİNE BİR İNCELEME/filozof DAVİD HUME)

 

“az uygulansa da, insanların bağlandıkları bütün erdemler güzeldir. Ama bütün boş-inançlar iğrenç ve ağır yüklerdir. Bize azıcık ayrılan herhangi bir iyilik ne kadar nefis ise, onunla gelen kötülükte o kadar keskindir. En diri akıl deliliğe komşu olan akıldır, sevincin en yüksek belirimleri en derin hüzünler doğurur. En gönül okşayıcı umutlar, en acı hayal kırıklarına yol açar. Ve kısacası, hayat en güvenli yerde, ılımlı ve ortanca olan yerdedir.” (DAVİD HUME/1711-1776// DİN ÜSTÜNE)

 

(…)

 

İNSANÜSTÜNE DÜŞÜNCELERİN SORUŞTURULMASININ, FELSEFENİN DOĞA İLE OLAN İLİŞKİSİNE VARINCAYA KADAR, ÇEŞİTLİ SERÜVENLERDEN GEÇTİĞİNİ BİLİYORUZ. DOĞA KAVRAMI BELKİ KENDİ BAŞINA BİR METAFOR OLDUĞUNDAN, ONUN ANLAŞILMASINDA ÇEŞİTLİ SIKINTILAR ORTAYA ÇIKAR. “NOUS” ESKİ YUNAN DA HEM RUH HEM DE DOĞA ANLAMLARINA DA SAHİPTİR. İNSANIN SERÜVENİ, ONUN GELİŞMESİNİ VE ÇEŞİTLENMESİNİ, ETKİLERİNİ VE EDİLGİNLİKLERİNİ BİR BÜTÜN OLARAK İÇERMİŞTİR. FİLOZOF HUME, İNSAN ZİHNİNİ İNCELERKEN, İNSANIN “EDİLGİN” BİR VARLIK OLARAK DOĞRU BİR SORUŞTURMASINI GÖRDÜĞÜMÜ SÖYLEMEK İSTERİM… GERÇEKTEN DE “şu doğa” DENİLEN “ANLAM” İNSAN İÇİN ÇOK TEMEL BİR KONUDUR.  ZİHİNSEL BİR AYIRDIM İÇİNDEYİZ, DOĞRUSU BU AYRIM, TIPKI FİLOZOF SARTRE’IN “karşılıklı ‘ben’ ilişkilerinin çözümlenmesinde” YAPTIĞI GİBİ, İNSANIN DOĞA İLE OLAN AYRIMININ DA BİR KONUSUDUR. BEN VE SEN, DOĞA İLE OLAN AYRIKSI BİR SÜREÇ İÇİNDE VARDIRLAR. AMA BU DÜŞÜNME BENİ BİLİNCİN BİR MADDE GELENEĞİ OLDĞUNA SÜRÜKLEMİYOR; BİLİNÇ BELKİ DE ÖZEL BİR KONUDUR, ONU ANLAMANIN BİR TEK YOLU YOKTUR!

 

Filozofları okumak gerekir, onların düşüncelerine eğilmek gerekir, onların zihinsel serüvenlerine yakından bakmak gerekir; çünkü burada geçen serüvenlerinde onlar, yukarıda kısaca özümsediğim doğa-zihin karşıtlığını anlamak isterler. HUME, HEİDEGGER, KANT, HEGEL, FİCHTE, GADAMER, MARX, SARTRE, SEARLE, FOUCAULT, RYLE ve diğerleri… Öte yandan antropologları okumak gerekir. MAUSS, BOAS, MALİNOWSKİ, GEERTZ, FRAZER, ENGELS’İN YAKLAŞIMLARI, MORGAN ve diğerleri… Toplumbilimcileri yakından irdelemek zorundasınız. GİDDENS, HABERMAS, HORKHEİMER, WEBER, DURKHEİM, COMTE, MEAD ve diğerleri… Bunlarla kalamazsınız, birde tarihi incelemek zorundasınız. BRAUDEL, BLOCH, W. DURANT, İNALCIK, ORTAYLI, KAFESOĞLU, B. ÖGEL, EMEL ESİN ve diğerleri… Psikolojiyi okumadan toplumsallığı kavramak pek o kadar kolay değildir. Özellikle JUNG, LACAN, tabii ki FREUD, ADLER, A.HUXLEY, PAVLOV, WUNT ve bu konuda özellikle bilişselci okulu yakından incelemek gerekiyor. Bilişselciler, bilginin kökeni ile ilgileniyor ve zihin kavramına farklı bir açıdan yaklaşıyorlar. PSİKO-DİL bir yaklaşımdan söz edilmesi ilginç gelmelidir. Aslında NÖROLOJİ yakın dönemlerde güzel bakış açılarına sahiptir. Tüm bunların yanında bazı bilim adamlarını, bilim tarihini ve bilimin doğası ve felsefesi üstüne de okumak zorundasınız. DARWİN, EİNSTEİN, MACH, KHUN, REİCHENBACH, POPPER, CARNAP, HEMPEL ve diğer bilim felsefecilerini, matematik felsefecilerini, örneğin FREGE ve RUSSELL gibileri okumak ve incelemek gerekmektedir. Bunlarla kalmak oldukça yeterli gibidir ama eğer sanatı, edebiyatı yaşamınızda bir kez olsun gözden geçirmediyseniz doğrusu hakikate yakınlığı gözlemleyemezsiniz. GOTHE, SCHİLLER, MEVLANA, AZİZ NESİN, KEMAL TAHİR, TOLSTOY, BALZAC, PUŞKİN ve diğerleri… Bütün bunlar farklı bir yazıya sahiptirler. Her biri farklı biçimlerde yazarlar. Ekonomiye ya da siyasete girmeye gerek bile duymuyorum, bu iki alanın tonlarca yazarı ve düşünürü var. Bu iki alanda zihin ile ilgili pek bir şey yoktur çünkü onlar, sadece çıkar amaçları uğruna mücadele verirler. Teorilerini bu temelde kurarlar, insanlığa değil insana hizmet ederler. Dünyanın savaşları ve barışları bu iki alanın çerçevesindedir, ölümler ve zulümler de burada olup biter. Gücün ve yetkenin tepe noktasına sahiptirler, biri paraya diğeri ise onun hükmettiği iktidara sahiptir…

Yukarıda geçen düşünürlerin okunması gerekir, onların düşüncelerinden elenmeyen zihinler entelektüel olma yolunda doğru yürüyemezler. Bu kısa bir listeden ibarettir, biliyorum bunların çoğu okunmuyor; ama bilmediklerimiz tarafından yönlendirildiğimizi aklımızda tutalım.  

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 15 Şubat 2013 - 17:06
Haziran
2012
29
MODERNLİK VE İNSAN "TARİHİ"
etiketler: İNSAN,TARİH

İNSAN TARİHİ İNSANIN EYLEM VE YORDAMALARININ BİLEŞKESİNDE, İNSAN USUNUN ÇIKARIM VE TARTIŞMALARININ İLKESEL EREĞİNDE ÜRETİLMİŞ VE BU BAĞLAMDA, “GELECEK” MEFHUMU ÇERÇEVESİNDE BİR ANLATIMA BÜRÜNEBİLMİŞTİR.

HİÇ BİR TARİH KURAMI SALT BİR ŞİMDİKİ ZAMAN İÇİNDE TASARLANAMAMIŞTIR!

O HALDE “ZAMAN” BURADA BİR MEFHUM YA DA METAFOR OLAMANIN ÖTESİNDE ANLAMA SAHİPTİR; ONU ANCAK İNSAN PRATİKLERİNİN ÇEŞİTLİLİĞİNDE YAKALAYABİLİYORUZ.

BU DEMEKTİR Kİ, “KÜLTÜR” VE “ZİHİN” BULUŞMASI BİR TARİH ÇIKARIMINDA ZEMİN KONUSUDUR.

 

“ZİHNİN İNŞASI” TARİHİN BU “ZAMANSALLIK” ÇIKARIMINDA ELDE EDİLECEK TÜRDENDİR. İNSANOĞLU TÜM BU ÇEŞİTLİ ÜRETİMLERİNİ BU “İNŞANIN” İŞLEYİŞİNE VE ONUN OLUŞUM SAFHALARININ HER BİR ÇÖZÜMLEMESİNİN GETİRMİŞ OLDUĞU ÇIKARIMLARINA BORÇLUDUR…

DEMEK İNSAN, BİR ÜRETİM OBJESİDİR!

 

VE İNSAN BU NOSYONUNDA YEGANE İKİ İÇLEMSEL KONUYA MUHTAÇTIR; ZİHİN VE KÜLTÜR!

 

“DÜZENLENMİŞ DAVRANIŞIN NASIL YAŞAM BULDUĞUNA VE NASIL KORUNDUĞUNA BAKARSAK İKİ SÜREÇ BULURUZ; EĞİTİM SÜRECİ VE OTORİTE SÜRECİ”(MALİNOWSKİ)

 

 

BİR DOĞAL YASANIN BELİRLENMESİNDEN ÖNCE, SÖYLEMİ ETKİLİ BİÇİMDE ZORLAYAN BİR DOĞA KAVRAMI YASASI VARDIR”(DERRİDA)

 

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 29 Haziran 2012 - 20:42
Haziran
2012
26
YAŞAM VE FARKINDALIK
etiketler: FARKINDLIK, YAŞAM

“RUH İLE BEDENİN BİRLİĞİ EN GİZEMLİ OLANIDIR. İRADE NİYE PARMAKLARIMIZ YA DA AYAKLARIMIZ ÜSTÜNDE BİR ETKİYE SAHİPTE, KALBİMİZ YADA KARACİĞERİMİZ ÜSTÜNDE SAHİP DEĞİLDİR? SAKAT KOLLU BİRİSİ SAĞLIKLI BİRİSİ KADAR İRADESİNİ HAREKET ETTİRMEYE ÇABALAR. AMA HER İKİSİDE İRADE GÜCÜ HAKKINDA ASLINDA BİLİNÇLİ DEĞİLDİR. İRADEMİZİN ETKİSİNİ SADECE TECRÜBEDEN ÖĞRENEBİLİRİZ.” (DAVİD HUME)

İNSAN İRADESİ “YAŞAMIN” EN AÇIK DELİLİ SAYILMALIDIR. İNSAN, İRADESİ SAYESİNDE AYIRT ETME VE FARKINDALIK GÜCÜNÜ SAĞLAMLAŞTIRIR. BU YÜZDEN ÖLÜM İLE YAŞAMIN AYRIMI, İRADE DE TECELLİ EDİYOR.

 

AKLINI KULLANABİLEN BİR YARATIĞIN HOŞGÖRÜ GÖSTEREMEYECEĞİ TEK ŞEY, AKLININ ALAMAYACAĞI ŞEYDİR. AKLININ ALABİLECEĞİ HER ŞEYE KATLANABİLİR. SÖZ GELİMİ ACI ÇEKMEK DOĞASI GEREĞİ KATLANAMAYACAK BİR ŞEY DEĞİLDİR”(EPİKTETOS)

 

“HAYVANLARIN VE HATTA BİTKİLERİN, KUŞKUSUZ, BİR ZAMAN BİLİNCİ VE ZAMAN BEKLENTİLERİ VARDIR”(POPPER)

 

RUHİ HAYATIN, EN BAŞINDA, HAREKETLE BİR İLİŞKİSİ VARDIR. BU YÜZDEN BİTKİLERDE BİR RUH ARAMAK NEKADAR DA AKIL DIŞIDIR”(ADLER)

  • Kategori: Antropoloji
  • Saat: 26 Haziran 2012 - 17:10