Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Şubat
2015
21
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 44. BÖLÜM
etiketler: MARCUSE, ELEŞTİRİ

20. YÜZYIL -18. KESİM”

 

HERBERT MARCUSE

 

(Adam gibi bir adam için

Kısa bir mola adına: MARCUSE!)

 

 

 

 

Magee –yazılarınızdan,  sizin ve arkadaşlarınızın Marksist kurama yönelttiğiniz daha başka eleştirileriniz de olduğunu biliyorum. Hemen aklıma gelen ikisi şu –ki her ikisi aralarında bağlantılıdır -: birincisi Marksist kuramın birey ile ilgilenmemesi; ikincisi de özgürleştiriciliğe karşıt oluşu ya da en azından, yeterince özgürleştirici olmayışı.

Marcuse –Marx birey ile fazla ilgilenmemiştir, çünkü onun zamanında proletaryanın sırf varoluşu bile bu sınıfı potansiyel olarak devrimci bir sınıf durumuna getirebilmekte idi. O zamandan beri durum değişmiştir ve bugün sorun şudur: ileri endüstri toplumlarında bugün ki işçi sınıfına ne dereceye kadar proletarya denebilir? Avrupa Komünist Partileri bu terimi bütünüyle bir yana bıraktılar artık. Onun yerine, bugün söz konusu olan nüfusun belki de çoğunluğunun, günün var-olan kapitalist sistemiyle çok büyük ölçülere varan bir düzeyde bütünleştirilmesidir. Örgütlü işçi sınıfının zincirlerinden başka yitirecek şeyinin olmadığı günlerde değiliz, bugün yitirilecek çok şeyler vardır ve bu değişim sadece maddi alanda değil, psikolojik düzeyde de söz konusudur. Bağımlı durumdaki bu insanların bilinçlilik sorunları değişmiştir. Bu konuda en önemli olanı ise, egemen konumdakilerin iktidar yapısının insanların sadece bilinçlerini değil, yarı-bilinçli yaşadıkları alanları ve hatta bilinçaltlarını bile güdülenmekte, yönetmekte ve denetlemekte bugün varabildikleri noktadadır. Frankfurt Okulundaki arkadaşlarımın psikolojiyi Marksist kurama katılması gereken –onun yerini alması değil, ona katılması gereken –en önemli bilgi dalı olduğunu ileri sürmelerinin nedeni de budur.” (bryn Magee, yeni düşün adamları, MEB yayınları, 1979).   

 

 

Düşmanlığın olduğu bir popülasyonda muhalefet ortaya çıkamaz. Bunun bir nedeni muhalif olmak, nesnel bir düşüncenin üretilmesiyle mümkündür. Tam tersi durumda ise düşmanlık (ya da kin ve ayrımcılık, nefret vs.) ortaya çıkacaktır. Türkiye muhalefet üretemeyen ve bu estetiği elde edebilecek kültüre ve eğitime sahip olamayan bir ülkedir. Böylesi bir çevrede “nesnel” olan ile “manevi” olan iki karşıt kutupta yerleşir ve keskin bir ayrıma bürünürler. “keskinlik” her zaman düşmanlık üretir ve aslında, tersi bir durum için esneklik kavramı da uygun değildir…

 

Söylemek istediğim nesnelliğe sahip olamamış düşünce ya da eylemler maneviyata da sahip değildirler. MARCUSE, kendisinin dâhil olduğu bir grup entelektüel savaşçının (ki bunlar çoğunlukla yahudidir) temel isimlerinden birisi olarak, diğerlerinden farklı bir yanı vardır ve bu fark, öncelikle; manevi olan ile maddi olanın bir olmasıyla ilgilidir. Yani onun düşüncesinde antropoloji ve psikoloji iç içedir ya da iki disiplin felsefe sisteminde temel argümanlardandır. Bu düşünürü buraya alma nedenim döneme ilişkin bir siyaset düşünürü olmasındandır ama “siyaset felsefesi” başlığımda bu konuya daha geniş zaman ayıracağım. Fakat genel olarak yapıldığı şekliyle bende “siyaset felsefesi” ile “düz felsefe” (bunun ne anlama geldiği hakkında fikrim yoktur) arasında bir ayrım yer almamaktadır. Ben böyle bir ayrım yapmam ama neden farklı başlıkla ele aldığım sorgulanırsa eğer, derim ki; toplumumuzun çeşitli hastalıkları vardır ve mesela yazın kuralları da bunlardan biridir. Yani şöyle bir şey var; siyaset bilimiyle uğraşan bir akademisyen sadece siyaset alanında yazılan metinleriyle örneğin Kant’ı okurken, bu filozofun başka felsefesiyle ilgilenmiyor. Bu bir hastalıktır. Yani Filozof KANT genel bir felsefi sisteminden koparılarak sözgelimi “kozmopolitan” fikri değer buluyor ve bu durum, yazarın (bu bizimkini “diyom”) metninde kara delikler oluşmasına neden oluyor. Çünkü geniş ve uzun okumaya zamanları yeterli gelmiyor. Buna gerek de duymuyorlar. Tek yeter şartları “puan” ve gayretlerini bu yönde harcıyorlar. Bu serkeşlikler üstüne zamanı gelince daha ayrıntılı olarak burada yazacağım. Şimdi Marcuse üstüne bir yorum aktaralım.

 

“ ileri sanayi toplumlarının toplumsal ve siyasi bağdaşıklığı, diye sürdürür sözlerini Marcuse, kültür düzeyinde de buna tekabül eden bir bağdaşıklık yaratmıştır. Eski zamanlarda, ‘yüksek kültür’ ya da Macuse’nin sık sık kullandığı deyimle, ‘entelektüel kültür’ mevcut toplumsal gerçekliklerden uzak ve bu yüzden de bu gerçekliklere karşı açık açık ya da üstü kapalı bir biçimde hasmane bir tavır alan idealleri yüceltirdi. Marcuse bunun kendi başına hiçbir zaman önemli bir toplumsal değişme kaynağı olmadığını kabul ediyordu; çünkü yüksek kültür bir azınlığın malıydı ve gündelik hayat faaliyetlerinden belli bir uzaklıkta işliyordu. Yine de, bazı alternatif dünya anlayışlarını canlı tutmuştu ki bugün bu anlayışlar yutulma süreci içindeydiler. ‘iki boyutlu kültür’ün tasfiyesi yüksek kültürün yıkılması yoluyla değil, daha çok yerleşik düzen içinde massedilmesi yoluyla gerçekleşmişti. Yüksek kültür içinde cisimleşen değerler kitle iletişim araçları yoluyla yayılıyor ve olumsuzlama güçlerinden arındırılmış rahatlatıcı banalliklere indirgeniyorlardı. Bu da ‘baskıcı bir yüceltme-çözülüşü’ [de –sublimation] süreci olarak betimleniyordu; bu kavram Marcuse’nin Eros ve Uygarlık da taslak halini dile getirdiği görüşlerle doğrudan bağlantılıydı. Daha önce uygulandıkları biçimiyle, edebiyat ve sanat içgüdüsel itkilerin yüceltilmesine, dolayımlı içgüdü tatminine dayanıyorlardı. Ama değer ve ideallerin kolayca yayılması ve bayağılaştırılması hemen tatmin edilmelerine izin veriyordu. Bu tür bir yüceltme-çözülüşü baskıcıydı, çünkü sadece tek boyutlu toplumun totalitarizmini pekiştirmeye hizmet ediyordu. Cinsellik, tam da erotik olanın yayılmasını ketleyen sınırlar içinde ifade ediliyordu ki Marcuse bu yayılmayı özgürleşmiş toplumun ön koşulu olarak görüyordu. Erotik olan hoş görü cinselliğe indirgenmişti. …

İleri sanayi toplumunda, teknik akıl geçerli kabul edilen tek akıl biçimi haline gelmiştir. Teknik akıl ya da teknolojinin rasyonalitesi aklı sadece araçsal akıl olarak, araç-amaç ilişkisi açısından tanımlanıyordu…” (GIDDENS, siyaset, sosyoloji ve toplumsal teori, metis yayınları).

 

Evet. Sanıyorum mükemmel bir yorumla karşılaştık. GIDDENS, gerçekten benim özelde çok haz aldığım, çalışmalarıyla her alana dengeli ve etkileyici biçimde dâhil olabilen müthiş bir İngiliz düşünce geleneği örneğidir. Tavsiyem şudur; ülkemiz yazarlarının bu konularla ilgili çalışmalarının onlarcasını okumak yerine Gıddens okumanızdır. Boş yere vakit harcamayın. Çünkü bu adamlar bu işe yaşamlarını gömmüş adamlardır; sürekli orijinal fikirler üretmek derdindeler. İngilizce bilerek de bu işlerin aşılacağı sanılmasın, İngilizce bilenlerin ellisi eli paradır; oturup okumadıktan sonra boştur. Neyse, bu tavırlarımı ileride daha net göreceksiniz. 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 21 Şubat 2015 - 18:53
Şubat
2015
17
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 43. BÖLÜM
etiketler: YAZI, KAVRAM, SÖZ

20. YÜZYIL -17. KESİM”

 

" YAPISALCILIK"

 

 

 

 

 

 

 

  “günlük yüz yüze etkileşim çerçevesinde dolaşıma giren haberler, elektronik olarak aktarılan ve dağıtılan bilgiden daha büyük bir tekrarlama yoluyla pekiştirme şansına sahip olmaz; tam aksine, dikkati çekmek söz konusu olduğunda engellenmiş bir konumdadır. Başarılı olsa bile, büyük olasılıkla bu başarı, gösteri niteliği, sayıların otoritesi ve kanaat gücü bakımından rahatlıkla onları geride bırakan küresel olarak üretilmiş ve küresel olarak dolaşıma sokulmuş bilgi tarafından cüceleştirilecek, boğulacak, ilgi ve otoritesinden soyulacaktır. Görünüşte ‘yerel’ olan olayların yorumu bile genellikle aynı ülkeler-üstü kaynaklardan sağlanma eğilimindedir. Yerel olarak doğan ve gelişen görüşlere gelince, elektronik bildirişimle aynı düzeye gelmesi, ciddiye alınması, güvenilmesi ve akılda tutulması için önce elektronik olarak kaydedilmesi ve ‘TV de görülmesi’ ve böylece ayrı bir topluluk bağlantısı olma vasfından feragat etmesi ya da onu kaybetmesi gerekir. Özerk bir topluluğun denetimi altında ki kaynaklara bağlı özerk ve yerli ‘topluluk fikri’ oluşturma şansı ya çok azdır ya da hiç yoktur.” (ZYGMUNT BAUMAN, bireyselleşmiş toplum, ayrıntı yayın).

 

“ Fast-food restoranlarında hem çalışanların hem de müşterilerin söylediklerinin ve yaptıklarının çoğu rutinleşmiş, hatta klişeleşmiştir. Bu tanıdık ve rahat ritüellerle kişiler, fast-food restoranlarının birçok insana çekici gelmesine yardımcı olur. Müşteriyle kasiyer arasındaki ilişki süre ve içerik açısından sınırlı olduğu için, büyük ölçüde rutindir. Dolayısıyla McDonlad’s, çalışanların müşterilerle ilişkilerinde uymaları gereken bir dizi kural getirmiştir. Örneğin arabayla alış veriş yapılan pencerelerde altı kural vardır: Müşteriyi karşıla, sipariş al, siparişi hazırla, siparişi ver, ödemeyi al, müşteriye teşekkür et ve bir sonraki müşteriye de aynı şeyleri yap.

Klişe ilişkinin bir örneği de, Roy Rogers zincirinin kovboy üniformaları giymiş çalışanlarına, sipariş verecek her müşteriye ‘N’aber ortak’ dedirtmesiydi.” (RİTZER, toplumun McDonaldlaştırılması –çağdaş toplum yaşamının değişen karakteri üzerine bir inceleme, ayrıntı yayın).

 

Buraya kadar gelinen nokta da bir ayrıma işaret ediyorum: 1980 sonrası “küresel kültür ve küresel yaşam” içinde felsefe ile olan ilişkimizde nasıl bir yol izleyeceğiz? Ayrım şudur: 1980 sonrası insanlar “güvencesiz” bir evrende yalnızdırlar ve bu yalnızlık, evrensel aklın yerini alan evrensel yaşam tipleri aracılığında sürekli yenilenmektedir. Ulusalar arası sistem finansal dünyanın boyunduruğu altına girerek, yerel olan değerleri evrensel sermaye içinde tüketmektedir. Bu evrensel sermaye çok az insanın hizmetine sunulmuş “düzensizlik” içinde bir yeni düzen yaratımından ibarettir.

 

Küresel kültür nedir?

 

Ya da

 

Bizler için küresel olan ile evrensel olan arasında yatan ayrım nedir?

 

ŞİMDİ;

 

1980 sonrası Çin komünist Partisi bir dizi değişiklikle aç kalmış halkının belli bir oranını doyurmayı başardı (şimdi o halk ülkelerine tecavüz edilen Türkmenler sayesinde –yani onların değerli madenleri sayesinde geleceğini kuruyor). Sovyet Rusya Aptal komünist saçmalığından kurtuldu ve ona bağlı olan Türk topluluklar ve diğer Asyalılar “özgür” oldular. Diğer yandan Latin Amerika ya da Doğu Avrupa da bir dizi özgürleşme paketleri ortaya çıkarak “demokrasi” denilen özgürlük “vahyi” ilan edildi. Emperyalizmin yeni bir boyutuna geçilerek “sömürü” fiziki değil “bilgi” yoluyla sürdürüldü. Ama yukarıda Ritzer’in söylediği üzere kimse mevcut sömürüden rahatsızmış gibi görünmüyor… Yanılıyor muyum? Facebook hesaplarınızla sürekli mekânsızlaştığınızın farkında mısınız? Gerçek şu ki facebook ya da twetter aynı zamanda birer özgürleşme aracı olarak da kullanıldı; mesela Zapatistalı gerilla kadın hareketleri bu yolla örgütlendi. Ama bu örgütlenme küreselleşmenin getirdiği sanal özgürlüğe karşı organize oldu canlarım.

Bosna’da “Avrupa’nın göbeğinde” insanlar katledilirken Avrupalılar, şu demokrasi savunularıyla birlikte televizyonlarının karşısında bu katliamı güncel bir haber gibi izliyordu. Aynı Avrupalılar Afrika’nın bir sömürü ülkesine dönüştürülmesini de aynı soğukkanlılıkla izledi vs.

 

Bunların daha fazlasını siyaset bilimi üstüne düşülen notlarımla zamanı gelince göreceksiniz. Ancak, bu bölümde felsefenin temel bir konusu olarak “yapısalcılık” hakkında notlar düşmek istiyorum. Yukarıda yer alan notlarla yapısalcılık arasında bir yakınlık vardır, daha doğrusu bireyselciliğin hortladığı küresel dünya da yapı fikrine yer yoktu. Foucault ve Derrida üstüne notlar düştük ve devamında ise Althusser hakkında bir şeyler konuştuk. Bir süre sonra Frankfurt Okulu ve Habermas üstüne konuşacağız. Yapı ile küreselleşme arasında bir tezatlık vardır; küreselleşme yersizliktir: yani kültürel, fikri, ekonomik, ya da ahlaki ne varsa belli bir “yer-yurt/yersiz-yurtsuzluk”(DELEUZE) ilişkisine karşı duruş demektir. Yapı-söküm ise yapının ya da mevcudiyet denilen Avrupa modernleşmesinin kaldırılmasıdır; yerinden kaldırılmasıdır… Bu anlamda Yapısalcılık sadece felsefeyi değil toplumsal olan diğer ilimleri de yakından ilgilendire bir kavramdır.

 

   MAGEE –Felsefenin özeksel (merkezi) görevinin ya da görevlerinin neler olduğunu düşünüyorsunuz?

 

QUİNE –Felsefenin bizim dünya hakkındaki bilgimize dünyanın yapısına ilişkin olduğunu düşünüyorum. Felsefenin, Newton’un dediği gibi ‘ dünyanın dizgesini’ tanımlama girişimi olduğunu düşünüyorum. Felsefenin bir biçimde bilimden ayrı olduğunu ve bilimin üzerine kurulacağı sağlam bir temel sağlayacağını düşünen filozoflar olmuştur ama ben buna bir ham hayal (boş bir düş) gözüyle bakıyorum. Bilimlerin çoğu felsefenin olduğundan daha sağlamdır ya da her zaman öyle olmayı umabilir. Ben felsefenin bilimle birlikte süreğen olduğu, hatta bilimin bir parçası olduğu düşüncesindeyim.” (BRYAN MAGEE, yeni düşün adamları, MEB basımları, 1979).

 

 

Şimdi;

 

Yapı-söküm olarak metafizik eleştiri, gerçekliğin inşa edilmiş olmasıyla ilgili dil ve anlam çerçevesinde, bir dizi yanlışlıklar olduğuna dair genel bir kanaattir: Ve bu kanaat Derrida ile Wittgenstein için merkezidir. Mevcudiyet denilen “anlama” yahut metafizik, dilden kaynaklanan bir yanılgılar içermişse eğer, o halde dilin yaşamsal olanlar üstündeki etkinliği en iyi biçimde Wittgenstein tarafından (onun dil-oyunları anlatımında) ortaya konmuş olmalıdır.

 

Saussure “dil” ile “söz” arasında bir ayrım yaptı ve bu ayrım dil’e, bir “bilim” olma özelliği katmıştı. Dilbilim olarak düşünüldüğünde “yapı”, elbette “söz” ile ayrıdır: yani söz, dil-bilim denilen bu “yapısal” konum olmayınca kendini nasıl “ifade” eder ya da “icra” eder? Bir söz düşünün, örneğin “akşamların yıldızı sensin.” Burada bir “anlam” ortaya çıktı ve bu anlam, dil ile söz işbirliği olmasaydı, nasıl bir “şey” olurdu?

akşam’, ‘yıldız’ ve ‘sen’ kelimelerini bir araya getirelim: “akşam sen yıldız” … Burada bir “anlama” ortaya çıkamıyor. Ancak kelimeler bizlere bir şeyler çağrıştırıyor olmalıdır ve bu ise alışkanlıklarımız sayesindedir. Yani buradan neyi anlıyoruz? “dilbilim” dediğimiz bir “yapı”yı anlıyor muyuz? Bu yapı olmasaydı kelimeler ya da söz nasıl bir yerleşkeye sahip olacaklardı? İşte Wittgenstein bu yapıyı ve yapıdan kaynaklanan keyfiliği “dil-oyunları” düşüncesiyle mükemmel açıklamıştır ve zaten onu önemli kılan da bu yaklaşımıyla “pratiğe” dair tespitleridir. Felsefi soruşturmalar adlı çalışmasını okura yeniden hatırlatıyorum. Gerçi bunların daha derinlemesine “dil felsefesi” adlı başlığımda dalacağım...

 

Bu arada sevgili okurlar;

 

“dur!”, “koş!”, “bekle” vs. türünden kelimeler üstünde bir düşünelim. Bu kelimelerin yaşantımızda bizleri eyleme sürüklediklerine dikkat edelim. Yollarda ve caddelerde tabelalar üstünden yapılan sistemsel anlamayı kavramaya çalışalım. Filozof wittgenstein dil oyunlarında göstergeleri çok dikkatle incelerken bir tabelanın neleri ima ettiğine dikkat çeker. Bir garnizon komutanının “koş” demesiyle bir arkadaşınızın “koş” demesi arasında ki dilsel oyunu fark etmeye çalışalım… Annenize hislendiğiniz ‘sevgi’ ile sevgilinize (mesela bu “sevgili” nedir) hislendiğiniz ‘sevgi’ arasında yer alan ayrım nasıl ortaya çıkıyor acaba? Bir zamanlar kelimelerin hafızası olduğu kanaatine sahiptim; örneğin “kamp” kelimesini ele aldığımda aynı kelimenin pratikte farklı anlamlar içermesine dikkat etmiştim. Dilin ve cümle yapılarının kelimeler üstündeki keyfiliğine hayret etmiştim.

 

Biliyor musunuz, bizler kanaatlerimiz üstünden konuşuyor, anlaşıyor ya da ayrışıyoruz. Ben şahsen kanaat kavramına çok ama çok dikkat çeken biri olarak, dil –ses –kelime vs. argümanların ve daha farklılarının, mesela bir ev dahi; her zaman kanaatlerimizin temel nedenleri olduğunu düşünüyorum. Örneğin “elinde bir köpeği ile parkta dolaşan kadın” hangi dilde ya da ses öbeğinde ifade edilirse edilsin, belli oranda bir “anlama” karşılık gelir. Burada keyfilik vardır. Ocağın üstünde ki tencere, odanın ortasında ki soba, havanın bulutlanması, kokuların yayılması vs. her zaman bir kanaat uyandırıcı etkilere sahiptir. Tıpkı bunun gibi ÖZGECAN’IN öldürülmesi, Münevver Karabulut’un katliyle benzer kanaatleri pekiştirir: aynı şey bir asker’in siyaset üstünde konuşmasıyla da karşımıza çıkar. Yanlış kanaatler yanlış düşünce ve eylemlerin temel nedeni haline gelir: ve sonrası her zaman bir başka yanlışlıklar anlamına gelir… Bir kişi hakkında yanlış bir kanaat edinmemiz, o kişi hakkında bir diğer başka haksızlık yapmış olduğumuz anlamına gelir. Dolayısıyla benzer olarak tanıdığınız kişiler arasında aynı kanaatlere varmak çoğu zaman sakıncalıdır. Ben, Süleyman Öğrekçi olarak her zaman yanlış kanaatlerin kurbanı oldum: bu sorun ailemle de arkadaşımla da ve diğer değerlilerimle de aynıydı. Beni her zaman mevcut “öğrenci –erkek –Müslüman – ya da Türk” anlamlarıyla diğerleri arasında (diğer türk, müslüman ya da vs. işte) hep aynı kanaatler üstünde değerlendirdikleri için yanıldılar. Bu acıyı bana her zaman yaşattılar. Ama onları, dil felsefesi adına affediyorum tabikide… Zamanı gelince zaten anlaşılıyor olmak keyif verici gerçi.  

 

Sevgiyle kalınız

 

 

Not: kadınlara dair şiddet üstüne gelinen nokta da yaşanan vahşet adına üzgünüm: ama bu süreçten ders çıkaracak olanlar yine aynı kafayla devam edecekleri için, üzüntüm yerini çaresizliğe bırakıyor. Sorun iktidar ve dil sorunudur; ahlak ya da cinsiyetçilik (yani sapıklık) sorunu geride kalmaktadır. Bir güç odağı olarak “iktidar” benim ülkemde kurtarıcı merci olarak anlaşılmaya devam edildiği müddetçe sorunlar, bir sirk oyunundan ötesine geçemeyecektir. SDÜ(Demirel Üniversitesi) de görevli “kapalı” bir bayan; “toplumun ve üniversitelerin kadın takıntısına hayret ediyorum” derken, ÖZGECAN’IN ölüm emrine arka plan sağlamış oluyordu. Çünkü onların iktidarı açısından kadın zaten erkeğin iktidarının bir parçasıdır.

 

Kadınlar üstüne yazdığım makale çalışmasını ve hazırladığım kitap çalışmasını ÖZGECAN’A armağan ediyorum…

 

Görüşürüz…          

 

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 17 Şubat 2015 - 09:50
Şubat
2015
10
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 42. BÖLÜM
etiketler: YORUM, TARİH

“20. YÜZYIL -16. KESİM”

 

LOUIS ALTHUSSER

 

 

 

ALthusser’in MARX yorumu, Marx’ın diyalektiği ile Hegel’in ki arasında kökten bir fark anlamına gelir. Althusser, Marx’ı Hegel’in diyalektik ‘yöntemini’ almış ama onun idealist ‘sistem’ini terk etmiş gibi gösteren (Engels’den alınan) geleneksel yoruma meydan okur. Yöntem ve sistem böylesi bir işlemin başarıya ulaşmasını engelleyecek kadar fazla iç içe geçmiştir: Birini almak demek ötekini de almak demektir. Daha da açık bir biçimde söyleyecek olursak, Hegel’in bütünlük kavramı ‘ifade’ edicidir, yani buradaki her bir bireysel bölüm bütünün yapısını yansıtır. Eğer toplumsal oluşumlar bu şekilde görülürse sonuç ekonomik indirgemeciliktir: Örneğin ‘tarih ve sınıf Bilinci’nde toplumsal yaşamın her özelliğinin şeyleşme yapısında yeniden üretmesinde olduğu gibi, her toplumsal olgu temel ekonomik çelişkiyi yineliyormuş gibi görünür.” (ALEX CALLINICOS, toplum kuramı –tarihsel bir bakış, iletişim yayınları). 

 

 

Hemen her şeyin, örneğin elma ya da şişenin tarihi yazılmışken ya da mısırın ve çayın nerelerden gelip hangi kültürleri yarattığı bilinmişken, yüreğin tarihi yazılamamıştır: çünkü yürek yorumlanamaz ve yaşamın sürekli yeniden üretebildiği enteresan bir özgeye sahiptir. Yürekli yaşamlar ve yürekli hisler… Her birinin gerçeklik üstünde inşa olunduğu bir takım değişimler vardır.

 

Burada “yürek” kavramı nedir biliyor musunuz? Bununla neyi ifade ediyorum biliyor musunuz?

 

Mesela MARX bir yürektir; Wittgenstein, Sartre ve nihayet konumuzun “konusu” olan “entelektüel” ALTHUSSER büyük yüreklerdir. Onlar için çaba neydi? Nelere karşıydılar?

 

Filozofların dünyasında gördüğümü söylemek isterim; okuduklarımın çoğu hem de büyük çoğu bu ülkenin –benim ülkemin –“genel ahlakına” asla uygun değillerdi. Bu yürekler varya, onlarda asla riya olmazdı, her şeye olduğu gibi davranırlar ya da davranışlarında her zaman, oldukları gibiydiler. Belki ateisttiler, ya da “allahsız-kitapsız” ya da oportünisttiler vs. Bu lafazanlıkları çok severiz ama adam olmak varya? Hani o yürek varya işte o! O eksikse her şey yarım ve içeriksizdir. Filozof olmanın temel taşıdır yürekli olmak; hislerinizle ve düşüncelerinizle yalnız kalarak hesaplaşabilmek, onların sizden alıp götürdüklerine karşı kayıtsız kalmak ve ayrıca, yeni gelişen tinsel hallerinize dair heyecanlı olmak… Değişimi içinizde bilmiyorsanız, felsefeyi okumuyor onunla zaman harcıyor, belki de başka bir uğraşta kazanacaklarınızdan da mahrum oluyorsunuz demektir. Filozof önce kendi içinde değişimi yaşamalıdır, kendisiyle hesaplaşamayan bir yürek, dışarıyı her zaman bir “muamma” gibi görmeye koşullanmış demektir. Diğer anlamda yüreğiyle aklını bir yerde bulan kesimdir filozoflar… Sanırım bu tutum bizler için biraz “akıl-dışılık” anlamına gelmektedir…

 

Her neyse…

                                              

Filozof ALTHUSSER üstüne bir kısa not öbeği hazırladım. Onu felsefe camiasında görmek çok doğal ama asıl nedeni, filozofun ya da düşünürün, 1980 sonrası döneme ilişkin Marksist ideoloji üstündeki etkileriyle ilgilidir. Marks üstüne bu yeniden okuma ve düşünme eylemi, tarihsel sürece ilişkin düşünüldüğünde, bir nokta da açıklık sağladı: Marks ideoloji olarak değil ama ideolojilere alternatif bir düşünseme olarak anlaşılmalıdır. En azından ben böyle düşünüyorum. Yabancılaşmadan toplumsallaşmaya ve kültürleşmeye kadar MARKS yeniden anlaşılmaya çalışılmaktadır. Peki, ama neden? 2008 kriziyle birlikte gelişen yenidünya yapılanması, 1980 sonrası ekonomi politiğin eleştirilmesine olanak sağlamıştır. Kapitaslit ekonomi krizi yeniden toparlanmış ama sosyal ve siyasal anlamda ciddi tahriplere olanak sağlamıştır. Kültürel anlamda 80 sonrası dünya da AMERİKAN yaşam biçimi ve tek-tipleştirici “muhafazakârlık”, zengin ve yoksul arasında meydana gelen devasa açıklık, çevrecilik üstüne görmezden gelinen bir yaşam evreni vs. bana, ALTHUSSER’İN önemli olduğu kanaatini uyandırmıştır. Bu bağlamda sevgili okur, elbette siyaset bilimi ve sosyoloji üstüne yeni notlarımla karşına çıktığımda, bu süreçleri daha yakından izleyeceğiz. Felsefe, tabii ki de çok okumayan biri için zor bir aşamadır ama bunu da anlamadan, sosyal ve siyasal teoriyi nasıl oturtacağımızı da anlayamayız. Felsefe bir “kap” gibidir; onu anlamadan içine neyi koyacağımızı da anlayamayız: böylece mutfağımız temelinden de yoksun kalmış olmaz mı? Bu bağlamda önceliği felsefe notlarına verdim ve sosyal teoriyi ikinci konumda ele almayı uygun buldum: tabi bu illaki en uygundur anlamına da gelmeyecektir…

 

Efendim;

 

Mantığa ve maddeye karşı yegâna gücümüzle, insani yanımızla;

 

Sevgiyle kalınız!   

 

 

“MARX’IN felsefe görüşü neydi? Bu soru kaçınılmaz bir şekilde şu soruya dönüşür: Marx, Hegelcilik hakkında ne düşünüyordu?” (J. HYPPOLİTE, marx ve hegel üzerine çalışmalar, doğubatı yayın).    

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 10 Şubat 2015 - 19:23
Şubat
2015
06
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 41. BÖLÜM
etiketler: DERRİDA, YAPI

20. YÜZYIL -15. KESİM”

 

“JACQUES DERRIDA”

 

 

 

 

 

 

 

 

   

 

“ YAZI, algılanır madde ve yapay dışsallık: bir ‘giysi’. Sözün düşünce için bir giysi olduğu bazen tartışılmıştır. Husserl, Sausure, Lavelle bunu yapmakta kusur etmemişlerdir. Fakat yazının da sözün bir tür giysisi olduğundan hiç şüphe edilmiş midir acaba? Sausure’e kalırsa bu hem de bir saptırma, yoldan çıkarma giysisi, çürümenin ve kimliğinin gizlemenin kisvesi, bir karnaval maskesidir ki, cinlerinin çıkarılması, yani Salih sözle zararsızlaştırılması gerekir: ‘yazı dilin görüşünü bulandırır: basit giysi değil kılık değiştirmedir’ (s.51). Garip bir ‘imge’ doğrusu. Şimdiden seziyoruz ki, yazı dışsal bir ‘imge’ ve ‘figürasyon’ olsa da, bu ‘temsil’ masum değildir. Dış ‘iç’le her zaman ki gibi, hiçte öyle basit dışsallık denemeyecek bir ilişki sürdürür. Dış’ın anlamı daima iç’in içinde, dış’ın dışında tutsak olmuştur ve bunun tersi de doğrudur.

Demek ki neymiş? Bir dil bilimi [bilim olacaksa] sözle yazı arasında, başka bir deyişle bir iç’le bir dış arasında, doğal, başka deyişle basit ve kökensel, ilişkiler bulmalıymış. Mutlak gençliğini ve kökenindeki saflığını, bir tarihin ve dışla iç arasındaki ilişkileri çarpıtmış bir düşüşün berisinde, yeniden diriltmeliymiş. Demek ki, dilbilimsel imlerle yazısal imler arasındaki ilişkilerin bir doğası varmış; bize bunu hatırlatan da ‘imin keyfiliğinin’ kuramcısı.” (DERRİDA, GRAMATOLOJİ, BİLGESU YAYIN)

 

 

Evet. Yukarıda geçen metin oldukça zor bir anlama türüdür ve felsefe, kendi çağında bu zor ilgiye mazhar olacaktı: diğer anlamda felsefenin bu yeni eleştirisi doğrudan bir etkiye müdahil olmayı karşılar.

 

Şimdi kendimize zor bir soru yönlendirelim: Derrida’nın sorunu nedir ve neyi araştırmaktadır? Onun ereği nasıl bir varoluş sorunuyla ilgilidir?

 

Şöyle soralım (kısacası): “dekonstrüksiyon nedir?” yani bu kavramın (eğer bir kavramsa) gösterdiği, yönlendirdiği ya da ele verdiği “anlama” nedir? Bunun felsefe ve dil ile olan bağlamı/konumu nedir?

 

               Felsefe ile olan kısmını bir yana bırakalım ve bir örnek sunarak Derrida üstüne düşünelim. Ben bir kaza yaptım (yani güncel anlamda ki anlamıyla bir öküze çarptım) ve kaza bir olaydır. ‘Öküz’ ve “ben” arasında geçen bu olay bir vakıadır. Bu vakıa içinde iki temel karşıtlık gözükür; bu karşıtlık aracılığında bir olay varolur. Ancak bu iki karşıtlığın bir araya gelmesiyle ortaya çıkan vakıa nasıl mümkün olmuştur? Derrida, “yazı ile” söz” arasında ki bir araya gelme olan yazıyı ele alır. Burada filozofa göre “yazı”, söz’ü önceler (yani konuşmayı kast ettik). Benim örneğime göre ise kaza-olayı beni öncelemiştir. Bu bir “yazgı” mıdır? Derrida, Foucault ile temas içinde değildir sadece, çok daha ayrım içindedir de. “Otoriter olan her şeye karşı bir süreç olarak anlaşılır Dekonstrüksiyon…” (not: bu açıklama için bakınız: Kathleen M. Wheeler, romantizm pragmatizm ve dekonstrüksiyon, paradigma yayın: ilgili bölüm, sayfa: 183-86 arasındaki çevirmenin düştüğü dipnot). Bu güzel dipnot için PROF H. ASLAN hocama sevgilerimi sunmak istiyorum.   

 

 

“Derrida’ya göre, metafiziğin büyük rüyası ve yanılgısı, anlamın bir aşkın gösterilene, sezgiyle kavranılabilir ve o sırada mevcut dil-dışı bir gerçekliğe atıf sorunu olduğunu savunmasıdır.* Anlam, kelimelerin ve dilin dışında, nesnelerin, düşüncelerin, zihinlerin, fikirlerin veya zihin imajlarının içinde değildir; anlam daha çok göstergeler sisteminin, bizatihi dilin kendisinin fonksiyonudur. Derrida, dilin anlamlılığının başka bir şeyi temsil etmeye kalkışmasında ikamet ettiği fikrinin akla uygunluğuna ve faydasına meydan okudu. Dili dil-dışındaki bir şeyi temsil eden şey olarak görmek bir kavram karışıklığıdır. Richard Rorty, Derrida’nın projesinin, dilin aslında bilinç ve varoluş kontekstimiz değil, temsil aracı olduğu yolundaki Kantçı görüşe saldırı olarak niteler. Rorty, bir tarafta kelime ve diğer tarafta kelimelerin temsil edeceği varsayılan kelimelerden mahrum şey (thing) olduğunu reddeder.” (Kathleen M. Wheeler, romantizm pragmatizm ve dekonstrüksiyon, paradigma yayın).   

 

 

Not: web sayfama yeni linkim olan “ekonomi” alanını hazırlamış bulunuyorum. Bu alana dair düşülecek çok notlarım var ve özellikle, ekonominin araç ve amaçlarına dair düşüncelerimi burada anlatacağım. Karakteristik açıdan ekonomi ile felsefe farklıdırlar ama yaşam evreninde bizler (yani anarşist felsefi yaklaşıma sahip olanlar) için bir ayrım yoktur. Ekonominin dallara ayrılması paranın felsefesiyle ilgilidir ve para, ekonomi de temel argümanlardan birisidir. Onun ele alıp irdelemeye vakit bulacağım. Benim asıl araştırma merkezim ekonomi ve politik yönetim ilişkisine dairdir. Politik uygulayım olarak kurumsal ilişkiler ve kurumlar arası birlikteliklere dair olacaktır. İkincisi ise sosyolojiyi içeren alandır. Benim tek uzmanlık eğitimi alığım konu ekonomidir. Mastır derslerim bu yöndedir ve onunla olan ilgim, sosyal ve siyasal yapılar (dizgeler) üstüne bir incelemeyle ilgilidir. Web sayfamdaki diğer tüm linklerim kendi çabalarımla birikime sahip oldu. Ekonomi ise sosyal teori adına “disiplinler arası” ilişkiler amacına uygun olarak ilgi alanım oldu. Özetle ekonomi linkimde siyaset, sosyoloji, psikoloji ve antropoloji disiplinlerinin cem edilmesine tanık olacaksınız… Şimdilik sevgiyle kalın efendim:

 

 

                    V. HUGO güzel söylemiş;

 

  “sana olan düşmanlık ve nefret, ulaştığın şeylere ulaşamayacağını kesin olarak bilenlerdendir.”

 

                     Sevgi diyoruz efendim….

 

  • Kategori: Felsefe
  • Saat: 06 Şubat 2015 - 08:25