Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
Mayıs
2015
26
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR: BÖLÜM 2)
etiketler: SOSYOLOJİ, TANIM

GENEL OLARAK SOSYOLOJİ ÜSTÜNE

 

BİRKAÇ SÖZ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Felsefe “rasyo” (RATİO) ile ilgilenirken sosyoloji “rasyonel insan” ile ilgilenir. Bu ilgiler elbette yakın bir bağ içindedir. Geride kalan 9 ay boyunca felsefe notlarımızda rasyo üstüne konuştuk. RATİO bir varlık konusu olarak insanın içsel bilişleşmesinin biricik yoludur. İnsan bu sayede deney yapar ve kültür inşasını ( “zihnin inşası”) meydana getirir. İnsanın rasyo aracılığı ile evrenin kilitlerini çözerek kendi uyum sürecinin inşa etmesine ben şahsen, “zihnin inşası” olarak tanımlama getiriyorum. Bu bağlamda WEB sayfamın alt linki “zihnin inşası” olarak düzenlenmiştir.

 

Zihnin inşası insanların yaşamlarının inşasıdır. İnsan bir inşa sürecine girişmiş ve kendi doğal verilerini, doğal olgu ya da olaylardan (yani tabiattan) ayırmasını bilmiştir. Felsefeci bu ayırma süreçlerinin yani aklın yolunun ya da yollarının tespitçisidir: bu yüzden filozof zihin dedektifidir.

 

Demek ki sosyoloji bir disiplin olarak belki modern dönemlerle yakından ilintili bir biçimle ortaya çıkmıştır ama onun ortaya çıkma gerekçeleri, insanın varoluş süreçleriyle aynidir. Bunu ayıramazsınız! İnsanın ruhu ya da bedeni arasına giren bir oksijense eğer; bunun ortalıktan kaybolmasının anlamına ölüm diyoruz (değerli biri (sevdiğim); “nefesle ruh aynıdır” diye yorumluyordu). İnsan ile çevre arasına giren ise sosyal-yapıdır; bunun ortalıktan kaybolması insanı bedevileştirir. Kültürler-arası etkileşim sağlıklı bir yaşam evreni sunar. Sosyolojinin amacı ortaya çıkan hastalıklı durumların sadece tespitidir. Sosyoloji tespit eder. Onun tespit ettiklerini filozoflar teorileştirir: ortaya “sosyal teorisyen” denilen çağdaş araştırmacı tipleri çıkar.

 

Sevgili okur;

 

Felsefe ile sosyoloji neden birlikte olmalıdır?

 

Aşağıda düşülen notlar genel bir yaklaşım olarak sosyolojiye hazırlıktır. Ben elbette, sizlere, her bir kavramı ayrıca bölümler olarak ele alıp anlatacağım: hepsi zihnimin orta yerinde!

 

Filozofların ilgileri farklıdır, ama bu ilgiler sosyal yaşamdan uzak bir yerlerde değildir. Felsefesiz bir toplumdan söz etmiştik (geride kalan felsefe notlarından, sanırım 3. Bölümünde); orada “genel-geçer” anlamalara dair şikâyetlerimiz de olmuştu. Sosyal teorisyenlik farklı işler, yani filozoflar için tespitler değil kavramlar önemlidir. Ama sosyal-teorisyen için tespitler davranışlarla yakınlık içindedir. Bu yüzden aslında sosyal teoriyi anlamadan hakkıyla “filozof” olmak pek mümkün değildir. Ya da kavramları tanımadan sosyal-teorisyen olmak nafiledir. Örneğin “dil” bir tespitler evreni sunar: ama o aynı zamanda davranışları da düzenler. Ömrünce dil felsefesi okumayan bir sosyal teorisyen bana asla güven vermezdi. Mesela sadece filozofların sistemlerini okuyarak geçen kafalar için farklı bir sorun ortaya çıkar: modern sonrası dönemi kavramak için kültür ve sosyal inşayı anlamak zorundasın. Buradan hareketle sosyoloji ile felsefenin bir “tümleşme” içine girdiğine dikkat çekmeni istiyorum.          

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 26 Mayıs 2015 - 13:37
Mayıs
2015
15
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR: BÖLÜM 1)
etiketler: SOSYOLOJİ, TEORİ

GENEL OLARAK SOSYOLOJİ KAVRAMI:

 

NEDİR, NE DEĞİLDİR?

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

NOT:

 

Son 22 yılımın kısacık çetelesi:

 

2014 Ocak Tarihinden bugüne kadar yazılan yazı metni sayfa sayısı olarak 1175’dir. Sosyoloji de dâhil siyaset, felsefe, tarih ve ayrıca kitap-tanıtım metinleri bu rakam içinde yer almıştır. Web sayfamda yer alan sayfa sayısı yaklaşık 3500’dür. Bu rakama 30 Mayıs 2012’den bugüne kadar geçen süreçte ulaşılmıştır. Buradan anlaşılan ortalama son üç yıl boyunca günlük 5-7 sayfa yazı yazmış durumdayım. O halde son üç yıl boyunca hemen her gün bir yandan okurken diğer yandan da yazmaya başlamışım demektir ve bu ise, 20 yıllık okumalarımın ardından yazmaya daha çok vakit ayırdığım anlamına gelir ki –bu sadece web sayfamla sınırlı olan yazmaktır. Ayrıca el notlarım –ya da bazı dostlarıma gönderilen mektuplar da bir yazma türü olarak ele alınırsa sanıyorum 15 BİN adet A-5 kâğıt parçasına yazılmış birikimden rahatlıkla söz edebilirim. Bu durumda benim hayatımın portresi biraz daha netleşmiş oluyor. Ben son 20 küsur yıldır ortalama günlük 3,5 sayfa yazı yazmaya da vakit ayırmışım demektir. Buradan şöyle bir şey çıkıyor:

 

Yaşantımın (şimdi 38 yaşımdayım) 22 yılını büyük oranda okuyarak ve yazarak geçirmişim demektir. Hatta öyle ki askerlik görevimdeyken dahi arkadaşlarım bu durumdan rahatsız olurlardı. Onlar için film ya da müzik ilgi çekerken ben bir kenara çekilip, sürekli okumakla meşgul olurdum (120 sayfalık ilkyazı defterimi de bu sürede doldurmuştum ve onun adı, ne gariptir ki “mahkûmum” olacaktı -1997 Ardahan Damal, 7. Mekanize (gezici) Akrep taburu). Aynı durum ailem için, sıradan otobüs yolculuklarında diğer yolcular için, arkadaşlıklarımda arkadaşlar için vs. de rahatsızlık verici bir konu oldu her zaman. İş yerinde babamın komşularından tutunda kendi çalışma ortamlarımda da okumak eylemim pek anlaşılır bir şey olarak görülmezdi (o sözde büyüklerin laflarını hatırlıyorum: “Süleyman hayat kitaplardan ibaret değildir…”). Demek ki ben okumakla rahatsız edici, istenmeyen ya da şöyle diyelim; abartılı bulunan bir kişiyim. Argo yaklaşımıyla “bu hayatı boşa geçirmiş” bir tip olarak anlaşılmışım. Dünyanın ortak zevklerinden (mesela kadın kokusundan ve yağlı kazançlardan) uzak durmakla boş yere ömrüm geçmiş oluyor.

 

Vay anasını be…

 

             Şimdi geldiğim nokta da şöyle diyorum;

 

Bundan 25 yıl öncesinde Türkiye de siyaset nasıl idiyse (Demirel - Erbakan ve diğer solcu ve laik tiplerle olan post kavgası), bugün de öyledir. Eski kafalar yeni nesillere aynen aktarılmıştır. Sorgulamaya müsaade edilmeyen “adam olacak çocuklar” bugün, hiçbir bilişleşme içinde olamadan aynen “sözde büyüklerinin” ardında devam etmektedirler. Ülkenin bilim ya da teknolojisinde yeni şeyler olmak bir yana bu kuruluş ya da kurumlar daha pespaye bir ortam içinde kalmıştır. Serkeşlik devlet ricalinde ve kurumlarında hat safhaya ulaşmıştır ki bu durum, ülke insanının derinlikten yoksun kişiliği ile sınırlıdır: işler aslında daha da beter durumdadır.

 

Bana gelince, benim durumumda da değişiklik olduğu söylenemez: yine istenmeyen biri –yani çekilmesi zor olan biri anlamında -olarak hayatıma devam ediyorum. Yine yalnız birisi ve hatta bunun tadını çıkarmakla meşgulüm. Ama bazı küçük refleksler geliştirdim: Mesela “bilimsel yazı yazmaya başladım yahu!”, bunlar az iş değilmiş: bunu öğrendim. Bu bilimsel denilen metinler, başkalarının mantığını yürüterek kelime oyunlarıyla hazırlanan formel gösteri biçimlerinden oluşuyor. Mesela SPSS analizini en iyi yapan en iyi bilim adamı olup çıkıyor. Ayrıca mesela anket çalışması “uygulamacılık” oluyor burada: Yahu bu “uygulama-aklı” konuşmak kimseciklerin aklına gelmiyor… Yani anlayacağın sevgili okur, ben adam olmaya doğru ilerliyorum, ak saçtan sonra! frown   

 

Hele dur bakalım Allah ne demiş… ( wink )

 

Şimdi:

 

Gelelim asıl konumuza; yani “sosyoloji” kavramına… Ben öncelikle bu ilk (1) numaralı not öbeğimde sosyoloji kavramı adına yazarlardan kısaca aktarımlar sunmak istiyorum. Bu kavramın genel kabul görmüş tanımlama örnekleriyle giriş yapmak istedim. Sonrasında ise kendi anlatımlarımızla yolumuza devam edeceğiz efendim…  

 

Sosyoloji bir “bilim” (Comte) ise eğer bunun ardında; insan yaşamının hemen her aşamasında meydana gelen (baştan sona) “bir değişimler” (Marx) birikiminin etkisi yatmaktadır. Sosyal-yapı ve sosyal olgular, modern dönemler açısından düşünüldüğünde, (geleneksel ayrım içinde kalarak), önce zaten “akıl tasavvurunda” (Kant, Hegel, Schelling vd.) derin bir değişim söz konusu olmuştur. Sosyolojinin temel konusu o halde “aklın” yaşamsal konusudur ve “aklın yaşamı” (Foucault, Derrida, Gadamer vd.), modernite içinde farklı bir perspektifle anlaşılmıştır. Akıl, bilinen anlamıyla evrensel değil, “yerel” (Pragmatist: James, Dewey vd.) bir konuma yerleşerek bireyselciliğin ve “sözde özgürlüğün” (Fromm) temel aracı ve amaçsalcılığı haline gelecektir. “Siyasal tutumlardan” (Spencer) pratik yaklaşımlara kadar akıl, yani Weber tiplemesiyle “rasyonel insan”, güncel yaşamın odak noktasına yerleşerek, evrenselci (diğer anlamda genelci) tutumlardan “uzaklaştırılmıştır” (Horkheimer). “Teknolojik akıl” (Marcuse) ya da “teknolojik toplum” (Ellul), aynı şekilde tahakkümcü bir toplum olup çıkmıştır. “Rasyonel insan” (Weber), kendi dünyasında kendi “anomilerini” (Durkheim) üreterek, “geleneksel toplumlardan” (D’Alembert, Condıllac, Comte) ayrılmıştır. Bu değişimlerin ardında yatan temel konulardan bir tanesi “kültür” (Montesquıeu, Rousseau, Malinowski, Mauss, Boas vd.) olarak anlaşılabilir. Bir diğeri ise “bilimin” (Comte, Carnap, Russell, Popper vd.) metafiziğin yerine geçmesi ve ayrıca “deneyin” (Hume, Kant, Ayer vd.) güncel aklın (yani evrensel aklın) yerine geçmesi olarak da okunabilir.

 

Demek ki “sosyoloji” aklın bir uygulayım alanıymış… Eş deyişle akıl, sosyoloji disiplini için yaşamsal etkinliğin merkezi konusu olarak evrenselciliğinden kopmuş, yekpare bir hayat tarzına sahip olmuştur. O halde sosyoloji disiplini aklın merkezi konularını ele almakla uğraş içindedir.

 

Bu yazı süresi boyunca şu düşünürler dikkatle izlenecektir;

Comte, Durkheim, Weber, Aron, Veblen, Parsons, Habermas, Frankfurt okul üyelerinden özellikle Marcuse ve Horkheimer, geçmişlerden Condıllac, Rousseau ve nihayet MARX ve onun açtığı “materyalist sosyoloji” ve maddeci yaklaşımlar eşliğinde modern tutumlar. Çalışmalarımı ve yorumlarımı özellikle GIDDENS üstünden ele alacağım. Yaklaşımlarımda onun bakış açılarını bir ölçüt değerinde gözlemlemeye çalışacağım.

 

Sevgiler ve saygılar sunuyorum,

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 15 Mayıs 2015 - 23:37
Mart
2014
05
POSTMODERNİZM ÜSTÜNE BİRKAÇ NOTCUK
etiketler: POSTMODERNİST, ANARŞİST

POSTMODERNİZM nedir?

 

Modern aklın eleştirisidir. Modern akıl, yani “ilerlemeci” akıl, 20. Yüzyılın dünyaya getirdiği toplumsal ve siyasal yıkımın, bireysel çöküşün temellendiği, palazlandığı bir uygarlık ve medeniyet tasavvurudur. Bu modernlik zamanla “entelektüel” kesimin eleştiri alanına dönüşmeye başladı. 68 kuşağı modern akılla ilgili temel sorgular içindeydi (bizdeki kuşaktan söz etmeye gerek yok, bunları yazan bir metne ya da tartışılan bir platforma rastlamak zordur), aydınlanma ile başlayan modern akıl, zaman içinde militarizme nasıl dönüştü? Modernite, evinizin içinde adeta bir duygusuz eşya deposu haline gelmiş teknoloji yığını değildir, en azından modernite teknolojinin her zaman dışında anlam bulan “aklın” yüceliğiyle ilgilidir. Ancak bu “akıl” dediğimiz ve hakkında bir türlü ortak bir kanıya erişemediğimiz, nevi şahsına münhasır, tarihin ve tümüyle gelişimin üstünde görüngüleştirildiği, bu insanın “biriciği”; modern dönemde ya da bu süreç içinde, insanın varoluşundan kopartılarak, nasıl oluyor da bir “araç” haline gelip, bir başka amaca ve anlama bürünebiliyor? Aslında POSTMODERNİTE bunun sorgulanmasıyla ilgili entelektüel bir çalışmadır. Ama önce kendimize bir soru yöneltelim;

 

Aklın araçsal olması ne demektir? Evrensel akıl ile araçsal akıl ayrımı nedir?

 

 

sıradan insandan akıl teriminin anlamını açıklamasını isteyin; hemen her zaman bir duraksamayla, sıkıntılı bir çaresizlikle karşılaşırsınız. Bunu, sözlerle anlatılamayacak kadar derin bir sezişin ya da çetrefil bir düşüncenin belirtisi saymak yanlış olur. Bu tepkiyi gösteren insan, aslında uzun uzadıya düşünülecek bir şey olmadığını, akıl kavramının zaten kendi kendini açıkladığına ve sorunun da gereksiz olduğuna inanmaktadır. Gene de açık bir cevap vermek için sıkıştırıldığında, akla uygun şeylerin yararlı şeyler olduğunu ve her akla uygun insanında kendinse neyin yararlı olduğunu [ben buna çıkarına neyin uygun olduğunu diyorum, yazardan af dileyerek, zira çıkarcı bir toplumda yaşadığım için, ‘kendisine yararlılığın’ çok safça olduğunu düşünüyorum, bu toplumun uygunluğu yakalayabildiği kanısında bile değilim]  bilmesi gerektiğini söyleyecektir. Evet, yasalar, adetler ve gelenekler kadar, her durumun kendine özgü koşulları da dikkate alınmalıdır elbet. Ama akla uygun davranışları sonuçta mümkün kılan kuvvet, özgül içerik ne olursa olsun, sınıflandırma, çıkarsama ve tümdengelim yeteneğidir; düşünme aygıtının soyut işleyişi. Bu tür akla öznel akıl denebilir, esas olarak araçlarla ve amaçlarla ilgilidir; azçok baştan kabul edilmiş amaçlara ulaşmak için seçilen araçların yeteneği üzerinde durur. Amaçların kendilerinin de akla uygun olup olmadığı sorusunu bir yana bırakmıştır. Amaçlarla ilgilenecek olduğunda da, daha baştan, bunların da öznel anlamda akla uygun olduğunu, yani öznenin varlığını (bu, bireyin varlığı da olabilir, bireyin hayatının bağlı olduğu topluluğun varlığı da) sürdürmesine hizmet ettiklerini kabul eder. Bir hedefin herhangi bir öznel kazanç ya da çıkardan bağımsız olarak, kendi başına taşıdığını sezdiğimiz erdemleriyle akla uygun olabileceği düşüncesi, öznel akla tümüyle yabancıdır, en yakın faydacı değerlerin ötesine geçip, kendini toplumsal düzenin bütünüyle ilgili düşüncelere adadığında bile bu böyledir. Bu akıl tanımı [öznel akıl yani] ne kadar masum gözükürse gözüksün, batı düşüncesinde son yüzyıllarda meydana gelen derin bir değişmenin belirtisidir. Çünkü uzun bir süre boyunca, akıl konusunda, bunun tam karşıtı olan bir görüş geçerliydi. Bu görüş, aklı yalnız bireyin zihninde değil, nesnel dünyada da, yani insanlar arası ve sınıflar arası ilişkilerde, toplumsal kurumlarda, doğada ve doğanın görünüşlerinde de var olan bir kuvvet olarak görüyordu. Platon’un ve Aristo’nun felsefeleri, skolâstik düşünce ve Alman idealizmi gibi büyük felsefi sistemler, nesnel bir akıl teorisi üzerine kurulmuştu. Bu görüş, insan ve amaçları da içinde olmak üzere bütün varlıkları kapsayan bir sistem ya da hiyerarşiyi oluşturmayı amaçlıyordu. Bir insanın hayatının akla uygunluk derecesini belirleyen, bu bütünlükle arasındaki uyumdu. Bireysel düşünce ve davranışların ölçütü, sadece insan ve amaçları değil, bu bütünün nesnel yapısı olacaktı. Bu akıl kavramı, özne aklı dışarıda bırakmıyor, ama onu evrensel bir rasyonelliğin kısmi, sınırlı bir ifadesi olarak görüyordu. Her şeyin ölçütü, bu evrensel rasyonellikten çıkarılmalıydı. Ağırlık araçlarda değil, amaçlardaydı. Bu düşünce geleneğinin başlıca amacı, felsefeye göre ‘akla uygun’ olanın nesnel yapısını, öz çıkar ve varlığı koruma amaçları da içinde olmak üzere insan varoluşuyla uzlaştırmaktı. Örneğin Platon, Devlet adlı yapıtında, nesnel akla göre yaşayan insanın aynı zamanda başarılı ve mutlu bir hayat süreceğini de kanıtlamaya çalışır. Nesnel akıl kuramının odak noktası, davranışlarla amaçların birbirine uydurulması değil, bugün bize oldukça mitolojik görünebilecek bazı kavramlardır; söz gelimi, en büyük iyilik, insanın kaderi ve en yüksek amaçların gerçekleşme biçimi gibi düşünceler.”(MAX HORKHEİMER, akıl tutulması, metis yayın, sayfa:55-56).     

 

İnsanlar bir “anlama” içinde yanlış anlaşılması adına olanaklara sahip oldukları kadar, doğru anlama için de olanaklara sahiptir; önemli olan bu ayrımı görebilmektir. Nesnel akıl ile öznel akıl ayrımında açık olan tema, bireylerin bir karar neticesinde ki vargıları ile karara varma araçları arasında, amaçları doğrultusunda meydana gelen kopuştur. Yani diğer anlamda bir “amaçsızlıktır.” Bir işleyişin bir neticesi olur, çünkü işleyiş o neticenin bir parçasıdır. Ama bu işleyiş sadece araçsal bir konumda yer almışsa, yani evrensel bir değeri içermemişse, bu faydacılıktır/çıkarcılıktır. Böyle bir işleyişler bütününden toplumsal değerler ortaya çıkmaz ve bireylerin, sadece kendi işleyişleriyle olan bağımlılıkları da, sanıldığı gibi (şu meşhur JEMAS ve DEWEY türünden yazarların savunduğu gibi, bencillikle bir toplumsal iyi ortaya çıkmaz demek istiyorum), toplumsal iyi üretmez.

 

Modern toplum nedir? “kalabalıklar” toplumudur, alış veriş merkezlerinde oluşan “yığınlaşmadır”, sekülerleşmedir, sinema kültürüdür, müziğin dışsallaştırılmasıdır, amacın araçsallaştırılmasıdır, eylemin biçimselleştirilmesidir, insanın metalaştırılmasıdır. Modern toplum, gerginlikler toplumudur, dinamizm vardır, ama aynı zamanda bu sayede tahakküm her yerde yaygınlaşmıştır. Caddeler, kentler, artık pazarların ve panayırların yerini almıştır, insanlar caddelerde bir “gösteri toplumuna” hizmet ederler. Kast sistemi toplumsal olmaktan kültürel bir dönüşüme sahiptir; evet, birey daha çok belirgindir, ama bu birey, aşağıda da belirlendiği gibi “egemen gücün avı olmuştur.” Dalından kopan bir yaprak gibidir, artık özgürleşmek mi yoksa savrulup yok olmak mı?   

 

bugün dünyanın her yanında insanların paylaştığı bir yaşamsal deneyim tarız  -mekân ve zamanın yaşanışı, benliğin ve başkalarının yaşanışı, hayatın olanaklarının ve tehlikelerinin yaşanışı- vardır. Bu deneyimin toplamına ‘modernite’ adını vereceğim. Modern olmak, kendimizi, bize serüven, iktidar, haz, ilerleme ve bunların yanı sıra kendimizin ve dünyanın dönüşümünü vaat eden, ama aynı zamanda, sahip olduğumuz, bildiğimiz, olduğumuz her şeyi imha etme tehdidini taşıyan bir ortamda bulmamız demektir. Modern ortamlar ve deneyimler, her tür coğrafi ve etnik sınırları, sınıf ve ulus sınırlarını, din ve ideoloji sınırlarını boylamasına keser. Bu anlamda, modernitenin bütün insanlığı birleştirdiği söylenebilir. Ama bu birlik paradoksal bir birliktir, uyumsuzluğun bir birliği: hepimizi dur durak bilmeyen bir çözülme ve yenilenme, mücadele ve çelişki, ikirciklilik ve ıstırap girdabına akıtır. Modern olmak MARX’IN ifadesiyle ‘ katı olan her şeyin buharlaştığı’ bir evrenin parçası olmaktır.”(BERMAN, aktarılan eser ‘modernliğin durumu’, yazar D.HARVEY, metis yayın, sayfa:23-24).

 

modernlik tarihi; birey, toplum ve doğa arasındaki yavaş, ama kaçınılmaz kopmanın tarihidir. AGUSTİNUS’ÇULUK sonunda TOMASSO’CULUK ve Hıristiyanlığa galip gelir ve ondan itibaren insan öznesinin utkusunu destekler, bundan yararlanarak da kendi öz ahlaksallaştırma, yani bireyi topluma tabi kılma gücünü kurar. Bu modern toplumda ailenin çözülmeziyle birlikte tecrit edilen birey, toplumsal iktidarların keyfine bağımlı kılınmıştır; tıpkı akla çağrıda bulunan tiyatronun tersine, sinema seyircilerinin kültür endüstrileri tarafından biçimlendirildiği gibi. Sinema insana düşünme payı vermeyecek kadar hızla akıp gider… Sinema, eskiden büyük tiyatro ve müzik yapıtlarının yarattığı mesafeyi yok eder ve temel amacı bireyin kalabalıkla bütünleşmesidir.”(ALAIN TOURAINE, modernliğin eleştirisi, YKY, sayfa: 197).

 

Ailelerin çözüldüğü, bireylerinin yaşamın “değerlerinden” koptuğu bir ülkede yaşıyorum. Hislerini ve duygularını, sadece kendi öz benliklerinden türeyen bir özgürlük nüvesi olarak gören, ahlaki değerlerin özgürlüklerini kısıtladığı düşüncesiyle kültüründen uzaklaşan bireyler, artık, hissi olan yanlarını da amaçlarına yamamışlardır. Bu bireyler için iki amaç var; karınlarını doldurmak ve amaçsızlaşan akıllarına eylemler uydurmak. İç gerginlikleri hiç bitmez, sürekli sıkılırlar, her yerde bir “zevk” nüvesi peşindedirler, sanki ömürleri onlara sayıyla verilmiş gibidir, ‘vakit geçirmek’ bir eğlence türü olup çıkmıştır. Ünlü edebiyatçı GOGOL’UN “ölü canlar” romanında anlatılan bireyler gibidir; bedenleri var ama ruhları yoktur. Bu canları kim parayı basarsa o satın alır, kim güçlüyse ona taparlar, kim öndeyse onu lider bilirler. Sanırlar ki, toplum içinde yaşamadıkları için özgürdürler, bireydirler, oysa toplum içinde yaşamakla kalabalıklar arasında olmak farklı şeylerdir; toplumdan kaçan(yani toplumun kültüründen, düğününden, toyundan kaçanlar) kalabalıkların esiri olur! Bir sinema, bir konser, bir siyaset meydanı tümüyle kalabalıkların olduğu yerlerdir. Bilinçsizliktir kalabalık… Sinirli ve gergin kalabalıklar, bilinçsizliğin en açık halidir; çünkü bu birlikteliklerden yeni yanlışlıklar doğuyordur. Günümüz Türkiye siyasetinin sokaktaki kalabalıklarına bir bakın, her iki tarafta da bir gerginlik ve sinir hâkim, bir taraf ettiğini, öte taraftan çekiyor; öte taraftakiler ise bugün ettiğini yarın çekecek oldukları yığınları hazırlıyor…  Böyle bir toplumda gerçekliğe yakın olmak için ilk iş bu “yığınlardan” el etek çekip, bir köşede gökyüzünü izlemektir. Bilinçli toplum ancak ve ancak bilinçli bireylerin birikintisinden oluşur; her yer deniz ama kuyu suyundan içebiliyoruz…

 

modernlik gündelik hayata modern sanatın, tüketim toplumunun ürünlerinin, yeni teknolojilerin ve yeni ulaşım ve iletişim tarzlarının yayılması yoluyla girdi.”(BES&KELLNER, postmodern teori, ayrıntı yayın, sayfa: 15).

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 05 Mart 2014 - 01:36
Mart
2014
04
SOSYOLOJİ\'YE BİR-KAÇ NOT
etiketler: SOSYOLOJİ, TARİH, KÜLTÜR

her zaman başarıya götüren ve götürecek olan eşsiz bir standartlar kümesi bulunduğu inancının, masaldan başka bir şey olmadığını gördük. Bilimin kuramsal otoritesi sanıldığından çok daha küçüktür. Ama toplumsal otoritesi o kadar güçlendi ki, dengeli bir gelişmeyi tekrar kurmak için artık siyasi müdahale gereklidir. […] Akılcılar entelektüel kirlenmeden kaygılılar. Bu kaygıyı paylaşıyorum. Cahil ve yetersiz kitaplar pazarı işgal etti. Tuhaf ve gizemli terimlerle dolu laf kalabalıkları derin iç görüleri ifade ettiklerini ifade ediyor; beyinsiz, karaktersiz, hatta en ufak bir entelektüel ve duygusal özgünlük, herhangi bir üslup parıltısı taşımayan ‘uzmanlar’ bize durumumuz ve onu iyileştirme yöntemleri hakkında bilgi veriyorlar ve bunlar sadece onların ne mal olduğunu bilen bizlere vaaz vermiyorlar; Çocuklarımızın üzerine salınıyor ve onları kendi entelektüel sefaletlerine sürüklemelerine izin veriliyor. ‘öğretmenler’ notları ve sınıfta kalma korkusunu kullanarak, genç beyinleri bir zamanlar sahip oldukları hayal gücünü en küçük bir zerresi bile kalmayıncaya kadar yoğuruyorlar. … Bence en ilk ve acil sorun eğitimi ‘profesyonel eğitimcilerin’ elinden almaktır.”(Filozof FEYERABEND, yönteme karşı, ayrıntı yayın, sayfa: 204-205).

 

O kadar güzel tasvir etmiş ki, o denli ayrıntısına kadar görmüş ki, filozof, sanırsınız Türkiye’de eğitim almış biridir. Milli eğitim bakanlığı bünyesinde biraz müdürlük falan yapmış sanırsınız. Öğretmenler evinin üst katında “okey çeviren” sözde öğretmenler, filozofumun anlattıklarıyla aynen, bire-bir biçiminde eşleşmiş durumda.

 

(…)

 

muhtelif şekillerde kullanılmakla beraber bizim anladığımız manada; sosyoloji, toplumsal davranışı yorumlayarak anlamak ve bu yolla davranışı kendi akışı ve doğurduğu tesirlerle birlikte sebeplerini ortaya koyarak açıklamak isteyen bir ilimdir. ‘davranış’ (ister dışa vurulmuş ister içsel bir fiil ister suskun kalma veya göz yumma olsun) davranışta bulunan kişi ya da kişilerin sübjektif bir mana vererek sergilediği beşeri tavırlardır. ‘toplumsal’ davranış ise, (davranışta bulunan kişi veya kişilerce) gözetilen sübjektif mana çerçevesinde, başkalarının tavırlarına izafe edilen ve kendi akışı içinde bu tavırlara yönelmiş olan bir davranış tarzıdır.”(MAX WEBER, sosyolojinin temel kavramları, bakış yayınları, sayfa: 11-12).   

 

Sosyoloji bir bilim olarak endüstri toplumuyla özdeşlik taşıyorsa bunun temel çıkış noktası, 19. Yüzyılın toplumsal değişimleriyle birlikte gözlemlenen bireysel değişimlerin belirgin bir kritere sahip olmasındandır. Söz konusu kriter, dönemin tarih okumasıyla dönemin batı kimliğine düzülen övgülerle ilintili olarak “rasyonalitenin” bir evrim sürecinin nihayetinde ele alınmasıyla yakından bağlantılıdır. Pozitif felsefenin bu “akılcılık” bağlamında ki yaklaşımı, endüstriyel toplumların batı uygarlığında meydana getirdiği evrensel dönüşümlerle iç içedir. Sosyoloji bir disiplin olarak insan ve toplum ilişkilerinde her iki tarafa “varsayımlar” üreterek yönelebilir, bu yüzden bir sosyolog toplumsal değişimleri gözlemlemekle yükümlüdür ama tasavvurlarında ortaya çıkan uslamlaştırma çabaları, toplum ve bireyüstünde ki anlamalarına bağlıdır. İşte bu yüzden WEBER’İN “anlama” sosyolojisi çok büyük önem arz ediyor.

 

WEBER, öznel olduğu sanılan bir eylem anlamının güdülenimi anlamayı, kültür değerlerinde nesneleşmiş imleme ilişkin, değer yorumlaması denilen şeyden ayırıyor. Bu anlamda hem tek tek metinlerin hem de büyük dönemlerin ‘imlemi’ vardır. Değer yorumlaması gerçek bağlamı değil, değerlendirilen bir kültür nesnesinde yatan ideal ilişkileri ele alır. Bu nesnede ki nesnel olarak olası değerlendirmelerin müdahale yüzeylerini kaldırır ve tarihsel bir nesnenin bireysel anlamını borçlu olduğu somut değer ilişkilerini ortaya çıkarır.”(J.HABERMAS, sosyal bilimlerin mantığı üzerine, kabalcı yayın, sayfa: 87).

 

WEBER, ideal kavramında “değer” ölçütlerini tarihselci olarak değil, ilişkiler bazında ve göreceli bir zeminde ele alıyor.  WEBER çok yönlü bir düşünürdür, birçok farklı düşüncelerden bir şeyler katarak geliştirdiği “ideal-birey” tipini endüstriyel toplumların merkezine yerleştirir ve batı toplumları ile doğu toplumları arasında bir karşılaştırma yapar.  WEBER en başında, “davranış” biçimleri ayrımına gider, buradan yola çıkarak toplumsal dönüşümleri gözlemler; tabi ki de tarihselciliğe çok kapılmadan, göreceli bir anlama yoluyladır. “rasyonel insan” bilinçli bir eylemi içerir ki, “değer” ve “gaye” kavramlarını burada, geleneksel konumlarından ayırır, bunu yaparken de “dinsel” ve “karizmatik” yorumlamalarından yola çıkar. WEBER tam bir “sanayi çağı düşünürüdür” aslında ve onun etkili olması, rasyonaliteyi yaşamın her alanına yaymasındandır. Örneğin bürokrasi, eğitim, işletmecilik gibi bütün toplumsal ve siyasal dizgeleri “rasyonalite” çerçevesinde yorumlar.

 

insan davranışının ve kurumlarının nasıl kavramsallaştırılması gerektiği ile ilgili toplum kuramının sorunları bir bütün olarak sosyal bilimlerin ortak ilgi alanıdır. İnsan davranışının çeşitli sosyal bilimlerin kapsamına giren farklı ‘alanları’, yalnızca çok genel bir şekilde açıklanabilen entelektüel iş bölümünü ortaya çıkarır… Tarih, tüm sosyal bilimlerin kaynağıdır/malzemesidir.”(A.GİDDENS).

 

Sosyoloji biliminde en etkili düşünürlerden ve hatta kendisi okunmadan sosyal teoride derinleşilemeyeceğini düşündüğüm; filozof, tarihçi, ekonomist ve sosyolog olarak K.MARX, sosyal teoriye iki konuda etki etmiştir; ilkinde insanın doğaya ait yanıyla tanımlanması ve ikincisinde, insanın doğaya rağmen tanımlanmasındadır. İlkinde insan “üretirken dönüştürür” ikincisinde ise insan “doğa ile diyalektik halindedir ve kendini oradan üretir.” Burada yaptığım yorumlamanın altında yatan metafizik karşısındaki duruşum ve felsefeyi ilimlerin anarşisti olarak görmem yatar.  Hiç kimse, hatta “öznenin kendi bilinci” doğaya rağmen kendini ayırt edemez. MARX Das-kapital çalışmasında sadece ekonomi değil, ayrıca insanın tarihini de değil; tarihin insan ile olan ilişkilerini, aklın ve bilincin, doğadan etkilenimle edindiği gelişimi ve dönüşümü de sergiler. Yani, demek istediğim bu çalışma, insanın doğayla olan diyalektiğini gözler önüne sermektedir.

 

MARKSİZM idealist de değildir, maddeci de değildir; Marksizm derinlemesine tarihseldir.”(H.LEFEBVRE, MARX’IN SOSYOLOJİSİ, gök kuşağı yayın).

 

günümüzde ‘somut sosyoloji’(AMERİKAN okulları, ampirik) diğer anlamsal olanların yerine geçti. Bu okul da felsefe ile sosyoloji arasında ayrım yapmaya çalıştı. Bunlar için felsefe, en azından sosyoloji için, tümüyle gereksiz ve uzak durulması gerekir.”(GURVITCH, sosyoloji ve felsefe, ütopya yayın).

 

“toplumlaşma, bireylerin bir arada birlik oluşturdukları ve içerisinde çıkarlarını gerçekleştirdikleri bir biçimdir”(G.SİMMEL).

 

her anlama bir yeniden üretimdir. Ve yeniden üretme ve anlama sürecini aydınlatmak için, iç deneyimden, kişiye özel durumların yaşantısından yola çıkmak zorundayız”(DİLTHEY)     

 

  • Kategori: Sosyoloji
  • Saat: 04 Mart 2014 - 02:40