Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
ANTROPOLOJİ VE FELSEFE-
  • Kategori: Antropoloji
  • Tarih: 19 Haziran 2012

"DOĞA" ÜSTÜNE KISA NOTLAR-1

Erdemliliğimiz, doğrularımızla değil, giderilmiş yanlışlarımızla ölçüldüğünde; doğruluğun ölçütünede ulaşmış oluruz. Bazen "doğruluk" bilincimiz, en temel bir yanlışın konusu olabildiği gibi, birçok "yanlış" sadece görü eksikliğinden kaynaklanır. Bu yüzden doğruluk çok defalar göreceli iken, yanlışlık herzaman en açık olanıdır.

 

....,....

 

ilkelerin konumu, kılgıların konumundan ayrıdır, ne denli içiçe görünselerde... Toplumsal olguların kendine özgü devinimlerini düşündüğümde, varolan yasaları çerçevesinde meydana gelen olayların, durmadan yeni sembolleri üretmiş olması, kendi başlarına ele alınamayacak kadar karmaşaya sahip olabildiklerini gösteriyordur. Bu yüzden doğa yasalarından tam olarak ne anladığımızı ortaya koymak zorundayız.

 

Şöyle bir sorgu içinde kaldığımda; "acaba dünyada en doğru saat hangisidir?" Tam olarak zamanı bize göstermeye yetkin bir saat var mıdır?

EİNSTEİN kuramına göre böyle bir sorunun bir amaca hizmet etmesi beklenti içermez ve bu yüzden onun teorisi, klasik fiziğin zaman kuramını delip geçer! Bu yanıt ve gerekçeleri, fiziğin bir tartışma alanını içermiştir. Bu yüzden böyle bir cevap, doğa yasalarının tartışma konusu olarak sürer gider, zira evren süredüzeni içerir. Mekanizmden buna yakın bir anlam çıkmaktadır.

 

Çoğu anlarımızda, yaşantımızda yani, "zamansız geldi", "geç kaldın", "tam zamanında" gibi yargılar içinde bulunuruz ve bu yargılar, kendi içlerinde, neler düşündüğümüzü ve bu "neleri" nasıl düşündüğümüzü de açık eder niteliktedirler. Oysa bu türden yargılar temelden bir yanlışı içermişlerdir, zaman hiç bir şeyin belirleyicisi değildir. Zaman bir göstergedir ve ne olup bittiğini gösteren bir ayraçtır. Bu yüzden hiç bir hareket zaman bakımından ne eksik nede fazladır; ve nede zamansızlık içindedir. Zaman kavramının en temel konusu harekettir ve onunla birlikte varolur. Nasıl ki evimizdeki saat durmuş olduğu halde güneş batmışsa, aynı şekilde, güneşin doğması saatimizin çalışması ile anlamdaş değildir. Oysa, güneş ne batar ne de doğar, o hep orada vardır ve bu türden anlamalar içinde kalmanın ise hiç bir mahsuru yoktur!

 

DOĞA VE TOPLUMSAL İLGİLER ÜSTÜNE

 

Benim söylemek istediğim, üstüne eğildiğim, bu türden düşünmeler değildir, yaşantımızda kalıcı bir etkiye neden olan bu doğa olaylarının, sembolik ifadeler bağlamında yaşantımızı ne denli etki altına aldığıdır. Sosyal olguların meydana gelmesi süresizidir ve durmadan yeni kuşkuları kendi özdeğinde bulur, her olgu böyle bir yanılsama ve çatışma ile varolur. Doğa olaylarının irdelenmesi, onun bağlamları ile birlikte açıklanıyor olması ve bu biçimde, yaşamın anlamsal konumunda ki değişimleri; evrensel ilkelerin hareketlenmesi iledir. Her ilke bir amaca öykünür ama her kılgı, bu amacın neye benzediğini gösterir.

TOYNBEE şöyle yazar,

"her toplumsal ilişkiler ağı bir kültür taşıyıcısıdır ve pratikte bir toplumla o toplumun kültürünü birbirinden ayrı olarak incelemek mümkün değildir."  

 

Demek ki, yazara göre, toplumsal olguların en temelinde kültür ve o kültürün işlevsel konumu ya da bağlamları yer almaktadır. Toplumsal olguların böyle bir bağlamda ele alınmasının bireysel karşılığını anlamamak bir eksikliktir. Bu yüzden bireyin ürettiğini bu bağlamlar biçimlendirmiş olur. Her birey kendini üretirken, demek ki, içinde varolduğu kültürünüde üretmiş olur. Bu yüzden burada geçen "üretmek" ediminin temel yasası olan "seçim" ilkesi, doğanın çeşitli alanlarını kapsamıştır. Durmadan bir seçimle iç içe olmanın getirisi olarak sosyal devinim, dinamik bir içeriğe sahiptir. 

 DARWİN ünlü teorisinden söz ederken şunları dile getirir;

"doğal seçme ancak her yaratığın üstünlüklerini kullanarak ve onun üstünlüğü için çalışabilir. Bu asla unutulmamalıdır."

Burada geçen "üstünlük" kavramı çok ilginçtir ve doğal olayların kendi içlemsel yapısı bağlamında, DARWİN teorisi için çok önemlidir. Oysa aynı "üstünlük" ve çekim merkezi olarak sosyal yasalar, söz konusu seçilimden çokta farklı bir anlamı içermez. Üstün bir sosyal ve siyasal yapılanma, en temelinde, birlik içinde olmayı gerekli kılar ve her sivil toplum yapısı sosyal birlikten daha ötesi değildir, her nekadarda siyasal içeriğe bürünmüş olsada!

LEİBNİZ şöyle yazar;

"hiçbir olgu kendiliğinden var veya varolmuş değildir. Hiçbir ifade, neden böyle olupta başka türlü olmadığı konusunda yeterli bir sebep olmaksızın doğru sayılmaz..."

 

Olgular ve kılgılar yaşamın içinde varolurken, doğa ve metafizik birlikteliğine öykünür; bu bağlamda olgu içinde kalamayan bir tane anlama rastlamak olanaksızdır. Her türden anlama biçimleri kendi olgu bağlamlarını üretir. Her bireyin kendi faunusu içinde varoluşu, toplum fikrinin üstünden inşa edilir ama bu fikir, tıpkı TONYBEE`in dediği gibi, kılgıl görgüllere muhtaçtır. Yani kalabalıklar olmadan toplum olmaz ama birey olmadan kalabalıklar her zaman mümkündür.

Metafizik ile doğanın birlikteliği ise, birey ile toplum fikrinin birlikteliği gibidir; birincileri inşa etmeden ikincilerden söz edemezsiniz. İşte doğa ve toplumsallık ilgisi tamda bu tanımlamayı içermiştir. Her doğal açılım kendi kültürünü ve kendi bireyini üretmiştir. Bu yüzden hiç bir biçimde "mutlak" anlamaya hiç bir zaman ve dönem saplanıp kalamamıştır. Bu yüzden modern fizik ve EİNSTEİN, konuya ilişkin doğal bir açılımdır.

 

(....; ....)

 

Fizik ile teknolojiyi karıştırmamız boşuna da değildir ve bunun temellerini atan bilim(c)i GALİLEO`dur. Matematik sistemlerinin fiziğe kaynaşması bu ünlü bilgin sayesinde önemsenmiştir ve orada yapılan tümü ile kesinlik ve bilimciliktir. Oysa matematik, fiziğin yanında ikincil bir konuma sahiptir. Doğanın anlaşılmasını matematik değil metafizik sağlar ve BRUNO bu konuda özellikle NEWTON`U çok derinden etkilemiştir.

EİNSTEİN şöyle yazar;

"fiziksel yani bilimsel kavramlar, insan zihninin serbest üretimleridir ve yalnızca dış dünya tarafından belirlenmiş görünselerde bu doğru değildir.""

Evet çok açık bir anlatımdı doğrusu. !

GASSENDİ ise bir diğer metafizikçidir ve ayrıca LEİBNİZ konuya ilişkin çok önemli bir örnektir ve çeşitli defalar bu filozofun örneklerinden kısa olsa da buraya aktarıyorum.

KOYRE şöyle anlatır;

"GASSENDİ`nin durumu, bilimsel düşüncenin tarihinde, özelliklede 17. y.yıl gibi bir dönemde, felsefi düşünceyi bilimsel düşünceden ayırmanın olanaksız olduğunu gösterir bize. Gassendi, ontoloji eksikliğini gidermiştir. Gassendi, madde ile uzayın DESCARTESÇİ "uzamda" özdeşleşmesine karşı çıkar. Gassendi, Descartesçi "doluluğun" karşısına kesin olarak "atomların" ve "boşluğun" varlığını koyar. Geleneksel ontolojiye(ARİSTOCU) saldırır. Geleneksel ontoloji, varlığı töze ve niteliğe böler. Şöyle söyler GAESSENDİ; gerçekte yer ile zaman ne tçzdür ne de ilinek; ama yinede bir şeydir ve hiç değildir. Onlar kesinlikle her ilineğin yeri ve zamanıdır" der... Gassendinin ontolojisi eski çağ atomculuğuna öykünür(epikur ve diğeri)...""

 

Metafizik inşa, zihnin inşasıdır ve bu inşa sürecinde hemen her "anlama" ve onun olanakları temelden sorgulanmıştır. Metafizik, doğanın bir parça anlamınıda kendi bünyesine taşımadan hiç bir ilerlemeye sahip olamaz ama bunun temelinde doğa vardır demek hiçte ele alınır bir anlam değildir.

Filozof BERGSON şöyle yazar;

"şuurdan daha çok doğrudan doğruya verili ve apaçık olarak gerçek hiç bir şey yoktur. Bundan dolayıda beşer zihni şuurun ta kendisidir."" 

Filozofun anlatımı o kadar açıktır ki, anlamak neredeyse olanaksızıdır. Çünkü her şuur kendilik deneyimini içermiştir ve bu bağlamda, her birey ancak kendi şuurlanmasından haberdardır... İşte onu bu denli güçlü kılanda bu tekil deneyimdir doğrusu...

Doğanın yasaları zihinde olup biten devinimlerin etki alanına dahil edildiklerinde şuurlanmaya gideriz, ve bu bilinçlenme ve kavrama imkanı demektir. Oysa doğanın hiçbir üretimi bir parça olsun şuurlanmaya imkan vermediğinden(kendi-içinde varolmayı bilemediğinden), öznenin bu ilgiye olan eğilimi ve dolaylı bir sıçraması, doğanın etki altına alınması demeye gelir; doğayı bu bağlamda değiştirmeye değilse de dönüştürmeye doğru ilerlemiş oluyoruz. Darwin`in bana göre en önemli düşüncesinin temelinde yatan, "evcil" hayvanların dönüşümü ilgisi, gerçek anlamda bir dönüşümü ve etkileşimi ortaya koymuştur. Oysa fizikçilerin bu yönde bir yasaları yoktur. Tüm soyut sistemlerinde öyle...

 

(( Şunları söylemek isterim; DARWİN`İN yasaları ile MARX`IN yasalarına olan ilgimin temelinde yatan etken; bu her iki yazarında irdeledikleri konu "değer" üretimini ele almıştır. Her iki yazar da, insanın bizatihi doğayı nasıl dönüştürdüklerine dair örneklemler öne sürmüşlerdir. Her iki yazarın eserlerinde derin bilgelik vardır ve, tüm diğer doğa yasaları birşekilde keşif yollu içeriğe sahipken, bu iki yazarın keşfi, gerçek anlamda insan merkezlidir. Yani, bu iki sistemde insan bizatihi doğayı dönüştüren bir anlama sahiptir. Tüm fizik yasaları, kimya yasaları, matematik yasaları, termodinamik ve elektromanyetik yasalar, bilişsel ve fizikolojik yasalar v.s doğada varolan ve bir şekilde doğanın kendi öz ilgilerinin ortaya çıkarılmasıdır. Oysa DARWİN`İN "seçim" ilkesinde insanın evcilleştirdiği, yani insanın bizatihi mevcut olduğu yabanıllık içinde ki konumu, yaban hayvanlarının dönüşümünü etkilemiştir. Örneğin arap atlarının ingilizler tarafından dönüştürülmesi, ya da taklacı güvercinlerin ve diğer kuş türlerinin insanların etkisinde farklılıklar içermesi çok önemli bir buluştur. Marx ise, doğanın içinde yer alan insanın, doğayı farklı biçimlerde kullanarak, örneğin ziraatçılık ve yerleşiklik ile ilgili tarihsel diyalektizminin temeline konumlandırdığı "değer" üretimini ele almıştır. MARX insanın doğaya olan katkılarını ve doğanın, insan yaşamı üstündeki dönüşümcü etkilerini çok açık bir biçimde gözler önüne sermiştir. Birkez olsun, şu kocaman kentlerin ve medeniyetin, sanatın ve estetiğin tarihini okumayan, ayrıca; ticaretin ve enformasyonun etkisini gözlemlemeyen birisi, bu söylemek istediklerimi tam olarak kavramakta güçlük çekebilir. Oysa NEWTON bize yeni bir şey sunmaz, "yere düşen taşın" veya denizde yüzen cisimlerin ve ayrıca demirin özgül ağırlığının bilinmesi, doğayı dönüştürmek adına hangi türeden bir etkiye sahiptir acaba?

Evet şu kocaman uçakları, gemileri, bilgisayar sistemlerini, telekominikasyonun her alanını vs. bende biliyorum; hatta bilgisayar sistemlerini yakından okuduğum gibi, beynizimin yapısal sistemlerinide okudum... Elektirik ve motor sistemlerinide okudum... her türlü ekonomik sistemleri, sosyolojik yapıları, antropolojik olguları ve edebiyata dair birçok eserleri inceledim ve dahada inceleyeceğim; ama tüm bunlar beni hiç şaşkına çevirmiyor doğrusu... 

Oysa bir köpeğin ve arının, bir zamanlar geyiklerin ve hala sibirya kurtlarının; ayrıca sütünü sağdığımız keçilerin ve ineklerin, tavukların ve ördeklerin v.s. tüm doğa örneklerinin, insanlar tarafından kendileri için kullanıma girmesi ve bu yolla değişimleri içerebilmiş olmalarını büyük bir heyecanla izliyorum... Ve tüm bu örneklerin doğayıda dönüştürmüş olmaları ne büyük bir bilgelik eseridir!

Şu ekin tarlalarında gezinen binlerce çeşitte böceklerin ve omurgasız yaratıkların, zaman zaman kitabımı zevkle okuduğum çam ormanlarında gezinen çeşit çeşit varlıkların ve onların bana olan ilgileri... ah ah, hangi teknoloji bu denli şaşırtıcı olabilir ki... şu elimin altındaki bilgisayarmı ya da internet sistemlerimi? bu kimin umurunda !!

DARWİN şöyle yazar,; "varolma savaşı, bütün organik varlıkların büyük oranda çoğalma eğiliminde olmasının kaçınılma sonucudur. Doğal ömrü boyunca birçok yumurta üreten her yaratık, ömrünün bazı dönemlerinde yıkıma uğrar; yoksa, artışlarının önüne geçilemezdi ve hiçbir ülke bu kalabalıkları besleyemezdi..."

İşte ne kadar açık bir yaratım örneğidir gösterilen... bunları söylemek istiyorum...)))

 

 

 Buradan gelmek istediğim temel konu, insan öznesinin her üretminde doğaya olan ilgisi irdelenmek istendiğinde; karşımıza iki genel türde doğa anlatımı çıkmıştır!

Birincisi; bizatihi dönüştürülen doğanın içinde varolan anlama, bir diğeri, statik bağlamda dönüşmeyen ama içlemsel konumda dinamizm içeren doğa kavramıdır ki, bu doğanın etkileniminde insan, sadece kendi yaşamını dönüştürür; yoksa hiç bir biçimde doğayı etkileyemez!

Daha büyük binalara sahip olmamız, yerçekim yasasını daha farklı kılmadığı gibi; çok iri gemiler ve gökleri yarıp geçen jetler; her iki alanın yasalarını değişime uğratmamıştır. Oysa evcilleştirdiğimiz hayvanlar ve ekip biçtiğimiz topraklar, doğayı gerçek anlamda dönüşüme ve değişime zorlamışlardır... Bu iki doğa ayrımı çok açıktır...

Bu iki farklı doğa algısı ve gerçekliği, iki farklı anlama biçimleri demektir. Her anlama biçimi birer kategori ayrımı demeye gelir... Burada, en azından benim için, hangisinin daha önemli ya da önemsiz olduğu değildir; yaşamımda bu türden bir ayrım olduğunu pek sanmıyorum. zira "öenmlilik" bir tercih sorunudur ve buda kendi başına bir insan doğasının konusudur. Oysa burada konu olan "gerçekliktir" ve bunun dışında hiç kimse yaşam olanağına sahip değildir. Teknoloji bizlere yeni bir doğa alanı sunmuyor, doğayı yeniden üretmiyor ve ayrıca, özneye farklı anlamlar katmıyor; fakat yaşamsal ilgileri ve biçimleri derinden etkiliyor... Oysa bu etkilenim içinde kalan insanoğlu, temel gereksinimlerinin dışına çıkmış da değildir. Ahlaki ölçütler ve sosyolojik ilgiler değişmiş olsada, konu fenomenolojik bir ilginin çokda ötesinde değildir...

 

DARWİN şöyle yazar,

" değişmiş yaşam koşulları, doğrudan doğruya oluşumun kendisini ve dolaylı olarak üreme sistemini etkilediği için değişkenliğin ortaya çıkmasında çok önemlidir. Değişkenliğin bütün hallerde hayvanın doğal yapısında bulunan zorunlu bir özellik olması olası değildir... Değişim/değişkenlik, bilinmeyen birçok yasanın etkisinde ortaya çıkmaktadır ve bunların en öenmlisi belki karşılıklı gelişim yasasıdır..."

KOYRE şöyle yazar;

"insan... anımsar, tasarımlar ve bu yolla, algılanan şeyin gerçek olarak varolması gerekliliğinden kurtulur. Sonra, bir üst derecede algılanan şeyin biçimini içerisinde doğal olarak bulunduğu maddeden soyutlar; insanın bilim yapmasını sağlayan ve onu hayvanlardan ayıran bu soyutlama yetisidir..."

TOYNBEE şöyle yazar;

"marx`ın toplumsal dinamiği sürekli bir sınıf savaşı olarak ele alan güçlü ve özlü analizi sayesinde modern insanlık toplumsal çözülme ile sınıf kavgasını bir arada düşünmeyi öğrenmiştir..."

SOROKİN şöyle yazar;

"insanlığın tarihindeki muhtemelen en büyük bunalım dönemi olan 20. y.yıl, bir sürü tarih felsefesi ortaya koymuştur..."

TOYNBEE yine şöyle yazar;

"bilimsel anlamda bir "model" araç olarak kullanılan bir semboldür. Bir sembol, sembolize ettiği nesneyle özdeş veya aynı zamansal uzunlukta değildir. Öyle olsaydı zaten sembol olmaktan çıkar, nesnenin kendisi olurdu""

 

"cin ile mikrop kelimelerinin ortak noktaları var; her ikiside gözle görülmez, her ikisinin korkusu ile temizlik önemlidir ve her ikiside pis yerlerde çoğalır. Her ikiside dokunma ile yayılır. Biri eski çağların, diğeri ise modernlerin gözlemlediği iki anlamı içerir. Ama ritüelleri aynıdır... Kozmolojik yönelimde ise, cin konusu farklılaşır; çocukları olan, birer melek olduğu ve kanatları olduğuna inanılır. Cinlerle insanların bir ortak yanı, ikiside yemek yiyebilir.... v.s." (GRANDY)

 

"MODERNLERİN DOĞA YASALARINA BAĞLADIKLARI BAZI OLAYLAR HER GÜN GERÇEKLEŞİR, BUNLARIN HİÇ BİRİ DOĞRUDAN GÖZLEMLENEMEZ VEYA ELE ALINAMAZ, YALNIZCA ÇIKARSANABİLİR... CİNLERDE DE DURUM BÖYLEYDİ. ONLARIN GERÇEKLİĞİ GÖZLEMLENEN OLAYLARDAN ÇIKARSANIRDI"" (GRANDY)

Etiketler: ANLAK,KÜLTÜRR