Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 41. BÖLÜM
  • Kategori: Felsefe
  • Tarih: 06 Şubat 2015

 

FOUCAULT’NUN, uzun zaman önce Batı toplumundan dışlanmış olan bir varoluş tarzının deneyimini geri kazanabilmenin arayışı içinde olduğunu gördük. Ne ki, çabaları bu akıldışı yaşam tarzının ancak geride bıraktığı bir takım kalıntılara ulaşabilmesini sağlamıştı. Bizim düşünüş biçimimizin ötesinde yer alan bu boyuttan geriye kalanlar, sadece parmakla sayılabilecek birkaç sanatçının ve yazarın yapıtlarında bulunabilen izlerden ve imalardan ibaretti. Foucault’nun gizli ütopyacılığını ve genel-anlamda-aklın Öteki’sine duyduğu özlemi ise, bu girişime son noktayı koymuş olan Derrida’nın eleştirisigün yüzüne çıkarmıştı. Derrida, Öteki’nin, aynı zamanda aklın dili de olmayan hiçbir dili olamayacağı konusunda ısrar etmiş ve genel-anlamda-aklın sınırlarının dışında kalan bir düşünüş tarzı keşfetmeye yönelik her girişimin, daha en başından başarısızlığa mahkûm olduğunu ileri sürmüştü. Foucault ise bu itiraza, Derrida’nın, aklın aşılamayacağı düşünen ve öteden beri varolan bir felsefeciler geleneğin son temsilcisi olduğunu ileri sürerek, yanıt vermişti. Gelgelelim, bazı yönleri itibariyle, bu sav Derrida’ya yöneltilmiş haksız bir itham olmaktadır. Foucault o sıralarda Derrida’nın eleştirisinin, bütüncül girişimlerden ziyade kısmi stratejilere yönelik bir soruşturma olduğunu görmeye henüz hazır değildi. Şimdi bu meseleyi mercek altına almak üzere, gelin öncelikle Derrida’nın çalışmalarını ele alalım ve yapısökümün ne olduğu yolundaki tartışmalı soruya yanıt bulmaya çalışalım.”[1]

 

 

YAPI-SÖKÜM NEDİR?

 

Foucault hakkında konuşurken, orada, mevcudiyetin (yani modernitenin) kurumsal içeriğine dair vurgular yapmıştık. Foucault “kurumsal” bir bilgi eleştirisinden yola çıkarak modern-aklı eleştiriye tutar ve “tarihselci” ya da “pozitivist” bir takım anlatım ya da düşünüş, bilgi tiplerine dair eleştiriler geliştirir. Bunu mesela “deliliğin tarihi” ya da “kliniğin doğuşu” gibi bir dizi “sistemli” çabalarıyla göstermeye çalışır. Bu çok etkili bir “kuşkuculuk” olarak rahatlıkla okunabilir.

 

ANCAK,

 

DERRİDA benzer çıkış gerekçeleriyle (modern akla dair) eleştirilerini, çok daha farklı ya da arkeolojik mi desek, yani bilemiyorum ama çok daha “zor” bir alanda devam ettirir: bu alan “söz ile yazı” ilişkisine dair, müthiş bir köken sorgusudur. İşte “yapı-söküm” denilen bu kavramsal oluş, söz konusu çabayla kendisine yer edinir. Zaten Dekonstrüksiyon dediğimiz anlatı da bu çabayla kendini açığa çıkarabilir.

Öyle ise yapı-söküm yaklaşımıyla DERRİDA; aklın dil üstünde inşa olunan despotik tutumuna karşın, yazı-konuşma birleşmesinde değil, ama ayrımında (düalizminde) ortaya çıkan çatlakları, derinlemesine sorgu içinde tutar. Yani o buradan bu ayrımdan araya girerek uzlaşmacı tarafları inceler ve metafiziğe dair bir yakın eleştiri daha geliştirmiş olur. Bu eleştiri de, yanlış anlaşılmasın sevgili dostlar, KANTÇI özne tutumu kesinlikle kabul görmez.

 

Şimdi şu aşağıda ki alıntıya bir göz atalım mı ne dersiniz;

 

 

fiziksel yapısı sesten oluştuğu için, söylenen söz insanın içinden gelir ve insanları birbirlerine bilinçli içyapılar, kişiler olarak bağlar; birbirine sımsıkı bağlı insan kümeleri oluşturur. Konuşmacı bir topluluğa seslenirken, dinleyiciler, hem kendi aralarında hem kendi aralarında bir bütündür. Konuşmacı bir metin dağıtıp dinleyiciden okunmasını isterse, metni okumaya başlayan her kişi kendi dünyasına çekilir ve bu birlik, konuşmacının tekrar sözü almasına dek dağılır. Yazı ve matbaa, yalıtır. Tüm okurları temsil eden ‘dinleyici’ karşılığı bir isim veya kavram da yoktur. ‘Bu derginin iki milyon okuru var’ türünden “okur” birliği, abartılmış derecede soyut bir kavramdır. Okurları birbirine bağlı bir birlik olarak ifade etmek için, adeta okurlar dinleyiciymiş gibi, ‘hitap edilenler’ kavramından yola çıkarız. Söylenen söz, insanları çok daha geniş çapta da birleştirir; bugün Kana’da, Belçika ve gelişmekte olan pek çok ülkede olduğu gibi birden fazla dilin konuşulduğu ülkelerin ulusal bütünlüğünü sağlaması ve koruması ciddi bir sorundur.

Ağızdan çıkan sözün içselleştirici gücü, özel bir şekilde varlığın en yüksek sorunu olan kutsallıkla bağlantılıdır. Hemen her dinde söylenen söz, ayinlerin ve duaların ayrılmaz parçasıdır. Belli başlı dünya dinleri, kutsal deyişlerini zamanla yazıya dökerek sağlamlaştırmış ve kutsal kitaplar yaratmıştır.”[2]  

 

 

Yazının bu denli etkili olduğu bir gerçeklik ise, o halde dil ve yazı ilişkisinde DERRİDA, saf bir dil çabası olarak konuşmaya karşıt geliştirilen aklın, özne karşısında ki etkisini eleştirmekle çok haklıdır. Bu bağlamda o Nietzsche gibi düşünürlerin farklı yazı içeriklerine da kulak verir. Diğer anlamda DERRİDA güncel yaşam ile yazı arasında ki çelişkilerle yakından ilgilenmektedir. Peki, ama burada ki amaç nedir?

 

Aslında bu amacını filozof Husserl’ün “saf-anlatım” dediği, yani dolayımsız bir anlatım araştırmasında araştıran DERRİDA, bu yeni türde bir felsefi yaklaşımı bir diğer örnek olarak soruşturmasına konu edinir. Yani metafiziğe dair eleştirisinde de kendine bir başka temsil bulmuş olur. İşte “varlık” kavramıyla HEİDEGGER, benzer bir biçimde dili farklı bir anlamda kullandığından DERRİDA, bir diğer uğrak alanı daha keşfetmiş olur. Burada soruşturma temelinde “ötekileştirme” ile temas içinde olmak önemliydi; Derrida, dil ile özne ilişkisine bu bağlamda farklı bir biçimde eğilir ve özneyi, fonksiyonel bir ilişki de tutsa da onu korunaklı olarak görür. Ama bu korunak, belli bir kurgu değildir. Onun “bilinç” üstüne olan eğilim, “kendinden önce” bir yaklaşımla ilgilidir. Zaten HUSSERL bu nokta da ona oldukça etkili gelmiş olmalıdır. Bu ötekileşmek, aslında “bilişleşmektir.” Bu karşıtlık, bu çelişki…   

 

Derrida için “cogito” bir evrim sürecine sahiptir ve bunu dilin içinde yakalar: Heidegger için bu farklı anlaşılır ev Derrida burada ayrımcıdır. Belki daha da radikaldir. Dilin her şeyi kapsaması doğaldır ama bu her şeye hâkim olmasını zorunlu kılmaz. Özne ve yorum ilişkisi tam da dilin bu nesnelliğinden ötürüdür. Yani dil nesnelleşir ve acizdir. Bu yüzden insan dilin içine doğmaz, “dil de ikamet eder…”(Derrida).

Kanaatimi söylemem gerekirse eğer ben, dilin içine değil “anlam”ın içine doğduğumuz kanaatine sahibim. Derrida ile bu nokta da daha bir yakın olduğum kanaatimdeyim. Dil, DERRİDA için de (diğerlerinde olduğu gibi, mesela DEWEY) dönüştürücü, etki kırıcı bir güce sahiptir ve bu gözler önündedir. Güncel yaşamda dil adeta kurucu bir oyuncu gibidir. Fakat kurgunun kendisi neden illaki dile bağımlı olsun ki? İşte “özne” bir kurgucu olarak ama kurgu olarak değil, dile ve anlama ya da yoruma doğrudan etkindir. Özne bir yazgı ürünü değildir! ya da yazgıya eli mahkum değildir. DERRİDA antropolojik felsefi yöneliminde güncel yaşamın ve eylemin etkisini bizatihi kendisi de tecrübe etmiştir.

 

Doğrular ve yanlışlar üstünde uzlaşırız, ama “doğru” ve “yanlış” çok zaman ayrı düşmelerimizin konularıdır. Derrida, dilde edinilen ikameti önemser: insan için öz-olan nasıl temsil edilebilir; dilden ayrı?

 

Edilemez.

 

Dil ve anlam uzlaşısı öznenin fonksiyonelliği ile mümkün olabilmektedir. Özne, bir uzlaşı sağlamanın yegâne güvencesidir; dil, imge ya da anlamlar arası bir uzlaşıdır bu. Doğrusu böyle düşünüyorum çünkü, konuşmalarımızla ilgili “anlatılar”, ‘anlatılan’ ile ‘anlatıcı’ arasında yalnız değildir. “anlatılar” birer nesne haline gelmişse (örneğin yazılmışsa) ve öznenin bu sürece bilinç yüklemesiyle canlanmışsa; anlatıdır! Anlatıya dair fonksiyonellik, böylelikle ortaya çıkar. Mesela WİTTGENSTEİN “dil-oyun”larından söz ederken amaç olarak kendine, referans noktalarına dair bir açıklık sağlamaktır. Benim yaklaşımıma göre özne, bir referans noktası olamıyor. Belki de DERRİDA, mevcut metafiziğe saldırırken bu yaklaşımla çok yerindedir. Dil ve eylem ilişkisinde birey ve özne farklı bir konumlanmaya sahip olabilirler. Dil bir eylem aracı mıdır?  

 

HABERMAS şöyle yazıyor: 

 

iletişimsel edimler dizgesel konuşma biçimine büründüğü anda, simgesel yapı etkileşimin tüm bileşenlerine girmiştir: Hem gerçekliğin bilişsel/araçsal bir biçimde kavranışı, hem değişik etkileşim taraflarının birbirilerine davranışlarını ayarlayan kumanda mekanizması, hem de davranış eğilimleriyle aktörler dilsel iletişime dâhil olurlar ve simgesel olarak yeniden yapılanmışlardır…”[3]      

 

VE yine şöyle yazar:

 

“ANLAŞMA, dil ve eylem yetisi olan özneler arasında bir görüş birliğine ulaşma süreci olarak kabul edilir.”[4]

 

 

DİL ve DÜŞÜNCE arasında anlamlar aracılığıyla hayatın bir yerinde konumlanmış olmanın keyfiliği yoktur. Dilin anlam bilgisi ile olan yakınlığı, yaşamın kendi doğal değişimleriyle temas içindedir; yani anlam bazı gerekçelerle, “doğal bir üründür” diyebiliriz.  Bizler aslında, “yorum-bilgisi” dediğimiz “nesneye” ulaşırken, DERRİDA gibi baktığımızda, öznenin kendindeliği sayesinde bir fonksiyonelliğe sahibizdir. Yani özne salt bir kurguymuş gibi düşünülmez, o sürekli yeniden bir etki ya da bilişleşme içine girebilir; bunu her zaman yapar…

YORUM denilen şey bir farkındalık değil midir? Yorum bilgisi nedir ve neden yorumlar ortaya çıkar? Varlık ile var-olan arasında bir ayrımdan söz edebilir miyim? Bu sorguları çoğaltmanın yararı yok; dil, yazı ile söylem ayrımında değişen bilişleşme süreçleri etkisinde değişir. Dil değişir… Onun değişmesi, aslında öznenin kıpırtılarından kaynaklanmaz mı? Dilin yazılarla olan ilgisi ve ilişkisi, bir yandan teknik diğer yandan yorum açısından, metafizik bir konumlanmadır. DERRİDA için bu metafizik konumlanma ciddi bir sıkıntı kaynağıdır. Bu yüzden zaten o, metafiziği eleştirirken yapı-söküm ile çok farklı bir alana dikkat çekmiş oluyor.   

 

 

sonuç olarak, hayattaki her şeyin yalnız insanlara bağlı olduğuna kimse inanamaz. Yoksa onun, kendi istediği gibi bir dünya yaratmak için sihirli değneğini kaldırmasının yalnız kendi elinde olduğunu savunan sihirbaz idealist Novalis gibi düşünmesi gerekirdi. Bu şairane bir rüyadır. İnsanların gücü o kadar ileri gitmez ve kim bunu insanların metafiziğine göre anlatmak isterse, bu insanların gerçek varlığını ıskalayan bir felsefe olurdu. Fichte de buna çok uzaktı. Her şeyin değil ama bazı şeylerin isteğine bağlı olduğu düşüncesi tam da gerçek dünyadaki insanlara özgü bir durumdur. O, kendi isteklerini yapabilmek için, bu dünyayı tanımak ve anlamak zorundadır. Dünyayı ancak, onun kanunlarına riayet ettiği sürece, yalnız kendi amaçları alanında hâkim olabilecektir.”[5]

 

 

Hayatın tuhaflıklarından biri de kelimelerle olan ilişkilerimizdir. Bunlar, bazen bir tür anlam işaretleriyken bazen de, işaret simgeleridir. Ya da tek bir kelime koca bir kitaptır. Mesela bir LİBERTE kavramının 1000 yıllık farklı anlamlara sahip olması ilginçtir. Koca bir kitap yazılabilecek başka bir kelime de tanrı ile karşılanır vs. bu örnekler çoğalabilir.  Kelimeler ve eylemler ilişkisinde anlam ya da gösterge konumlanması, yakın ilişkilere sahiplerdir. İmaj derken bize bir kelimeyle imaj sağlanabilmektedir. Örneğin “sanca” kelimesi bir imaj da sağlar. Ama öte yandan mesela “dur” kelimesi farklı bir imaj sağlayıcıdır vs. bunları uzatmak istemiyorum.

 

 

Emerson bir zamanlar, en yararlı konuşmaların üç değil, daima iki kişi arasında olduğunu söylemişti. Bu ilke, şiirle resim arasındaki diyalogun sanatlarla ilgili genel tartışmaya neden hâkim olma eğilimi taşıdığını ve müziğin neden bu diyalogun dışında duran bir sanat olduğunu açıklamamıza yardım edebilir. Bütün sanatlar müziğin durumuna gıpta edebilir, fakat, tartışmaya giriştiklerinde, şiir ve resim sahneyi ele geçirir.”[6]

 

 

KELİMELERİN gücü öylesine etkilidir ki bazen salt onların bir imaj olması hiç de şaşırtıcı gelmez. Felsefenin bir “logos” ile başladığına inanmak tuhaf gelir insana, ama aslında felsefe, isim ile hakikatin örtüşüp örtüşmediğine dair bir tartışmayla başlangıca sahiptir. Elbette bir merak ya da sorgudur felsefe ama logos, bunun “adıdır.” Dolayısıyla günlük yaşantımızda yer edinen nice kelimeler –örneğin fırıncı, ya da danışman –vs. sürekli olarak bizleri ayartır. Ayartılırız çünkü yönlendiriliriz. Felsefe, bu yüzden –adı yeni konmuş olsa da –kelime ve dil oyunlarıyla çok ama çok iç içedir. Bu bağlamda çoğu safsataya benzer…

 

 

dEmek oluyor ki işaret/gösterge, kendisine ait içerikte ısrar eden bir şey değildir. Referansta/atıfta bulunduğu şey ile herhangi bir benzerliğe sahip olması da gerekmez –VE eğer gerekiyorsa, bu sadece şematik olma ihtiyacından doğar…”[7]

 

 

ELBETTE bu konuşmaları çoğaltabilirim.  Ancak şimdi toparlamak adına;

 

Yapısalcılık, entelektüel bir hareket ya da karşı çıkış olarak varoluş felsefesiyle sorun içinde gelişir. “yAPI- sal - (cı) – (lık) ” bireyin varoluş sorununa karşı, yani “özgür bir ben” kavgasının çıkış konumuna dair bir karşı çıkış olarak anlaşıldığında yapı, “nesnel” bir anlama olarak vardır (ya da böyle anlaşılır). Bu ise metafizik olan ya da benzeri anlamlara sahip olan ve “özne-odaklı” ir felsefeyi ya da kültürel anlamayı, geride bırakan bir kopmadır. Bu bir entelektüel kopuştur. Bu felsefenin temel konusu “dil-bilim” ile ilgilidir ama ben, siz sevgili okurlar için, kavram notlarımda geriye döndüğümde, “dil felsefesi” adlı başlığımızda bu konuya daha yakından temas edeceğim. Bu anlamda sadece bir genel-hatırlatma olarak bu ilk turumuzu tamamlayacağız. Yapısalcı tutumda dile dair olan her şey “nesnel” bir anlam” içermektedir. Yani özneye pek fazla bir iş düşmez… VS.

 

Derrida, bu tartışmalar eşliğinde yapısalcı yaklaşımları sorguya çeker ya da mevcudiyeti eleştirir. Bunun bir temel yolu dil ile yazının; konuşma ve susma ilişkilerinin anlaşılmasıdır ve “differance” kelimesini üreten filozof bu ikiliği göstermeyi dener. İnsan anlığı ikili bir konumda yer alabilir mi? Bir yandan yazı ile diğer yandan ise konuşma ile bu ayrım gerçekliği ne kadar yakalamış olabilir?

Derrida benzer biçimde “teklik” ile ilgili nokta da mevcudiyet ile karşılanmış bir metafiziği eleştirmektedir. Heidegger ile ilgisinde bu sorgusuna yanıt arayacaktır. Bu metafizik eleştiri kendi içinde aklın “tek-merkezliliği” ile çatışmaya girmiştir. Batı mevcudiyetinin bu merkezi akıl konumu eleştirilir. Tüm bu eleştirilerin merkezi dilin ve anlamın ilişkisinde yatmaktadır, yani DERRİDA bu noktayı ele alır ve metafizikten logosantrik yapılanmaya kadar batı mevcudiyetini eleştirecektir. Bunun adına “dekonstrüksiyon” ya da “yapı-söküm” denmektedir. Yapının yani mevcudiyetin yerinden edilmesidir.

 

Buraya kadar düşülen notlarımıza, ileriki notlarımızla (kavramsal olanları kast ediyorum) daha da açıklık getireceğim. Bu iki ayrı not biçimine ihtiyaç duymamın nedeni, bu ilk başlıkların bir bilgi deposu olmasındandır. Diğerleri tartışma amaçlıdır…

 

Sevgiyle kalın efendim,

 

 

KAYNAKÇA

 

GAYATRİ C. SPİVAK, GARAMATOLOJİYE ÖNSÖZ, BİLGESU YAYIN,

 

ROY BOYNE, FOUCAULT VE DERRİDA, AKLIN ÖTEKİ YÜZÜ, BİLGESU YAYIN,

 

C. DELACAMPAGNE, 20. YÜZYIL FELSEFE TARİHİ, TÜRKİYE İŞ BANKASI YAYIN,

 

J. DERİDA, GRAMATOLOJİ, BİLGESU YAYINLARI,

 

JÜRGEN HABERMAS, İLETİŞİMSEL EYLEM KURAMI, KABALCI YAYIN,

 

BERTRAND RUSSELL ANLAM VE DOĞRULUK ÜZERİNE, İTALİK YAYINLARI,

 

HANS-GEORG GADAMER, HAKİKAT VE YÖNTEM –CİLT 2, PARADİGMA YAYIN,

 

KATHLEEN M. WHEELER, ROMANTİZM PRAGMATİZM VE DEKONSTRÜKSİYON, PARADİGMA YAYIN,

 

N. HARTMANN, ONTOLOJİDE YENİ YOLLAR, İLYA YAYINLARI,

 

W.J.T. MİTCHELL, İKONOLOJİ –İMAJ, METİN, İDEOLOJİ, PARADİGMA YAYINLARI,

 

JEAN-FRANÇOIS LYOTARD, POSTMODERN DURUM, BİLGESU YAYINLARI,

 

WALTER J. ONG, SÖZLÜ VE YAZILI KÜLTÜR (SÖZÜN TEKNOLOJİLEŞMESİ), METİS YAYINLARI

 

M. FOUCAULT, FELSEFE SAHNESİ –SEÇME YAZILAR, AYRINTI YAYINLARI,

 

AHMET CEVİZCİ, FELSEFE TARİHİ (THALES’TEN BAUDRİLLARD’A), SAY YAYINLARI,

 

 



[1] ROY BOYNE, FOUCAULT VE DERRİDA (AKLIN ÖTEKİ YÜZÜ), BİLGESU YAYINLARI

[2] WALTER J. ONG, SÖZLÜ VE YAZILI KÜLTÜR –SÖZÜN TEKNOLOJİLEŞMESİ, METİS YAYINLARI

[3] JÜRGEN HABERMAS, İLETİŞİMSEL EYLEM KURAMI, KABALCI YAYINLARI

[4] JÜRGEN HABERMAS, İLETİŞİMSEL EYLEM KURAMI, KABALCI YAYINLAR (S; 306).

[5] NİCLAİ HARTMANN, ONTOLOJİDE YENİ YOLLAR, İLYA YAYINCILIK

[6] W.J.T. MİTCHELL, İKONOLOJİ –İMAL, METİN, İDEOLOJİ, PARADİGMA YAYINLARI

[7] HANS-GEORGE GADAMER, HAKİKAT VE YÖNTEM, CİLT 2, PARADİGMA YAYINLARI

 

Etiketler: DERRİDA, YAPI