Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 42. BÖLÜM
  • Kategori: Felsefe
  • Tarih: 10 Şubat 2015

bir yapının dönüşümler dizgesi olduğunu söyleyebiliriz. Yapı, öğelerinin ve özelliklerinin bir toplamı değil de, bir dizge olduğundan dolayı, bu dönüşümler bir takım yasalar gerektirir. Yapı, hiçbir zaman dizgenin dışına çıkacak sonuçlar doğurmayan ya da dizge dışı öğeler kullanmayan dönüşüm yasalarının karşılıklı etkisi ile sağlanır (korunur) veya zenginleştirilir. Kısaca, yapı kavramı üç ana düşünceden oluşur: Bütünlük, dönüşüm ve özde-düzenleme (kendi-kendini yönetme).”[1]

 

 

 

Marx’ın yazıları ideoloji kavramının tarihinde merkezi bir yere sahiptir. Marks’la birlikte kavram, eleştirel bir araç ve yeni bir kuramsal sistemin ayrılmaz bir bileşeni olarak yeni bir statü elde etti. Gelgelelim, Marx’ın çalışmaları bu açıdan önemli olsa da, Marx’ın ideoloji kavramını tam olarak hangi biçimlerde kullandığı ve bu kavramın kullanılmasını kuşatan pek çok mesele ve kabulü hangi biçimlerde ele aldığı hiçbir surette net değildir. (…)

MARX, Fransız ideologların çalışmalarından ve Napolyon’un bunlara yönelik saldırısından haberdardı. 1844-45 yıllarında Paris’te sürgündeyken, Destutt de Tracy’nin bazı çalışmalarını okumuş ve yazılarında alıntılamıştı. Marx ve ENGELS; Feuerbach, Bauer ve Stirner gibi ‘Genç Hegelciler’in görüşlerini uzun uzadıya eleştirdikleri Alman İdeolojisi’ni bu dönemin hemen sonlarında yazmışlardı. MARX ve Engels bu düşünürlerin görüşlerini ‘Alman İdeolojisi’ olarak betimleyerek, Napolyon’un ‘ideoloji’ terimini kullanma biçiminin peşinden gidiyor ve ideologların çalışmalarıyla Genç Hegelcilerinkiler arasında kıyaslama yapıyorlardı: Genç Hegelcilerin çalışmaları, on dokuzunc yüzyıl başındaki Almanya’nın nispeten geri kalmış toplumsal ve siyasi koşullarında, de Tracy ve meslektaşlarının doktrinlerinin muadiliydi. VE tıpkı Napolyon’un bu doktrinleri hakir görmesi ve böylelikle ‘ideoloji’ terimine olumsuz bir anlam katması gibi, Marx ve Engels de, yurttaşlarının görüşleriyle alay ediyorlardı.”[2]

 

 

“ALTHUSSER, komünistler arasında entelektüel bir tür gerilemenin geçerli olduğunu kısa sürede fark eder. Bu gerilemenin kökeninde, stalinizmin çıkışsız kaldığı tarihsel açmazların bulunduğuna inanan Althusser, -Lacan’ın, psikanalizin doğuşundan beri durmadan maruz kaldığı her tür ‘sapma’ya karşı, Freud’un metinlerine dönme gayretinden ilham alan bir hareket içinde –Marx’ın metinlerinin lafzına yeniden dönme ihtiyacı duyar.

Dolayısıyla ALTHUSSER’İN ilk amacı Marx’ı yeniden okumaktır. Onu iki kıstas üzerinden okumayı amaçlar. Öncelikle, özgün metinleri geleneğin boyunduruğuna sokan yorumları bir tarafa bırakıp, bizatihi özgün metinlerin kendisine dönen ve onları kendi dili içerisinde ele alan, kendi içsel tutarlılığı içerisinde kavramaya çalışan filolojik kıstas gelir. Ama bundan başka, söylenenin altındakini, susulanın arkasındakini veya saklanmaya çalışanı dinlemeyi bilen bir psikanalistin –burada yine LACAN –tavrı da söz konusudur. Kısacası, metinlerdeki sessizliklere, söylenmeyenlere ve ‘düşünülmeyen’e dikkat gösteren semptomlara-dayalı bir okumadır Althusser’inki.”[3]

 

 

YAPISALCILIKTAN söz ederken insanın (ve öznenin) toplumsal konumlandırma içinde “ikincil” bir yerleşime sahip olduğunu vurgulamıştık. Bu şu anlama gelir; insan ya da özne, toplumsal varoluş açısından merkezi değildir: yani aydınlanmacının hümanist yerleşkesine sahip bir insandan söz edemeyiz. Hümanist geleneğin karşısında yer alan bu yaklaşım, insan ile doğa ve toplum ilişkilerinde “yapısalcılığın” teorik düzeneğini göstermiştir. Elbette yapısalcılık dendiğinde LEVİ-STRAUSS akla gelir ve kurucusu da odur. Ama bu yapısalcılık LACAN ile birlikte yeniden yorumlanmış ve FREUD’UN merkezi olmayan özne tutumu daha da, dil ve söylemsellik bağlamında, yer edinmiştir. Bu çabaların bir diğer eksen açısından MARKSİST ideoloji, ALTHUSSER tarafından ele alınıp incelenir ve yeniden yorumlanmaya mazhar olunur. Althusser ile yapısalcılığın yakınlığı tam da LACAN ile Freud bağlamında olması gibidir: Yeniden bilinçli bir çabayla okunma ve yorumlanmadır. Althusser sözü edilen “özne-sorununu” Marksist temaların üstünden yeniden ele alıp inceler.

 

Althusser bu çaba içinde olmakla farklı bir anlama sahip olur: Doğrusu o, sadece “kantçıl” bir özneyle değil, ayrıca Aydınlanmacı tarihselcilikle uğraşır ve “tarihsici” dediği karmaşık bir kavram ile bu soruna çözüm arayacaktır. Tarihselciliğin temel sorunu olarak HEGELİN metaforuyla uğraşır ya da MARX ile hemfikir olarak bu eleştiriyi derinleştirir. Althusser bu şekilde hareket ederek, yani bir yandan aydınlanmacı tarihselcilikle diğer yandan ise merkezi özne fikriyle uğraşarak, mevcut, MARX üstüne olan yaklaşımlara da ters düşer. “özne olarak proletarya” fikrini kabul etmez ve diğeri, tarihselcilikle ilgili olarak da ALT- VE –ÜST yaklaşımları reddeder. Bu durumda o daha bir esnek ya da görececi bir Marksist tutum içinde yer edinir. Ancak bu süreç, onun ömür boyu üyesi olduğu Fransız komünist partisi tarafından çokta anlaşılır değildir ve 1970 sonrası döneme ilişkin gözden düşmesi, çağın isyancı eylemlerinde yer edinen vulgar teorilerin etkisiyle ilişkilidir. Zaten bütün sorun, mevcut Marksist yaklaşımların pek de açık olmadığı yönündedir ve düşünürümüz bu muğlâklığı aşma gayretindedir.

 

ALTHUSSER için “tarih ve özne” merkezi olmadığına göre sınıf teorisinde özne aramak ya da öznel bir sınıf teorisi konumlandırmak, pek mantıklı değildir. Buradan anlaşıldığı biçimiyle sözgelimi sol-hegelci olan LUKACS ile farklı bir yorum içine düşecektir ALTHUSSER! Zaten benim içinde onu önemli kılan ve web sayfama bu notları düşmeme neden olan nokta da burasıdır. POST-MARKSİST bir teoriden söz edeceksek ALTHUSSER’İN bu yaklaşımını da anlamak durumundayız, ama elbette zorunlu değiliz. Bu noktaya derinlemesine girmek durumunda değilim şuan ama eğer ki Marksist ideolojinin post-modern bir sürecini anlamak gerekiyorsa ALTHUSSER okumasına dikkat kesilmek önemlidir diye düşünüyorum. Özellikle devletin ideolojik yapılanması bağlamında edindiği tutum ve çalışmasıyla irdelenmesi önemlidir.

 

ALTHUSSER için ideoloji ve tarih ilişkisi tarihsel bir çoğulculukla maluldür. Bu ise benim açımdan ikinci bir önem arz eden noktadır. Çünkü mevcut (yani Althusser öncesi Marksist mevcudiyet) tek biçimli, monist, kapalı, eş-değerlilikten yoksun, piyasacılığı anlayamamış, keskin ve açıkça dogmatik bir ideolojiden ibarettir. Böylesi bir dogma ile ilerlemek sadece zamana karşı ters yüz olmaktan ötesi değildir. Zamana karşı tersyüz demekle kastım, görecelilikten yoksunluktur sevgili okurlar. Buna karşı hiçbir teori katı kalamaz, duyarsız kalamaz. Althusser için tarihsel devrimler ya da kırılmalar, bir tek itici güç etkisinde değil ama çeşitli nedenlerin belli bir zemin üstünde buluşmasıyla meydana gelebilir. Yani “çoğulcu-olan” şey, belli bir zemine doğru ilerleyen küçük akıntılar, yollar, fikirler vs. ile mümkündür.

 

Bu yeni yaklaşımlar eşliğinde ALTHUSSER, Marksist felsefe ya da tarihselciliğin temel taşları olan “alt ve üst” sistemsel belirlenimler yeniden sorgulanmış olacaktır. Burada pratik olan Marksist teori yerini soyut ve dogmatik bir alana terk etmişti. Althusser bu yüzden Marksist ideolojiyi okumak yerine doğrudan MARKS’IN bizatihi kendisini okumuştur. Başa geri dönmeyi yapmıştır. Ama bu geri dönme bilinçlidir; Spinoza ya da Freud ile tercihlenmiş ve yapısalcılıkla paralellik içinde bir bilinçlenmeden söz ediyoruz.  Hatta tam da bu noktada düşünürümüzün STALİN siyasalın ile olan ilgisine dikkat çekmek önemlidir. Ama bu etkileşim, muhtemelen pratik bir uygulayım ile alakalıdır.

Her ne yönde olursa olsun, yazarın temel çabası MARKSİST teorinin yeniden yorumlanarak mevcut siyasal ortamda etkinliğini pekiştirmektir. Özellikle parti içinde yer alan sığlığı fark etmesi önemlidir.

 

                                                 (…)

 

LOUIS ALTHUSSER, başlangıçta koyu bir katoliktir. Ve bu öğretiyi savunur. Ancak dünya savaşıyla esir düşer ve Almanya’da kampta (esir hayatında iken) dinsel inancı yıkıma uğramıştır. Althusser savaş sonrasında düşüncelerine kaldığı yerden devam eder ve Fransız entelektüelleriyle bağlantı içinde gelişimini yönlendirir. Onun temel sorunu dönemine ilişkin Fransız siyasal ve felsefi zemininde meydana gelen muğlâklıktır. Diğer anlamda ALTHUSSER durum karşısında yeni bir yol arayışına girmiştir. Bilime dair vurguları ile aslında, Marksist düşünceyi daha bir nesnel alana ya da materyalist bir konuma yerleştirmektir. Bu yüzden zaten MARKS’IN das kapitaliyle okumaya başlar. Dönemine ilişkin HYPPOLİT ve MERLAN-PONTY gibi düşünürlerden etkilenir ve hocaları olarak onlardan dersler çıkarmıştır. Ancak onun asıl kendisini bulduğu kişi LACAN olacaktır ve bunun temel nedeni, muhtemelen savaşın verdiği kötü bir psikolojik sarsıntıdır. Bu sırada evleneceği kadınla tanışır ve bu kişi, Marksist teoride çok daha vulgar bir anlamaya sahiptir. Bu döneme ilişkin derinlemesine notlar düşmek istemiyorum ama temel olarak ALTHUSSER’İN sadece felsefe ile değil, geçmişe ait siyasal ideol9oglarla da ilgilendiğini bilmek önemlidir. Çünkü onun siyasal söylemle olan yakın ilişkisi önemli bir ayrım olarak çalışmasında etkilidir. Yani materyalist eğilimlerini bu süreç içinde de gözlemlemek derdindedir. Ama burada ki materyalist eğilim doğrudan bir siyasal söylemdir. Sanıyorum bu noktayı siyaset felsefesi adlı başlığımızda yakından göreceğiz. Burada kısaca vurgumuzu dile getirmek gerekirse siyaset yaşamı ile materyalist ilgilerin, söylemsel analizin dışında, bilimsel bir etki ele aldığını bilmek yeterlidir.

 

Gerçekten de ALTHUSSER, Marksist kuramı, politik, felsefi ve ideolojik bağlamda yeniden ele alıp yorumlayacaktır. Burada karmaşaya dönüşmüş olan Marksist teoriye bir açıklık çabası, bilinçlenmeyle ilgilidir. Yani gerçekte öne çıkmayan (Marks’ın yaşamıyla ilgili neticelenemeyen) bu Marksist felsefi perspektif yeni baştan ele alınır ve ALTHISSER, bu konuda çok umutlu olmuştur. Marks her eylemi ve ilerlemesiyle yeniden yorumlanır. Marksist ideolojiden hali hazırda söz ediliyorsa bu çabanın etkili olmasını anlamlı buluyorum. Ne yazık ki Althusser bu umudunun boşa çıktığını 68 olayları sonrasında şahit olmuştur.

 

Geldiğimiz nokta itibariyle, çok basit bir tanımlama aracılığında ALTHUSSER, Marksist ideolojiyi (ki bu gerçekte bir ideoloji midir? )ya da Marksizmin felsefi perspektifini yeniden okuyarak, yapısalcı bir dil ve söylem analiziyle yorumlamıştır. Onun temel ereği mevcut dönem itibariyle Marksist düşüncelerin pratikten ve teori derinliğinden sığlığını gözler önüne sermektir. Böylelikle Marksist kuram yeni bir tarz ile öne çıkmayı denemiş olacaktı. Bu yaklaşımla elbette sanat ya da edebiyat ilişkileri de etkilenmiştir.  Şahsi görüşüm açısından Althusser yorumuyla Marksist teori daha da göreceli bir konuma yerleşmiştir. Bu önemlidir çünkü dogmatik, esnek olmayan ve keskin bir ideolojiye bu yeniden başa dönüş çabası katkı sağlamıştır.  Onun çabasında anti-hümanist yaklaşımın etkinliği önemliydi ama burada, söylendiği gibi, yapısalcılıkla olan ilinti öne çıkmalıdır. Bilime olan vurgusu da tam da tarihselcilikle ve yapısalcılıkla iç içedir. Diyalektik materyalizmle olan bağlantısı da bu sürece derinlemesine bir kaynak sağlamış olmalıdır. Şunu tekrar belirtmekte fayda görüyorum: Marksist ideolojinin sert teorik tutumuna karşı daha göreceli bir tutum geliştirilmiştir ve burada yazarımız çeşitli geleneklerden de faydalanmıştır.

 

EFENDİM,

 

GÖRÜŞMEK DİLEĞİYLE…

 

 

KAYNAKÇA

 

 

DONALD TANNENBAUM & DAVİD SCHULTZ, SİYASİ DÜŞÜNCE TARİHİ –FİLOZOFLAR VE FİKİRLERİ, ADRES YAYINLARI,

 

 

LOUIS ALTHUSSER, FELSEFE VE BİLİM ADAMLARININ KENDİLİĞİNDEN FELSEFESİ, İTHAKİ YAYINLARI,

 

 

LOUIS ALTHUSSER, MAKYAVEL’İN YALNIZLIĞI VE VBAŞKA METİNLER/ALTHUSSER’İN MİRASI, EPOS YAYINLARI,

 

 

JEAN HYPPOLİTE, MARX VE HEGEL ÜZERİNE ÇALIŞMALAR, DOĞUBATI YAYINLARI,

 

 

JEAN PİAGET, YAPISALCILIK, DORUK YAYINLARI,

 

 

JOHN B. THOMPSON, İDEOLOJİ VE MODERN KÜLTÜR –KİTLE İLETİŞİMİ ÇAĞINDA ELEŞTİREL TOPLUM KURAMI, DİPNOT YAYINLARI,

 

 

AHMET CEVİZCİ, FELSEFE TARİHİ, SAY YAYINLARI,

 

 

LOUISE A. HITCHCOCK, KURAMLAR VE KURAMCILAR –ÇAĞDAŞ DÜŞÜNCEDE ANTİK EDEBİYAT, İLETİŞİM YAYINLARI,

 

 

HENRİ LEFEBVRE, MARX’IN SOSYOLOJİSİ, GÖKKUŞAĞI YAYINLARI,

 

 

ALEX CALLINICOS, TOPLUM KURAMI –TARİHSEL BİR BAKIŞ, İLETİŞİM YAYINLARI,

 

 

C. DELACAMPAGNE, 20. YÜZYIL FELSEFE TARİHİ, TÜRKİYE İŞ BANKASI YAYINLARI,

 

 

DAN DINER, YÜZYILI ANLAMAK –EVRENSEL BİR TARİH YORUMU, İLETİŞİM YAYINLARI,

 



[1] JEAN PİAGET, YAPISALCILIK, DORUK YAYINLARI

[2] JOHN B. THOMPSON, İDEOLOJİ VE MODERN KÜLTÜR –KİTLE İLETİŞİM ÇAĞINDA ELEŞTİREL TOPLUM KURAMI, DİPNOT YAYINLARI.

[3] C. DELACAMPAGNE, 20. YÜZYIL FELSEFE TARİHİ, TÜRKİYE İŞ BANKASI YAYINLARI.

 

Etiketler: YORUM, TARİH