Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
"FELSEFE ÜSTÜNE NOTLAR": 49. BÖLÜM
  • Kategori: Felsefe
  • Tarih: 14 Nisan 2015

“inandığımız her şeyin kanıtlanabilir ya da hiç olmazsa olasılığının yüksek olduğu gösterilebilir türden olması gerektiğine ilişkin bir genel izlenim vardır. Çoğu kimse, kanıt gösterilemeyen bir inancın usa uymaz bir inanç olduğu duygusundadır. Ana çizgisiyle bu görüş doğrudur. Ortak inançlarımızın hemen hepsi, onların sebeplerini gösterir diye bilinen başka inançlardan ya çıkarılmıştır ya da çıkarılabilecek gibidir. Kural olarak, sebep ya unutulmuş ya da zihnimizde hiç belirmemiştir. Örneğin, biraz sonra yiyeceğimiz yemeğin zehire dönüşmeyeceğini kabul etmemiz için ne gibi bir sebep bulunduğunu, içimizden pek azı kendi kendimize sormuştur. Yine de bir açıklamaya çağrılsak, o anda hazır durumda olsak bile, yeterli bir sebep bulunabileceği duygusundayızdır. Ve buna inanmakta genellikle haklıyız.

Fakat karşımızda, gösterdiğimiz her sebep için yeni bir sebep soran direnici bir Sokrates bulunduğunu düşünelim. Er ya da geç, belki de çok geçmeden öyle bir noktaya sıkışırız ki, artık yeni bir sebep bulamadığımız gibi, kuramsal olarak bile ortaya konacak bir sebep kalmadığına hemen hemen kesinlikle inanırız. Günlük yaşamın ortak inançlarından başlayıp adım adım geri çekilerek, bir genel ilkeye ya da bir genel ilkenin apaçık belli görünen bir örneğine varırız ki, bunun artık daha açık bir şeyden çıkarılması olanağı yoktur.”[1]

 

“…

      

Konuşmalarımda şunları anlatmaya çalıştım:

-          Ruh-beden sorununu çözmeye çalışmadım; yani beynin ve bilincin birbirini nasıl etkilediklerini bilmiyorum.

-          Ancak problemi alışılmıştan farklı olarak, yeni bir şekilde sundum.

-          Kısmen özerk olan, ancak etkileşim içinde bulunan üç dünyanın varlığını vurguluyorum: fiziksel Dünya 1, bilinç süreçlerinin dünyası 2 ve dünya 3, insan tininin ürünleri dünyası.

-          Özellikle fizikselciliğe ya da davranışçılığa karşı, sadece dünya 2, dünya 3’ün dünya 1 üzerindeki etkisini açıklayabileceğinden, dünya 2’nin var olduğunu göstermeye çalıştım.

-          Fiziksel Dünya 1’in psişik Dünya 2’ye karşı açık olduğunu göstermeye çalıştım. Bu tezi fizikçiler hiç istemeyerek kabullenirler. Ancak ben yine de doğru göründüğünü göstermeye çalıştım.

-          Özellikle de şunu göstermeye çalıştım: Dünya 2, dünya 3 ile o kadar yakından bağlantı ya da etkileşim içindedir ki, insan öz bilinci ya da ben bilinci, dünya 3’ün varlığı olmaksızın anlaşılamaz. Ben-bilinci dünya 3’de yatmaktadır.

-          Öyleyse genetik olarak insan dünya 2’si dünya 3’ün bir ürünü olduğu kadar dünya 3’de dünya 2’nin bir ürünüdür. Başka bir deyişle: Biz kendi ürünlerimizin bir ürünüyüz, yani hepimizin katılımıyla oluşan uygarlığımızın ürünüyüz.”[2]

 

 

(…)

 

“Bilgi” (kavramı) ile ‘bilimsel-bilgi’ arasında ortaya çıkan “ayrımlaştırma” gerekliliği 19. Yüzyıla aittir. İnsan varoluş sürecinde filozof POPPER’IN da yerinde vurgusuyla anlaşıldığı üzere, kendinden ayrıksı değildir ve her bir “kendilik” katılımından oluşan kolektif bir kültür sürecine dayanır. İnsan bir uygarlık örneği olduğunda bu nasıl böyleyse –yani ilk çağlardan modern ve sonrası döneme ilişkin üretilen maddi-manevi tüm ürünler insanların birebir içinde katılımcı olduğu bir kolektiviteye sahiptir: YA DA insan, doğrudan psişik bir varlık olarak da aynı birlikteliğe sahiptir. İnsanı geliştiren insandır ve öteki olan her bir ayrıntımız neticede bu etkileşimden doğan kaynakçalarımızdır. Bu yüzden “bilgi” dendiğine aklımıza çok şey gelirken peki, ama “bilgi nedir” gibi bir soru bize nasıl bir netice vermektedir?

 

Yani insan olarak sürekli gelişen bir varlık isek o halde bilgi süreçleri bir yana bilgi tam olarak nedir?

 

Bilimsel-bilgi kavramsalının temel çıkış aşamalarında “direniş” vardır ve bu direniş, insanın, kesinlik arayışıyla da yakından bağlantılıdır. Aslında “matematik” ile “fizik” bilgi alanlarının buluşmasının temelinde de bu “kesinlik” ya da “emin olmak” istenci yatmaktadır. O halde pozitivist bilgi anlayışının gelişme sürecinde tarihsel bir döngü değil daha çok ihtiyaçlar üstünde gelişen ve derinleşen “kesinlik” arayışı yatmıştır.

 

Ancak bu sözü edilen “kesinlik” arayışında farklı tutumlar vardır. Mesela KANT için ‘apriori’ bilgi türü kesinliği karşılar ve onun adına konuştuğumuzda gördüğümüz, bilimsel-bilgi ile apriori (kendinde olan bilgi) tanımlama iç içedir.

 

Bir yasanın kendinden yola çıkması ne demektir?

 

Başka bilgi süreçlerine ihtiyacı olmadan var-oluş ya da varolmak demektir…

 

                                                               (…)

 

Bilimsel bilgiye ulaşmadan önce insanoğlunun entelektüel çabalarının temelinde “tanrısal” ya da “mitsel” bilme tutumlarına rastlıyoruz. Antik Yunan Doğa Filozoflarının aradığı şey nesneler –varlar- dünyasındaydı. Bu “varlar” dünyasının belli bir yasa çerçevesinde işleyişte olması kozmos fikrinin indirgenmiş halidir. Demek ki bilgi kozmosun içinde bir yerde, bir işleyiş ya da bir ilişki temasındadır. Ancak bu süreç bir süre sonra farklı bir noktaya kaymış ve SOFİSTLER denilen bir “grup” düşünür, insan ile bilgi arasında doğrudan bir ilişki kurmuşlar ve hatta artık “ilişki” kavramı çok sonraları gereksiz olarak dahi görülmüştür. Mesela PLOTİNUS bu konuda ciddi bir örnektir.  

 

Sofistlerle başlayan farklı bir bilgi kavrayışında insanın merkeze alınması zamanla doğa ve insan arasında bir diyalektiği doğurmuş olmalıdır. Özellikle SOKRATES’ gibi bir örneğin bize gösterdiği, bilmek ile bilgi ilişkisine dair bir eleştiridir. Aslında SOKRAT gerçek bir eleştirmendir ve eleştiri bu dönemlerde yaratılan ilginç bir insan fenomenidir. Eleştiriye çok şey borçluyuz ama neyi borçlandığımız hakkında bir fikre sahip de değiliz…

 

Filozof HUME için temel sorun, inançlarla bilgi ilişkisinin anlaşılmasına dairdir. Onun için bilmek ya da bilgi probleminde “deney” edinmiş olmak, yani bu davranışçı tutum çok merkezidir. Bu yüzden insan rasyoneldir ama deneysiz bir bilgi türüne rastlamak ise irrasyoneldir. Hume için “bilim” kesinlik olarak kavranılamazdı. Ne var ki onun yaklaşımı yeni bilgi kapıları aralamıştır.

 

Mesela bir başka örnek HUSSERL’DİR ve onun kesin-bilgi arayışı ise farklı bir duruşa karşılık düşer. Yaşamın gerçekliğinin burada etkisi bilgi teorisini karşılıyor. Husserl psikoloji biliminden yola çıkarak bilgi kavramını açmaya çalışacaktır.

 

Şunu biliyoruz ki “bilgi”ye ulaşmak için her zaman bir çeşit “yöntem” ile birlikte olan çabalar söz konusudur. Her zaman bir yöntemden söz edilmiştir ve aslında bu ise kendi başına bir yöntemsizliktir. Gerçi bilim felsefesi adlı başlığımda yöntem ve bilgi ilişkisine değinmiş olacağım için burada kısaca bunu hatırlatmakla yetiniyorum.

Yani burada yöntem derken bir “düzen” fikrine sahibiz ve bu “düzen-arayışı” çağlar içinde her zaman farklılık göstermiş olduğundan “yöntemsizliğin” savunulması (Anarşist bilgi kuramı (FEYRABEND) ve benimde yakın olduğum anlamda) çok manidardır. Yöntemsizlik tam olarak bilgi ve onun nesnesi ya da öznesi bağlamlarında bir ilişkinin olmaması anlamında değildir; bunun sadece, ‘belirlenmişliğinin’ olamayacağı noktasındadır vs…

 

Bilgi felsefesi dendiğinde bunun tarihsel başlangıç aşamasına bir “kertik” koymak çok zor bir iştir. Ama okuduklarım eşliğinde MÖ 5. Yüzyıl bir fikir sağlamış olmalıdır. Felsefe tarihini baştan sona okuya okurlarım neyi kastettiğim konusunda sorun yaşamıyor olmalılar… Zira felsefe okullarının değişim aşamaları aynı zamanda bilgi yorumlarının da değişim aşamalarını vermektedir. Sofistlerden Aristo ve nihayet POPPER’A kadar bilgi eleştirisi ve felsefe ilişkisi her zaman fark edilebilir bir konumdadır. Felsefenin ortaya çıkması bağlamında belirsizlik imgelemi, doğrudan tanrısal ya da mitsel olan kesinliğe karşı bir saldırıdır ve felsefe budur!

 

Bilgiye dair olan bu “belirsiz” ve “belirli” olmaklık ayrımları; doğa ve tanrı ayrımlarına da neden olmuştur. İnsanın doğaya karşı direnişi ile zamanla kendine karşı (sezgisel bir temelde) direnişi diyalektik sürece işaret eder. Bilgi felsefesinin aşamalarında bu direniş her zaman vardır. Bu ister, Sofistlerle gelişen doğa karşıtlığında ister Rönesans ile başlayan sezgiye olan karşıtlıkta olsun; bilgi felsefesi bu direnişi her zaman barındırmıştır. Benzer biçimde tanrı karşıtlığı da burada çıkış konusudur. Pozitivist bilgi felsefesi bu zeminde olgunlaşmıştır.  

 

Logos bir kavram olarak nasıl ki “dil felsefesi” için önemli bir çıkış temsili ise “bilgi felsefesi” içinde aynı etkiye sahiptir. Logos çünkü hakikati temsil ederek bilgiye dair muammayı güçlendirmiştir. Filozofların bu kavrama yükledikleri anlamlar bilgi felsefesinin de konusudur. İnsanın nesne ile olan “ilişkisinde” logos bir aracıdır ve aracılık, aynı zamanda gelişiminde zeminini kurgulamıştır. Logos bu yüzden kurgudur. Logos bir tür “gösterge” olduğundan insanın düşünmesi ile doğa arasında ayrım yapılma imkânını sağlamış oluyor. İnsan “düşünür” ve düşüncesini “söyler” ve nihayet yaşamıştır… Bu değişimli durum bilgi ya da bilim yaratımlarına işaret ediyor. Logos doğayı kendimizden ayırt etme alanımızdır. Logos böylece hakikat arayışımızda büyük bir aşamadır. Buradan karşımıza “zorunluluk” çıkar ki logos ve düşünme bu alanı doldurmuştur. “zorunlu” olan nedir? Kendinden yola çıkılarak kendi olandır.

İşte böylece konuşmamızın en başına döneriz; logos ve belirsizlik ilişkisinin ya da karşıtlığının adına bilgi felsefesi diyoruz.

 

Bilginin tarihi; zorunlu olan ile belirsiz olan arasında ki kavgadan neşet etmiştir.

 

Bu ayrımı; kendinden yola çıkan-olarak “apriori” bilgi ile tarihsel süreci içeren “aposteriori” arasında ki ayrımla da görüyoruz. Bu çatışma bilgi felsefesinin ya da “bilginin” farklılıklarına işaret ediyor. Sofistlik süreciyle başlayan “belirsizlik” mefhumu Kant ile belli bir doruk noktaya ulaşmıştır. Kant için “belirsizlik” doğa yasalarının yapısal eleştirisidir. Ancak belirsizliği asıl felsefe konusu haline getiren PLATON’DUR. Onun yaklaşımıyla görünür olan ile olmayan arasında bir ayrım vardır ve mağara örneği bunu açıklamanın yolu olarak kabul görmüştür. Aristo bu ayrımı tam olarak kabul etmez ve “bilim” olan bilginin temellerini atar. Aristo deneysel olan ile öznel olanı ayıran bir bilgi filozofudur. Ancak bu ayrım bitmez ve yeni bir ayrıma tanık oluruz: Doğuştan olan ile sonradan olan! BU ayrım LOKCE ile doruğa ulaşarak insan zihni üstünde bir tartışma başlatır. HUME ve KANT bu tartışmadan farklı yaklaşımlar geliştirmiştir.

 

Şunu sorma vaktidir: Hiçbir şey bilmeyen bir insan var mıdır?

 

Bir diğer soru şudur: İlkeler ne türden bir bilgidir?   

 

Bir diğer soru şu olsun: Neden yasalar çerçevesinde bilgi arayışında oluruz?

 

Bilginin “bilen” ile olan birlikteliği teolojik bir yaklaşımı sergiler. Bir şeyi düşünmeden o şey ile birlikte olamayız der: PLOTİNUS! Buradan anlaşılan nesnel olan bilgi türünün öznel olan varoluş ile birlikteliğine vurgudur!  Ve bilgi, “ayrımlaşmanın” değil, filozof PLOTİNUS’A göre “birlik” sayesinde ortaya çıkar. Bilen ile bilinenin birliği… Bu tanrısal bir öngörüdür zaten ama asıl sorun, bilen ile bilinen nerede birliktedir? Zihinde mi? Peki, ama ya doğanın birlikteliği yok mudur? Varsa eğer bunu nasıl ayırt ederiz?

 

Bu sorular imtihan için değil tabikide ama bilginin ortak anlamı var mıdır? Yoktur! O halde ayrımlaşmaların ilişkiselliği nasıl bir tutumdur? Bir “kendilik” olarak bu bilgi türü (Plotinus) nasıl bir gelişme imkânına kavuşmaktadır? Aslında pozitivist felsefe bu muammaya karşı bir direniştir! Dahası bilim bir direniş olarak bilgiye karşıdır!

 

Demek ki; bilginin varolması “bilenin” ve “bilinen” olarak şeylerin ya birlikteliğine, ya ayrımlaşmasına ya çelişmesine ya da farklılıklarına dair çeşitli koşullara ihtiyaç duymaktadır.

 

Bilginin ortaya çıkması demek ki bir “ilişki” ile mümkündür. Demek ki bilgi = ilişki kurmaktadır. İlişkilendirmek demek, örneğin Galileo’nun bir denizcinin kullandığı teleskopla doğa arasında ilişki kurması gibi bir şeydir. Ya da öznenin dil aracılığında doğa ile ilişkisidir. Genel bağlamda “özne” ile “nesne” ilişkisidir.

 

Şunu soralım: Özne, nesneye, neyin imkânını sağlar?

 

Şunu da soralım: özne ile nesnenin temsil ettikleri nedir? Hangisi varlık hangisi zaman alanında yer alır?

Yoksa aslında bu sürekli bir etkileşim içinde olmak mıdır?

 

Bu türden yaklaşımlar eşliğinde idealist ve materyalist ayrımlar ortaya çıkmış olsa da ayrıca deneysel, kurgusal ya da sezgisel bilgi teorileri farklı anlamlar içermiştir. Nihayetinde insan kavramlar aracılığında kurguya sahiptir ve kurgularımız (bu uğraş) bilme imkânı sağlar. İnsanın kavramlar ile bilgi üretmesi ideoloji temelinde farklı yaklaşımları (algılamaları ?) geliştirmiş oldu.

 

Bilginin olanaksızlığı ile olanaklılığı arasında cereyan eden tartışmalar ilk çağlardan bu yana süregelen bir “algı” tartışmasıdır. Bilinemezcilikten söz etmiştik ve varoluşçu felsefelerde dâhil geniş bir felsefe literatürüne konu olmuştur. Bu tartışmalar 19. Yüzyılda olanaklı bilgi yönüne kaymıştır. Matematiksel ve deneysel yaklaşımların burada etkisi söz konusu olmuştur. Böylece pozitivist bilgi felsefesi ortaya çıkmıştı. Ancak bu farklı felsefe tartışmalarında Kant önemli bir konuma sahip oldu. Metafiziksel alanı eleyen Kant, bilgi felsefesinde eleştiriyi yerleştirdi. Bilim-felsefe ayrımına da ontolojik bir arka plan sağlamış oluyordu. Bu yaklaşım ardından bilimciliği yerleştiriyordu. Bu süreç gnoseoloji olarak da adlandırılır… Bu süreç Locke ile modern dönemlere başlangıç yapmış oluyordu.

 

Bilginin olanaklılığı önemli bir tartışma alanıdır. Felsefe açısından bu süreç insan zihni ile onun antropolojisi arasında yer alan bir ilişkiyi sorgulamak demektir. Hume ya da Kant bu süreçlerin tartışılması adına iki önemli filozoftur. Bu bağlamda 20. Yüzyılda etkin olan dil felsefesi bilginin olanağı hakkında dönüm noktasıdır. Psikolojizm, pozitivizm ya da materyalizm bu yönde gelişen (bilginin olanağı) akımlardandır. Varoluşçuluk bir felsefe tartışmasıdır ve kendi içinde farklı alanlara kaymıştır. Aslında bilginin olanağı adına yapılan tartışmalar farklı perspektifler arasında meydana gelen (algı) sorunsalıdır…

 

Filozoflar arasında derin ayrımlardan bir tanesi böylece (Descartes, kant ya da Hume açısından bakılırsa) bilgi felsefesi temelinde meydana çıkar. Diğer anlamda dil felsefesi ya da zihin felsefesi aslında bilgi felsefesidir. Bilginin felsefesini yapmak onun olanağını tartışmaktır ki bu felsefe de temel bir ayrıma işaret eder.

 

Fakat bilgi teorisi, sanıldığı gibi, felsefenin hiçbir koşula dayanmayan biricik temel disiplini değildir. İnsan düşünmesi, zorunlu olarak şu iki şeyle karşılaşır: Bir yandan var olanla, yani hazır bulduğu bir şeyle; öte yandan düşünme olayı kendisine döndüğü zaman, kendisiyle; ‘varolan bir şey’ hakkındaki düşünme ve bilme ile karşılaşmaktadır. İnsan düşünmesi o şekilde organize edilmiştir ki, insan bir şeyi bilmeye çalışırken (bu şey güneş, ay ya da tanrılar, demonlar, insanlar, devletler, canlılar ve nesneler olabilir) aynı zamanda ve herhangi bir şekilde, kendisinin bu şey hakkındaki bilmesi ya da zan ve tahminleri hakkında da bilmeye sahiptir. Bilme eyleminin kendisi hakkındaki bilinci, daima şey, obje ve düşünce hakkındaki bilgiyle birlikte çalışır.”[3]

 

 

O halde birkaç yönlü bir değişim ve farklılaşma ile karşılaştık. Bir yanda nesneler ile yola çıkan bir bilgi teorisi varken diğer yanda, insan eyleminden ya da öznesinden gelişen bir bilgi teorisi var ve ayrıca, bu özne ve nesne ilişkilerinin farklı bir boyutla, bir psikoloji ile ayrıştıran düşünme olanağı da vardır… A. COMTE bu türden değişimlerin tarihselliği üstüne eğilerek pozitivist felsefeyi kurmuş ve onun amacı, bilgiye dair olan yaklaşımlara belli bir “ölçüt” vermek çabasından ibarettir. Sınıflandırmalarında bu ölçüt-arayışı merkezi konu olmuştur. Yani bir şeylere bir şekilde “bilgi” diyebilmenin olanağıdır. O halde tanrısal olana karşı maddi olanın bir direnişidir bu. İnsan merkezli bu bilgi çabasında insan ve doğa ilişkisi doğrudan bilgi olanağı olarak görülür. Yani bir “kurgu” içinde bilgi değil, kurgulanarak bir bilgi olanağı…

 

Çağsal olarak evrim felsefesinin de bilgi teorisi ürettiğini not edelim. Spencer de sürece ilişkin doğa ile ya da bilim ile dinsel olguların benzer bir zeminden kaynaklandığı yönündeydi. Biyolojiye dair çalışması farklı bir yaklaşım sergiliyordu…

Benzer biçimde bilginin olanağı açısından JAMES, insan seçimine vurgu yapmıştır. Aslında bu felsefeler ve diğer başkaları açısından tüm mesele: insanın doğadaki neliği ile ilgilidir. Yani insan doğa da ne için var? Ne yapmayı amaçlıyor? Onun yaşamı bir kurgular bütününden mi ibarettir?  

Feyerabend açısından bilgiye giden bir metot arayışı yanılgıdır. Fakat bu yanlış anlaşılmamalıdır. Burada “özgürlük” havasına farklı bir vurgu vardır ve taraf olduğum bir yaklaşım olduğunu önceleri çeşitli yerlerde vurgulamıştım… Diğer anlamda “anarşist bilgi felsefesi” gereğince Avrupa’ya ait merkezi bir akıldan söz edemiyoruz.

 

Görüşmek üzere

 

Sevgiyle kalınız

 

 

KAYNAKÇA

 

 

A.E. BAKER, FELSEFEYİ ANLAMAK, İZDÜŞÜM YAYIN

 

 

HANS JOACHIM STÖRIG, DÜNYA FELSEFE TARİHİ, SAY YAYINLARI,

 

 

HANS REİCHENBACH, BİLİMSEL FELSEFENİN DOĞUŞU, REMZİ KİTAPEVİ,

 

 

BRYAN MAGEE, BÜYÜK FİLOZOFLAR –PLATON’DAN WİTTGENSTEİN’E KADAR, PARADİGMA YAYIN,

 

 

HEİNZ HEİMSOETH, FELSEFENİN TEMEL DİSİPLİNLERİ, DOĞUBATI,

 

 

B. RUSSELL, FELSEFE SORUNLARI, KABALCI YAYIN,

 

 

KARL POPPER, HAYAT PROBLEM ÇÖZMEKTİR, YKY YAYINLARI,

 

 

TAKİYETTİN MENGÜŞOĞLU, FELSEFEYE GİRİŞ, REMZİ KİTAP EVİ,

 

 

C. DELACAMPAGNE, 20. YÜZYIL FELSEFE TARİHİ, TÜRKİYE İŞ BANKASI YAYINLARI,

 

 

JÜRGEN HABERMAS, BİLGİ VE İNSANSAL İLGİLER, KÜYEREL YAYINLARI,

 

 

….

 

 

 

 

 



[1] B. RUSSELL, felsefe sorunları, kabalcı yayınları.

[2] KARL RAIMUND POPPER, hayat problem çözmektir –bilgi, tarih ve politika üzerine, YKY yayınları.

[3] HEİNZ HEİMOSETH, felsefenin temel disiplinleri, doğubatı yayınları.

 

Etiketler: BİLGİ, KAVRAM