Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
KÜLTÜR ÜSTÜNE BİRKAÇ NOT,
  • Kategori: Antropoloji
  • Tarih: 19 Şubat 2014

hava, tehdit edici bir şekil almaya başlayınca düşünmek kabiliyetinden mahrum olan hayvan, sığınağa girer. Bu suretle organizmanın bir tembihinin sevk ve tazyiki altında hareket etmiş olur. Düşünen varlık ise bazı hadiselerin yağmur yağacağına alamet olduğunu görerek ona göre davranır. Ağaç dikmek, toprağı işlemek, buğday mahsulünü toplamak, gayeleri olan birer fiildir. Bu fiiller, ancak pek yakın bir tecrübenin unsurlarını bunların farz etmekte ve önceden göstermekte oldukları kıymetlere uydurmasını öğrenmiş olan varlık için mümkündür.”(J.DEWEY, nasıl düşünürüz, Sinan matbaası ve neşriyat evi, 1957, sayfa: 15)

 

bilim, insanın bilgisel deneyimlerini örgütleme biçimidir. Sanat ise, insanın duyumsal deneyimlerini örgütleme biçimidir. ‘bilgisel’ ve ‘duyumsal’ deyimleri, düşünce ile duygu arasındaki ayrımı belirler. İlkel toplumda ne bilim vardır ne de sanat; yalnızca büyü vardır. Bildiğimiz kadarıyla, bilim ve sanatın doğabilmesi için, meta üretiminin gelişmesi, kafa emeğiyle kol emeğinin ayrılması ve toplumun sınıflara bölünmesi gerekmiştir.”(G.THOMSON, insanın özü, payel yayın, sayfa: 25)

 

İnsan kendi kültürünü kurarken(üretim içindeyken) uhrevi ve doğal ayrımlarını meydana getirdiği öğretilerine yansıtmış, buradan kültürün çeşitlenmesine imkân sağlamıştır. Bu anlamda düşünülürse eğer kültür, maddi ve manevi temellere dayanmış, bir bütünlük içinde yaşamın her alanında tekil ayrımlara tesirde bulunmuştur. Somut ve soyut ayrımı belki teorilerde birer varsayım olarak daha belirginlik içindedir ama pratikte bu ayrıma gitmek, her iki tarafta da katı bir kurguya neden olur. İnsan zihni her zaman bir bütünlük içinde anlamayı başarabilir, her zaman bu karşılıklılık ilişkisi var olmaya devam eder. İnsanın evrensel bağlamlara sahip olması için bu her iki taraf(soyut ve somut) karşılıklı bir tutarlılık ya da içsellik içerisinde olmak zorundadır. Her iki taraftan birini kaybeden, diğer tarafın doğaçlamasını yıkmış olur; bu durumda bu kişi elbette evrensellikten kopar. Soyut bir çıkarım ancak somut bir vargıyı sağlamlayabilirken, somut bir dayanak ancak soyut bir vargıyı geçerli kılabilir. Anlamak soyutun ve somutun diyalektiğine bağlıdır.

 

“tüm insan gruplarının bir kültürü vardır. Bu nedenle bir kültüre sahip olmak, insan türünün genel bir özelliği olmaktadır. Bu genel anlamda ki kültür( büyük K ile yazılan), tüm hominidlerce paylaşılan bir kapasite ve özelliği anlatır. Bununla birlikte, antropologlar, bazı kültürlerin farklı ve çeşitli kültürel geleneklerini anlatmak için de kültür sözcüğünü kullanırlar. Bu ise özel anlamda ki kültürdür( küçük k harfi ile yazılan). İnsanlık kültürel kapasiteye sahiptir. Fakat insanlar, farklı kültürleme süreçleri geçirdikleri belli kültürlerde yaşarlar. Tüm insanlar kuşaktan kuşağa aktarılan belli kültürel kurallar içinde büyürler. Bunlar antropologların inceledikleri özel kültür ya da kültürel geleneklerdir.”(C.P.KOTTAK, antropoloji, ütopya yayın, sayfa: 47)

 

Kültürel gelişimde bilim, sanat gibi evrensel değerler anlam kazanır. Bu değerler kültürlerin oluşum aşamalarında temellenir, örneğin teknoloji bir kültür konusu olur ve teknik değişimler, aynı zamanda kültürel değişimleri de beraberinde getirir. Bir diğer örnek bilimsel gelişim ile kültürel değişimlerin etkileşimleridir. Kültür öte yandan tarihsel bir sürecin de nesnel temelini sunar. Toplumların tarihini kültürel değerlerinde meydana gelen dönüşümleriyle izleyebiliriz. Toplumların ilgi ve odaklanma durumları, dönemlerinin kültürel yapıları hakkında bilgi verir.

 

Kültür kodları toplumların başat eğilimlerini tanımlar. Örneğin Rönesans kültürü ya da aydınlanma kültürü dediğimizde, ortaçağ kültüründen farklı anlamlara sahip oldukları hakkında bir fikrimiz vardır. Din kültürü ile siyasal kültür, iş kültürü ile yaşamın genel kültürü gibi ayrımlarda kültür kavramının kendilerine özgü yaklaşımlarını sergiler. Yemek kültürü, coğrafi kültür, sanayi kültürü ya da eğitimin kültürü gibi farklılıklar dikkat çekici ve ayırt edicidir.

 

“öyle görünüyor ki Rönesans kültürü, tıpkı modern hayatın diğer birçok yönünde olduğu gibi, teknolojik yeniliğe imza atan mucidin ortaya çıkmasında da bir dönemeç noktası olmuştur. Bağımsız bir grup olarak teknoloji uzmanları, ister mucit isterse maharetli pratisyenler olsunlar, Rönesans döneminde Antik veya Ortaçağ döneminde olduğundan çok daha önemli bir rol üstlenmişlerdir.”(G. BASALLA, teknolojinin evrimi, doğubatı yayın, sayfa: 205)

 

Kültür aynı zamanda bir toplumun ya da topluluğun yaşamlarını nasıl anlamlandırdıklarını gösteren, onu bir yerde temellendiren bir aktif role sahiptir. Bu yüzden kültür kavramında dil ve zihin bağlamları çok önemlidir. Dil, bir toplumun kültürünün aktarımını sağlar. Aynı şekilde oluşan ve mevcut olan kültür, yeni bireylere dil aracılığıyla kendini kabullendirir.

 

“kültür yalnızca toplumsal davranışları değil, düşünüş tarzlarını da kapsamaktadır. Kültürel eğitimimizden, anlam verebilmek ve nasıl tepki vereceğimizi öğrenmek üzere dünyamızın olaylarına, özellikle de başkalarının davranışlarına hangi anlamları yakıştıracağımızı öğreniriz.”(D.G.BATES, 21. Yüzyılda kültürel antropoloji, İstanbul Bilgi üniversitesi yayınları, sayfa: 48).

 

Zihin bir kültür konusu olarak düşüncenin yerleşmesine imkân sağlar. Kültürel dönüşümler aynı zamanda zihinsel dönüşümleri karşılar. Burada zihin derken “zihniyet” olarak anlıyorum. Zihniyet bir toplumun bilinçsel erkini gösterir. Zihniyet toplumun her alanını kapsar; müzik, sanat, estetik, ahlaki değerler, dinsel algılar, siyasi biçimler, yasal düzenlemeler tümüyle zihniyetin kapsadığı, bilincin içerdiği başlıklardandır. Toplumsal bilinç kültürün erginleşmesiyle ilgilidir. Burada söylemek istediğim, zihnin ve bilincin, sadece beynimizin bir kısmını işgal eden bir anlamlar sisteminden ibaret olmadığıdır. Zihniyetin oluşumu yaşamın tümüyle ilgilidir. Yaşam elbette “evrensel” bir imgelemdir ama bireyin evrensel içindeki karşılığı, kültürün yaşam içinde ki konumuyla ilgilidir. Yaşamın genelliği içinde kültür üretilir, üretilen bu kültür yaşamın evrensel yapılanmasını kurgular. Söz gelimi sosyal yaşam dendiğinde kültür, üretim fanusudur. Kültürün etkili olamadığı bir yaşamdan söz etmek, zihnin olmadığı bir kafadan söz etmek gibidir; kültür yaşamın öznesidir.

 

“kuramcıların öne sürebileceği gibi, ‘zihin kendi yeridir’ önermesi doğru değildir. Çünkü zihin metaforik anlamda bile bir ‘yer’ değildir. Tersine, satranç tahtası, platform, öğrencinin sırası, yargıcın kürsüsü, stüdyo ve futbol alanı kendi yerlerindedir. Bunlar insanların zekice ya da aptalca iş gördüğü ya da oyun oynadığı yerlerdir. ‘zihin’ etki edilemez bir perdenin arkasında iş gören ya da gülüp oynayan başka bir kişinin adı değildir; üzerinde iş yapılan, oyunlar oynanan başka bir ‘yerin’ adı değildir. Ve yine kendisiyle iş yapılan ya da oyunlar oynanan başka bir araç-gerecin de adı değildir.”(G.RYLE, zihin kavramı, doruk yayın, sayfa: 127)    

 

İnsan zihni bu yüzden dil ve kültür bağlamında çevresel ilişkilerin harmanlandığı, biçimlendiği ve evrenselleştiği bir zemin olmayı değil, yani bir yapı konusu olmayı değil pratiğin tümüne yayılan bir eylem gücü olmayı hak ediyor.

     

Etiketler: KÜLTÜR, BİLİM