Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
KÜLTÜR VE DÜŞÜNME,
  • Kategori: Antropoloji
  • Tarih: 22 Haziran 2012

 

Nekadar özgür olduğumu benim bilme imkanım yoktur, ama kısıtlılığımı ve darlığımı bilmenin temel postulatını, özgür olmanın fenomenolojik bilgisi içinde bilebilirim. Her özgür bir düşünme imkanı durmadan karmaşalar içinde ontolojimde karşılık bulur; en özgür adam en zor anı paylaşan adam değil midir?

En zor anlar en basitlik içinde saklı değil midir? Gaz padeline sonuna kadar yüklenen bir kimse kendi özgürlüğünü anladığı anda zor anıda paylaşmış olmaz mı? Oysa burada erdemlik firen pedaline yakın durmaktır ve bu bir karmaşadır, tıpkı atomun yüzyıllardır bize ve düşünme eğretilemelerine sunduğu onca karmaşalar gibi; oysa nekadar da basitmiş!

 

"Anlama", bir kendi-içinde tutarlı olma haline ulaşmayı, fenomenolojik tasavvurunun, özne üstünde ki bilişsel etkisine borçludur. Özne hem etkin hemde edilgin olmaktan sıyrılamaz ve ölüm burada bir sınır durumudur; ölüm geldimi ontoloji biter!

 

RÖLATİVİTE TEORİSİ ÜSTÜNE NOTLAR

 

EİNSTEİN şöyle yazar; "bir olgunun her fiziksel açıklaması, bu açıklamaya gözlemlenebilir unsurlardan başka hiçbir unsur girmediği zaman epistemolojik olarak tatmin edici olur. Çünkü "nedensellik" yasası, neden ve sonuç olarak en sonunda sadece gözlenebilir olaylar sahnede yer aldığı zaman, deneyim dünyası hakkında bir bildirim anlamı taşır"

Burada geçen bildirim rölativite teorisinde çok haklı bir yerde yer almıştır; öznelci bir ontolojiden ele alındığında, deneyim edilen ve deneyim eden kendi içinde bir fenomenolojik birliğe doğru taşınırlar; böylece bildirim ortaya çıkabilsin! Bildirim; herşeydir!

CASSIER şöyle yazar; ""Newton`un mutlak zaman ve mutlak mekan kavramları filozoflar arasında şimdilik bazı taraftarlar bulmaktadır, ve ne var ki, bu kavramlar fiziğin metodik ve empirik temelinden kesin şekilde çıkartılıp atılmıştır. Bu noktada genel rölativite teorisi, kendi itici gücünü, fiziksel nitelikli kılı kırkyarıcı düşünmelerden olduğu gibi, bilgi teorisi nitelikli, ayrıntılı düşünmelerden alan düşünsel bir hareketin çıkarımsal ve mantıklı sonucu ortaya çıkmıştır. Teorik fiziğin gelişiminde, özellikle kesin dönüm noktalarında, bu iki bakış açısının birlikte etkili olduğu gün gibi açıktır. Fiziğin tarihine bir göz atınca, onun en önemli ilkesel kazanımlarının, genel doğa gözlemleriyle sıkı biçimde ilişkili olduğu görülmektedir... SÖz gelimi GALİLEİ`NİN -iki dünya sistemi üzerine diyaloglar-- tamamen bu türden gözlemlerin özlemi içindedir. KEPLER, mars`ın hareketiyle ilgili yazısının ve dünya harmonisi iel ilgili baş yapıtının temelini, hipotezlerini ve temel formlarını -apolijisi-- içinde ortaya kor! Ancak bu tezlerin tümü, rölativite teorisinde daha anlamlı hale gelir... EİNSTEİN`İN kendisi fiziksel temellerin yanında epistemolojik bir etkene dayanmıştır..

RÖLATİVİTE teorisi öyle bir noktada bulunmaktadır ki, o noktada, onun üstünlüğü, LORENTZ`İN kısalma hipotezi karşısında olduğu gibi, başka açıklamalar karşısında, deneyim maddesi bakımından, fiziksel değil, genel sistematik değeri itibari ile  temellenmiş olarak kendini göstermektedir. v.s.."

Filozof LEİBNİZ şöyle yazar; "gözlemlenebilir değişim noktası olmadığında, hiç bir şeyin değişim noktası olmaz.."

Bu düşünceler, klasik fizik postulatı olan "mutlak" içeriklerine karşı bir duruşun notlarıdır. Zaman ve uzay farklılığı, ya da ayrıksılığı için belli bir değişim sürecini, modern fiziğin ve çağımızın önemli açıklamalarını vermiştir. Zaman görelilik ilkesi gereği, kendine özgü ve kendi içinde bir deneyime koşullu kaldığından, analitik düşünce illaki öne çıkmış olacaktır.

Ünlü filozof CASSIER şöyle yazar,

"klasik mekanik, herhangi bir şekilde kesin ve genel, bu durumda da kesin "objektif" ölçüye sahip olduğuna inandığı belirli bir ilişki cismine sarılmıştır(burası önemli okura dikkat çekerim). Buna karşılık "yeni teori" için, hakiki nesnellik deneyime dayalı tespitlerde değil, sadece tespit işleminin fonksiyonunda, biçiminde ve türünde yatmaktadır. Her tek sistemde mekan ve zaman ölçüsü göreli kalmaktadır(burasıda çok önemlidir). Fakat fiziksel bilginin erişemediği hakikat ve genellik, bütün bu ölçülerin karşılıklı olarak uygunluğundan ve onların belirli kurallara göre düzenlenmiş olmasından ibarettir.(...)

OLUP bitenin yasasını, bağıntılar olmaksızın herhangi bir ilişki sisteminde tanımayı istemek, gerçekleşmesi mümkün olmayacak nitelikte çelişkili bir taleptir..."""

Konuya ilişkin olarak, bu yeni teorinin getirisine ilişkin olarak, ışık ve mekanik ilişkilerinin farklı biçimlerde anıldığını görüyoruz ve ışık, geçmiş dönemlerde, hareketli cisimlerde hareketli bir hız ilişkisinde görülürken, aslında yeni teori, ışığının hızını kendi içinde yeniden ele almıştır.

Fizeau`nun ve Michelson`un deneyimleri iki farklı sonuç çıkarmıştır. Her ikiside, ışığın hareketli ve hareketsiz ortamlarda ki durumunu deneyim etmişler ve; Fizeau`nun deneyiminde, akan sudaki ışığın hızının durgun sudaki hızından daha büyük olduğunu, fakat diğer taraftan, suyun tam akış hızının değil sadece belirli bir kısmının durgun ortamdaki hıza eklendiğini göstermektedir. Bu durumda suyun hem hareketli hemde durgunluk içerdiği sonucu çıkmasada, yani, suyun oylumunun tam olarak ayrımlaştırılamamasının bir neticesi anlamında, ışık hızının iki farklı anlam içerdiği görülüyor gibidir.

 

CASSIER konuya ilişkin şöyle yazar; "mekaniğin rölativite ilkesi ile ışık yayılımının değişmezliği ilkesi arasında ki karşıtlık; rölativite teorisinin uyandırıcısı haline gelmiştir. Rölativite teorisinin tarihsel gelişim sürecine bakılırsa, bu teorinin, GOETHE`NİN ifade ettiği bir nitelikte görülür. O şöyle der; "dünya ve öğrenme yaşantısındaki en büyük sanat, problemi bir postulata dönüştürmekte yatmaktadır. Başarı bununla kazanılır". Gerçekte EİNSTEİN bu yola, 1905 yılında yazdığı "hareketli sistemlerin elektrodinamiği üzerine" adlı makalesinde atılır. "ışık hızının değişmezliği" önermesi burada, en baştaki postulat olarak kabul edilir. Sadece mekanikte değil, aynı zamanda elektrodinamikte de , tercih edilen belirli bir ilişki sistemine karşı, hareketsiz esir`e karşı(eterde denir),  mutlak hareketi kesin şekilde kabul eden tüm denemelerin olumsuz sonucuna dayanılınca, olguların hiçbir özelliğinin mutlak hareketsizlik kavramına karşılık gelmediği: tersine mekanik denklemlerde söz konusu olan bütün koordinat sistemleri için aynı elektrodinamik ve optik yasalarının geçerli olduğu varsayımı dilegetirlir. (...)

bir sistemin içinde belirli fiziksel ölçme metotları vasıtasıyla elde edilebilen ölçü değerlerinin , sabit bir "mutlak" anlama sahip olmadıkları, onların, sistemin hareket durumuna bağlı oldukları ve bu durumca, farklı sonuçlar verdiği bilince, kesin adım atılmış olur... ARTIK sadece sırf bir matematiksel görev olan değişim yasasını kurma işi ortaya çıkarki, bu yasaya göre, bir olayın zorunlu-mekan-niceliği, bir ilişki cisminden, onun karşısında ayrı biçimli hareket içinde bulunan diğerine geçişte değişir. Bu sorun en bilinen şekliyle "LORENTZ dönüşümü" denklemleriyle çözülür. Bu denklemlere dikkatle bakılınca, onlara göre, ışığın yayılma yasası, yetkin nitelikteki bütün X ve Y sistemlerinde gerçekleşmektedir. Diğer taraftan, GALİLEİ dönüşümü hesaplama formülleri bu sistemlere uygulanınca, MAXWELL`İN elektrodinamik denklemlerinin kendi formlarını değiştirmediği görülür. Bu nedenle artık fiziksel olguların hepsini kuşatan genel bir görelilik ilkesi söz konusu olmaktadır."""__

 

EİNSTEİN yukarıda ki verdiğimiz anlatımında, deneyimin bildirim içermesini gözlenebilir olayların meydana gelmesinde görmüştü; ve bu yargı içeriği, basit bir zihin için çok fazla bir anlamı içermeyebilir; oysa ontolojik ve fenomenolojik olgu yasalarında düşünen zihin için, nesnel bir dünya öngörüsünün öznel bir anlama ve öngörüye dönüştüğünü gösterir.

Filozof CASSIER`den vermiş olduğum alıntıda ise, fizik yasasının(genel rölativite) olguları ya da doğayı bir birlik içinde görme eğilimi taşıması, ve bu nedenle de, her deneyim içeriğinin söz konusu bildirim içinde genel bir "birlik" ilkesine muhtaç olduğu çok açıktır!

Özel rölativite teorisi iki ayrı postulatı içermiştir; 1- birbirine göre sabit hızda hareket eden bütün referans sistemlerinde fizik yasalarının aynı biçimde eşdeğerlilikle ifade edilebileceği.

2- ışığın serbest uzaydaki hızının bütün gözlemciler için aynı olduğu ve gözlemcilerin hareket durumlarından bağımsız olduğu kabulüdür.

Brinci postulat, evrensel bir referans sisteminin yokluğunu ifade eder. Bütün referans sistemleri eşit derecede doğrudur.

Gnenel rölativite teorisi ise, ivmeli hareket eden sistemlerin hareketleriyle ilgilidir. Özel rölativite teorisi ise, genel teorinin, özel bir halidir. Genel rölativite teorisinin açıklaması ise, tüm evrendeki cisimlerin hareketlerine ilişkindir.

Buradaki iki ayrım noktasında, deneyim ilgisinin, öznel konumlandırılmasına olan dikkate değer durum ile doğanın gerçekliğinin öne sürümü dikkat çekicidir.

 

CSSIER şöyle yazar, "rölativite teorisinin hareket noktasını teşkil eden ilk değerlendirmelerde bile, gerçekte, fizikçinin fizikçi olarak, bizzat ölçülebilir objeleri değil, ölçmenin özel şartlarını göz önüne aldığı ortaya çıkmaktadır. Rölativite teorisi, ölçmede, hareketli ve durağan ilişki sistemlerinde gözlemlenen fiziksel belirlemeleri ve yargıları ayırır. Ve o, farklı ilişki sistemlerinden elde edilen sonuçları birbiriyle karşılaştırmadan önce,  ilk başta genel bir dönüştürmeve uyarlama metodu ilkesinin varolması gerektiğini vurgular... Bu "ilke"nin formülleştirilmesi asla doğrudan doğruya şeylere ve şey ilişkilerine dayanmaz; bu formülleştirme, karmaşık fonksiyonel bağlılıklar ve onların karşılıklı bağlamı için genel bir kural ortaya koymayı amaçlar. Galilei`nin görelilik kuramı ile eriştiği şey, yerin mutlak gerçekliğinin ortadan kalkmasıydı. Bu ilk adım, en önemli mantıki çıkarımı; yeni bir kavram olan doğanın yasalılığı kavramını ve temel hareket yasalarının çerçevesini çizmekteydi..."

Bu teorinin bir ölçüm içerdiği konusu, doğanın birlik noktasında farklı bir alanı kendi içinde karşıtlık konumuna da yükseltir. Kuantum parçacıkları olarak ışık ve dalga şeklindeki yayılımı; iki farklı durumu gözler önüne sermiştir. Bu karşıtlıkta öznenin ve nesnenin konumu yine kendi özgün ayrımını bize sağlamıştır. Çift yarık deneyinde, ışığın hem kuantalar şeklinde hemde dalga biçiminde ilerlediği ortaya çıkmıştır.

Kuantum teorisiyle bilimsel alanda, ilkkez, ciddi şekilde bilimsel realizmin, determinizmin, gözlem sürecinin gözleneen etkisizliğinin ve hatta mantık ilkelerinin(üçüncü halin yokluğu ilkesi) tartışılması söz konusudur.

          Bu iki teorinin öznel ontolojide ki etkisi bir başka anlamı içermiştir. Ontolojinin öznel ve nesnel farklılıklarında, gözlem süreçlerini ele aldığımızda, öznel bir deneyim ilişkisinin tümele değil tekile dönük olduğunu; yani bir anlamda deneylerin kendinde bir özdeşlik içerdiğini anlar gibiyiz. söz gelimi Caner Taslaman şöyle bir açıklama yapar; "SCHRÖDİNGER denkelerimdeki dalga fonksiyonunda, elektronların müstakil varlığının bir önemi yoktur; elektronlar dahil oldukları atom sisteminde bir öneme sahiptirler; atomu betimleyen yasalar,  elektron, proton ve nötronları betimleyen yasalardan çıkarsanamaz."

 

FİZİK VE FELSEFE-ONTOLOJİ İLGİSİ

 

Fizik ve ontoloji ilgisi, ölçme ve tasarım birlikteliğinde önemlidir. Tıpkı yukarıda GOTHE`nin dediği gibi, bir hipotez ya da kurgu çok önemli bir anlamadır. Bu bağlamda bir terazi ile ya da bir saatle bizim yerine getirdiğimiz ölçüm, bir bildirim ya da aktarım olarak, bir "anlama"yı içerir. Yoksa burada bir eregten söz edemez ve hatta amaçsızlık içinde çatlar ölürdük. Fizik yasalarının birkaçbin yıllık gelişimi ile doğanın çok daha ötesinde özneye verdiği algı biçimlerini yan yana koyduğumda; zihin ve ontolojinin çok daha etkin olduğu ve bu bağlamda gerçeklik ve çelişkinin bu alanda kendini yadsıdığı yada kabul ettirdiği ortaya çıkmaktadır.

CASSIER haklı olarak şöyle yazar, "Asıl ölçme vasıtaları saatler ya da cisimsel ölçüler değildir; ilkeler ve postulatlardır. Her ölçme, bir anlamda, düşünsel bir unsur içerir."

" Fizik bilgimizin erişebileceği nesnel tespitlerin, doğa yasalarının, başka ilişki sistemleri için değilde sadece imtiyazlı ilişki sistemleri için geçerli olduklarını kabul ettiğimiz zaman, deneyim, bize böyle imtiyazlı bir ilişki sistemini önümüze taşıma konusunda hiçbir kesin kıstas sunmadığı için, doğa olaylarının hakikaten, genel geçerli ve tek anlamlı bir tasvirine asla erişemeyeceğiz..(cassıer)

Doğa yasalarının zihnimize etkilerini ve bu etkiden "etkilenen" ontolojik düşünümselliklerimizin, filozofunda belirttiği gibi, bir algı biçiminde görülmüş olması zor bir kabul olsada realist bir yaklaşım olacaktır. T. KUHN ŞÖYLE DİYOR; "burada tartışmakta olduğumuz fizik ya da bilim, "ders kitapları", yalnızca bilimsel devrimlerden sonra üretilebilirler. Bu kitaplar ise, yeni bir olağan bilim geleneğinin temelleridir""

Burada öznenin hem etken hemde edilgen olması gereğini anlıyorum ve nesnelerin(örneğin kitap) bütün bu etkilenim içinde ontolojimize ve zihnimize temas etmesi sonucunda; durmadan bir hazırlık ve yüzleşemeye dönük yaşam içinde kaldığımızı düşünüyorum. Neyin neyden daha çok önemli olduğunu determinist bir anlama ile biçimlendirirken, nesnelerde indeterminist yapılanmalarıda dolayımlı bir biçimde algılama şansına sahip oluyoruz. Böylece, mantıksal ilkelerin konumlandırılmasını ve tasnifini, değer olgusunda öncelemiş oluyoruz.

Filozof LEİBNİZ şöyle der; "hiç bir olgu kendiliğinden var veya varolmuş değildir; hiç bir ifade, neden böyle olupta başka türlü olmadığı konusunda yeterli bir sebep olmaksızın doğru sayılmaz..."

Burada geçen temel arayışın postulatı ilkelerdir! ontoloji, bilmenin ve düşünmenin imkanınıda açığa çıkarır.

DEIMER şöyle yazar; "ontolojinin görevi, herşeyden önce varlık ilkelerini ortaya koymaktır. Bu ilkeler, diğer disiplinlerinde ilkeleridir"

ve şöyle yazar; "ilke sözcük anlamıyal çevrildiğinde, Grekçe ARKHE sözcüğünün bildirdiği şeyi ifade eder. Yani, "başlangıç" anlamına gelir. O ilktir. Bir şeyin zorunlu başlangıcıdır. İlk temel ve koşulsuz olandır. Onun kendisi koşulluyan ve belirleyendir. "

A. MAGNUS şöyle yazar; "ilk ilke(urprizip), varlığı ve geçerliliği bir başka şeye dayanmayan, tersine kendinde ve tüm gerçek olan şeyler için geçerli olan şeydir."

CASSIER yasayı, içeriksel bir ilke olarak ele alır ve belirlenmişlik içinde bunu görür.

DEIMER şöyle yazar; "varlığı varlık olarak ele alan ontolojidir. Buradan yola çıkıldığında şu durum kaçınılmazdır; insan ve evren yine karşı karşıyadır. Bu iki olanakla ele alınır; 1- evren, bir nesne olarak insanda içinde olmak üzere, tüm varolanların totalitesi olarak düşünülür. Bu tavır nesnelci-realist bir tavırdır. Greçeklik, buna göre; özü gereği, öznenin her türlü deneyim ve bilgisinden bağımsız olarak vardır.

2- Gerçekliğin kavranılışında öznenin rolü hiçde önemsiz değildir. Hatta "varolmanın" onaması özneye aittir. Özne, varlığa, kendi ilkelerini dikte edebilir, diyor KANT.

LOCKE ise, "birincil nitelikler" ve ikincil nitelikler gibi iki kısımdan söz etmektedir. Birinciler nesnel(yer kaplayan) ikinciler ise özneldir( renk gibi). Nesnelci ontoloji için kavramlar, aynı zamanda mutlak ve değişmezdir. Öznelci ontoloji için ise, kavramların yalnızca öznenin sahip olduğu a priori şeyler, yani tüm bilgi etkinliğinin önünde yer alan düzenleyici şeyler sayar.(Kant, yeni kantçılar gibi)"""

Filozof CASSIER bilgi  kuramı ile doğa kuramı arasındaki ilişkilendirmesinde şu türden ilgileri dikkate alır;

"fizikçiye nesnesellik, sabit ve kesin başlangıç noktası olarak, tam net bir karşılaştırma noktası olarak görünebilir. Bilgi teorisi, tek anlamlı tanımlamadan önce, nesnesellik kavramının düşündürdüğü ve ifade ettiği şeyin metodik bakımından ne anlama geldiğini sorgulamak zorundadır. Çünkü bilgi teorisi bilinci, bizi, farklı bilimlerin "nesnesi" diye adlandırdığı şeyin, bilme esnasındaki duruş noktası yolu ile belirlendiği düşüncesine sevk eder. Farklı obje sınıfları ve sistemleri, düşünme açısından, bu düşünsel bakış noktasının değişmesine göre oluşur. Bundan dolayı, bilimlerin kesin şekilde belirlenişine dayanak teşkil eden özel mantıki şartlar, tek tek bilimlerin bize kendi objeleri ve şeyleri olarak sunduğu nesnelerde teşhis edilebilir.HER bilim, eş biçimli verili olanlar yığınından, kendine özgü belirli form kavramları vasıtasıyla kendi nesnesini seçip ayırarak ona sahip olmaktadır.

Her özel bilgi alanının içeriği, bilginin hareket noktası olan karakteristik yargı ve soru biçimi vasıtasıyla belirlenir. Kütle ve güç, atom ya da esir, manyetik ya da elektriksel potansiyel kavramları gibi kavramlar, hatta basınç ya da sıcaklık gibi kavramlar, tek tek içeriklerin algısıyla hiçbir benzerlik taşımaz. Bu hususda, fizikteki bilgi anlayışının, bu kavramların kaynağı ve anlamı üzerine tespit ettiği şeylerin hepsi göz önüne alınınca, herhangi bir uzlaşmayı zorunlu kılmaz. Bizim bu kavramlarda sahip olduğumuz şey, sıradan bir nesne ve duyulmama içeriğinin yeniden üretimi değil, sırf duyumlanabilir olanı ölçülebilir olmaya ve böylelikle fiziğin nesnesin  yani fizik için ölçülebilir nesneye dönüştürmeye yönelik teorik konumlamalar ve kurgulardır. PLANCKIN ölçülebilir şeylerin hepsinin varolduğu önermesinde özetlediği fiziksel nesne kıstası, önemli bir örnektir. Dile getirilen bu kıstas, bilgi teorisinin duruş noktasından ilk başta sadece ölçülebilirliğin temel şartlarını keşfetme ve sistematik bir mükemmellik içinde geliştirme davetini kendi-içinde taşır. Çünkü her şey, en basit ölçme bile; BELİRLİ TEORİK TEMEL KABULLERE, duyulabilir olanın dünyasından alınmayan, tam tersine; düşünmenin postulatı olarak bu dünyaya taşınmak zorunda olanlardır. Sabit ilkelere, hipotezlere ya da aksiyomlara dayanmalıdır. Bu anlamda, fizikçinin gerçekliği, görünüşlerin nicelik ve ölçü ilişkilerini, onların belirli fonksiyonel durumlarını ve bağımlılıklarını ifadeye yarayan, varolan şeylerle ya da özgülüklerle değil de, soyut düşünme sembolleriyle ilgili bir cisimleşme olarak, tamamen aracılık bir şey anlamındaki doğrudan algı gerçekliğine karşıt durumda bulunmaktadır.""""

Burada ortaya konulan epistemolojik ayrım, nesne ve kurgu koşutluklarını bize ontolojik bir biçimde sunmaktadır; her düşünümsellik kendi nesnesinde mümkündür.

Kısaca ontoloji üstüne DEIMER`DEN bir alıntı yapalım şimdide;

"19. y.yılda spekülatif idealizmin dağılmasından sonra yaygınlaşan doğa bilimci düşünce ve doğa bilimci felsefe, tüm ontoloji ve metafiziği, metafiziksel kavram şiirleşmesi sayarak dışlamıştır. Yirminci y.yılda ise, metafiziğin ve ontolojinin yeniden dirilişine tanık oluyoruz. HARTMANN ve P.WUSTUN eserleri bazı örneklerdir. Günümüz ontolojisinde iki yönlü bir gelişme vardır; 1- nesnelci ontoloji ve diğeri; 2- öznelci ontolojidir. Nesnelci ontolojide, bir yandan yeni SKOLASTİSİZME bağlanan bir akım yer alır. Öbür yandan ise, PİCHLER, WOLFFUN ontolojisine dönük bir eleştirel ontoloji geliştirir. Nesnelci ontoloji esas olarak HARTMANNN ve G. JACOBY tarafından geniş bir sistem halinde kurulur ve töz ontolojisine dönüşür. Öznelci ontolojide, HUSSERL, HEİDEGGER gibi isimler yer alır. Bu kişiler kendi fenomenolojilerini ortaya koyacaklardır. SARTRE ise, bu iki ontolojiyi bir araya getirme çabasını gütmüştür."

 

H.PİONCARE şöyle yazar; "bilimin asıl amacı mekanizm değil birliktir. Bu birlikle ilgili olarak ise fizikçi, birliğin olup olmadığını değil; yalnızca onların nasıl olduğunu, yani zorunlu olarak ve yeterince varolan deneyimlerin ve onların sistematik bağlamının tamamının tek anlamlı anlatımını sağlayacak kabullerin en alt noktasının hangisi olduğunu sormalıdır.""

Rölativite teorisininde böyle bir amacı barındırdığını değilde, bu amacı yerine getirdiğini söyleme imkanı sanırım yeterince açıktır. Şu aşağıda geçen bir açıklama ile CASSIER bunu açık ediyor;

"Mekanikteki rölativite ilkesiyle ışık hızının değişmezliği ilkesinin çelişmesi neticesinde tehlikeye düşmüş gibi gözüken bu birliği söz konusu edip, onu derinlemesine ve sağlam biçimde temellendirmek için, rölativite teorisi, farklı sistemlerdeki mekân ve zaman niceliklerinin ölçü değerini tek biçimli kabul etmekten vazgeçmiştir. Bu teori, iki olay arasında ki zaman aralığının sabit ilişki cisminin hareket durumundan bağımsız bir nicelik olduğu ve aynı şekilde sabit bir bedenin iki noktası arasındaki mekânsal açıklık ilkesinin hareket durumundan bağımsız olduğu durumunu bir kenara bırakır. Rölativite teorisi, zaman ölçümü metotlarına ve ışık hızının bütün fiziksel zaman ölçümlerinde oynadığı kökten rollere bakarak, iki olayın eş zamanlı oluşunun göreliliğini açığa çıkarır ve bir cismin uzunluğu ve hacmine ilişkin nicelik değerinin, onun enerji ve sıcaklık yapısının , içinde ölçüm yapılan ilişki sisteminin seçimine göre yerleştirilebileceği düşüncesine götürür."

Bu teorinin böyle bir bütünsellik içine olan eğilimi, ontolojinin en temel konularından olan zaman ve mekan kavramlarınıda farklı bir dönüşüm içine itmiştir. Modern fizikte bu birlikteliği teneffüs ediyoruz ve sanıyorum, yukarıda kısaca verdiğim ontolojinin yeniden sorgulanması biçimlerinde, bu birliğin, temel bir anlam içerdiğini görmezden gelemeyiz! Zira, başlıkta serimlediğim gibi; fiziksel yasalar, yasa bağlamında, öznel ilkelerin içinde palazlanmışlardır ve nicel ölçme(matematiksel) birimlerini de bir üst biçim olarak tanımlamayı pekiştirmiştir.

ZAMAN kavramı, bir yasa bağlamında ele alınmadı ve sanki, durağan bir hava kütlesi biçiminde sorgulanırdı; oysa zamanın göreceliğini anlamış bulunuyoruz. Nasıl mı; modern fiziğin geldiği durumda zamanın nesnel bir biçimcilikte olmadığını ve her öznenin kendi zaman tasavvurunu içerdiğini görüyoruz. Zmanın bölünebilirliği ya da sistemize edilmesi noktasında sayısallığı, aslında bir anlamda, Filozof BERGSON`UN dediği gibi bir sürem anlamını içermiştir. Analitik ve tekil bir kurgu içinde her deneyim kendi zamanını içermiştir.

Zaman ile algı kendi birliğini hareket ya da edim içinde sağlar. Hareket yoksa her ikiside yoktur. DEIMER şöyle yazar;

"STERN şimdik zamanın boyutundan söz eder ve HUSSERL ise bu anlamı daha da yorumlamaya açar. HEİDEGGER ise STERNİN bu kavramsalını (şimdiki zaman) dahada geliştirmiştir. Zamanlılığı insanın temel yapısı olarak görür. İnsan etkin olarak eyleyen DAİSEN olur. İnsan ölümü aşamaz!""

 

Demokritos uzayı boş bir süreklilik sayıyorken, Aristo boş olmayan bir süreklilik olarak tasavvur etmişti. Bu aanlam biçimi, uzay fikrini ve evren olgusunu, felsefe ve düşünce üstünde etkilide kılmıştır. Söz gelimi, burada ki doluluk, nicel ve nitel bir ayrım içinde ele alınmıştır. Aslına bakılırsa ARİSTO`NUN kategorileride bu temel algı içind ekarşılık bulacaktır.

ARİSTO fizik kitabında şöyle yazar; "PLATON, karşıtları; madde olarak ele alıyor. Ama idea`yı "bir" diye alıyor. Doğa felsefecileri ise(önceki, sokrat öncesi) taşıyıcı maddeyi "bir", karşıtları ayırıcı özellik ve biçim diye kabul ediyorlar. Anaksimandros gibi bazı doğa filofolarıda aynı neticeye varıyorlar. Empodekles ile Anaksagoras gibi birlikte çokluğun olduğunu söyleyen bütün felsefecilerde öyle! Nitekim bunlarda öteki nesneleri karışımdan çıkarıyor....

İlkeler sayıca ve türce sonsuz olsa bile, bu ilkelerden kaynaklanan nesneleri bilmek olanaksız olur. Çünkü biz bileşik bir nesnenin hangi ilkelerden ve kaç ilkeden oluştuğunu bildiğimiz zaman, o nesneyi bildiğimizi düşünürüz...""

Burada geçen tanımlamalar, nesnelerin içinin doluluğunu öngçren genel bir anlatımdır. Oysa maddenin temelinde varolan atomların içlerinin boş olduğunu ve aslında, boşluklarda varolduğu sanılan eterinde mevcut olmadığını modern atom fiziğinde görmüş olduk.

Niteliksel uzay, kozmik uzay olarak GREK felsefesinde belirleyici olmuştur. Buna göre her varolanın bu kosmik uzay içinde "uygun" yeri vardır, algısı öne çıkmıştır.

Yaşam uzayı denilen, canlı bir alandan antropolojide konu edilmiştir ve modern dönemide içermiştir.

DEIMER şöyle yazar; "zaman içsellik formu olarak ele alınırdı ve uzay, bunun karşısında dışsallık olarak anlam bulurdu. Zaman ayrıca ruhsal ve tinsel bir alanı içermiştir ve KANT zamanı bir duyarlılık formu sayacaktır. Öznelci bir bakışta zaman, nesnelerin tarihselliğini imler. v.s.."""

 

BURTON şöyle yazar; "18. y.yıldan itibaren fizikçiler, olayların "gerekirci" biçimde önceki olayları takip ettiğini varsaymışlardı; sonuç olarak, doğada hiçbir serbest oyun ya da kendiliğindenlik yoktu. Kuantum fiziği ile birlikte, bu kuramsal açıdan düzenli, açıkça ayrıntılı tablonun netliği bozulmuştur. Tekil parçacıklar hakkında kesin tahminlerde bulunmanın imkansızlaşması bir yana; tekil, kendi kendine yeten bir parçacık fikrinin kendiside bir sorun oluşturur....""

Nekadar ilginç diğ mi?

Aslında hiçte ilginç ve şaşılası gelmiyor insana; yeterki EPİKTETOS`UN dediği gibi; aklımıza ve mantığımıza yatmış olsun!!! 

 JAMES JEAN şöyle yazar,; "artık madde ve zihin ikiliği yerini; dalga ve parçacık ikiliği vardır, bunlar eski zihin ve maddenin doğrudan ama neredeyse tanınamayacak halde ki ardılları gibidir. dalgalar=zihin, maddeler= parçacıklar olarak farklı biçimlerde yeniden oluştular...""

GOETHE şöyle diyor, tıpkı diğerleri gibi şık bir anlatımla; ""kendisi açıklanamayan, aslında açıklanma ihtiyacı duymayan, ama gözlemlediğimiz herşeyin anlaşılabilir olmasını sağlayan nihai bir fenomen vardır; bu her olayın ardında vardır""...

Bu almanların filozofları bir yana edebiyatçıları ve şairleri adamı yere seriyor doğrusu... :)

GOETHE , özellikle ikinci cümle ile, genel bir anlama epistemesini anlatımın geneline yaymıştır; tıpkı, RYLE`İN dediği gibi, zihinin her yere yayılması gibi, burada düşünmeyi nasılda yaymış her an-a ve her anlamaya!

 

KANT`ın şu genel açıklamasını, filozof CASSIER`İN eserinin giriş kısmından aynen geçiyorum;

"dünya bilgeliğinde matematiğin kullanılması geleneği, ya matematiğin metodlarının taklidinden ya da onun önermelerinin, hakikaten felsefenin kanunlarına uygulanışından ibarettir. Matematiğin mtodlarını taklit etmenin bazı faydalara dayandığı, başlangıçta ondan çok büyük yararlar beklendiği görülür. Buna karşılık, matematiğin önermelerini felsefenin nesnelerine uygulama işi, felsefenin kısımları için faydalı olduğu ölçüde ortaya çıkmıştır. Matematiğin kullanıldığı felsefe alanları onun öğretilerini kendi yararlarına kullandıkça yüceltmişlerdir. Ancak felsefe alanları bu öğretilere sahip çıkamazlardı. Bunu yapabilecek olan ise, sadece doğa öğretisine ilişkin kavrayışlardır...

metafiziğe gelince; bu bilgi dalı bazı matematik öğretilerinden ve kavramlarından yararlanmak yerine onlara karşı çeşitli defalar silahlanmış, belki kendi incelemelerini bunlar üzerine temellendirmek için sağlam zemin elde edebilecek durumdayken, matematikçinin kavramlarından ve matematik alanından, hakikatin küçücük bir kısmını kendinde taşıyan süslü kurgulardan başka hiçbir şey olmamaya gayret etmiştir. İki bilgi alanı arasında cereyan eden kesinlik(mat ve metafizik) ve açıklık bakımından üstünlük kavgasında ve bilimlerin en iyisi olma mücadelesinde, bunu hangi tarafın kazandığı kolayca tahmin edilebilir. metafizik, ilk olarak mekanın doğasını ve en yüksek ilkesini bulmaya çalışır. Onun mümkünlüğü buradan anlaşılır. Bundan böyle metafiziğe, muhtemelen, kendi değerlendirmelerinin temeline yerleştirme noktasında güvenilir gibi görünen verileri herhangi bir yerden ödünç almaktan başka hiçbir şey yardım edemeyecektir.

GEOMETRİ bunların bazılarını , mekanın en genel özellikleriyle ilgili olanlarını, mesela mekanın yalın parçalardan oluşmadığı şeklindeki veriyi tedarik eder. Bu kavram tümü ile soyut bir nitelikte düşünülerewk, onun güvenilirliği üstünde pek durulmaz...

Hareketin matematiksel olarak incelenişi mekan bilgisi ile bağlanır...; ele alınan birçok veri, zamanın metafiziksel olarak incelenişini hakikaten tutup gittiği yola sokmak içinde aynı şeyi ifade eder. Tanınmış bilim adamı EULER, bu bağlamda birkaç fikir ortaya koymuştur; öyle görünüyor ki, sadece kendiliğinden anlaşılır nitelikte olan ve görsel kavrayışlarla aynı zeminde bulunan bir bilimle yakın ilişki kurmak yerine, karmaşık ve güç, soyutlamalar üzerinde durulmaktadır...""

 

Modern fiziği en etkin alanlarından birisi konumuna getiren "mantık" biliminde ki değişimlerdir. Aristo mantığı ile modern mantık arasındaki temel ayrım, formelleştirme ilgisinde yatmaktadır. Adeta, bilimin bir üst dili gibi mevzilenen formalizm yada matematikteki karşılığında olduğu gibi; logizm, bilimin çok açık bir ayağı konumundadır. Oysa bilimin gelişmesinin temelinde teknoloji vardır ve aslında matematik bir yandan teorilere zemin alanı sağlarken, diğer yandan; matematik, doğa yasalarının üstüne basarak teknolojiyede tesir sahibi olmuştur.

Bu yüzden yüksek derecli çöznürlük ve ayrıntılı teknoloji ilgileri, söz konusu buluşmaların net bir getirisidir. Mantık, en temelde matematiğide taşımış ve onu, salt bir sayılar ilgsinden sıyırma girşiminde bulunmuştur.

Özellikle RUSSELL ve WHİTEHEAD gibi filozoflar matematiği mantık çerçevesine indirgeme çalışması yamışlar ve bu bağlamda ciddi bir yol kat etmişlerdir. Hilbert ve öğrencileri, Frege`nin logizmi yerine matematiği meta-matematik noktasına çeken bir formalizm geliştirmişlerdir. Brower sezgicilik anlamında matematiğe etki etmiştir.

Lojistik kullanımında önemli olan FREGE`NİN "ayrıştırma kuralı" öne çıkar. Frege logizmi böyle bir mantık çerçevesinde kurmuştur ve bu düşünceninde kurucusudur. BOLEE gibi kimi cebirciler, mantık ile yakın temasa girmişlerdi doğrusu....

KANT şöyle yazar; "mantık her türlü düşünmenin formel kurallarını kapsamlı olarak gösteren ve kesin olarak kanıtlayan bilimdir..""

 

BU notlardan geldiğim nokta şurasıdır; bilimin değişimi ve gelişimi taşıdığı aslında, kesin bir anlam içermiyor, çünkü bilimin söylevsel bir karşılığı yok ve değişimi ancak, söylemsel ilgiler canlandırabiliyor. Bilim ise, böyle bir zamanın bizlere tanımını veriyor. Bu yüzden zihin ve özgürlük ilgisi, bilimselliği yapmıyor ama bunu öngörüyor. Sorun epistemolojiktir ve bunu aşmanın yolu ise, en azından ülkem adına, teknolojiyi aşmaktır!

İlkel toplumlarda bir tür tabuların ya da ritüellerin insan zihnini baskı altına aldığını ve bu yolla kendi değişimlerini kurgulayamadıklarını söylüyorsak; günümüzde benzer içeriklere sahip tabularımız var; en önde gelen ise medyadır! Hergün medyada mitolojik ve irrasyonel bilgiler yüzlercesi yayımlanmıyor mu? peki böyle bir tabuyu kim yerinden sarsabilir? ilkeller ve ilkel toplumlar yüzlerce yıl nasıl sarsılmadı sizce?

 

STOACI FİLOZOF EPİKTETOS NE KADAR GÜZEL YAZMIŞ;

"KARMAŞAYA DÜŞEN YÖNTEMLER VE ERDEMLER DEĞİLDİR, ONLARDAN ETKİLENMEKTE OLAN RUHTUR. RUH, KENDİ GÜCÜNE YENİDEN KAVUŞUR KAVUŞMAZ O ŞEYLERDE ESKİ DÜZENLERİNE GERİ DÖNER"

 

Etiketler: DÜŞÜNME,KÜLTÜR