Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
MODERNLİK VE İNSAN "TARİHİ"
  • Kategori: Antropoloji
  • Tarih: 29 Haziran 2012

" ŞUUR, HAFIZADIR...HER EYLEM GELECEK ÜZERİNE BİNDİRİŞTİR.ÖYLE İSE ŞUUR GEÇMİŞ İLE GELECEK ARASINA ATILMIŞ BİR KÖPRÜDÜR."(bergson)

 

Düşünme ediminin her yeniden ele alınışında, ya da her sorgu yeniden kuşkuyu objeye taşıdığında; yaptığımız kendi varlığımız üstünde bir "anlama çabamızdır". Biz buna felsefe diyebiliriz. Doğa ve nefs birliğinde varlığımızın öngörüsü, kendilik ile kendinde ayrımını sorguladığımızda; aslında biz kendi varoluşumuzu aramaya dönük bir edim içine bürünmüş olmalıyız. Her ne oranda kendimden emin isem, o kadar gerçekten uzağa düşmüş olduğumu ve tıpkı HUME`ÜN deyimi ile, o denli fikirsiz olduğumu açık etmiş olurum. Bir objenin açık hale gelmesi, söz gelimi doğanın evrimleşme kategorilerinden her hangi biri olduğunda, düşünme ve sorgu birlikteliğinin, ilişkilerin bulunup ortaya çıkarılmasına dönük eylemine yorumlama diyebiliriz.

Bacon şöyle diyor; "kuruluşumuzun amacı, doğadaki şeylerin nedenleri, gizli devinimleri, derin anlamları hakkında bilgi sahibi olmak ve insanın hakimiyet alanının sınırlarını genişletrek mümkün olan her şeyin sırrına erişmektir""

Yüce bir ilkedir bu ve burada yapılan doğa felsefesinin temellerinin sorgulanmasıdır. Hume ve diğer deneyci ya da tecrübi ilimler peşinde koşan filozoflar, doğanın ele alınıp irdelenmesinde, irade ve doğa karşıtlığına öykünmeden, ama soyut bir metafizik tartışmalarınada pirim vermeden felsefe inşasına girişmişlerdi.

HUME şöyle diyordu; "zihnin kendi üzerindeki komutası, beden üzerindeki kadar sınırlıdır ve bu sınırlar akıl yürütme tarafından ya da neden-sonucun doğası hakkında ki herhangi bir bilgilenme tarafından bilinemezler. Fkata tüm diğer doğal olaylarda ve dış objelerin işlevlerinde olduğu gibi sadece gözlem ve tecrübe sayesinde bilinebilirler""

Burada ortaya konulan temel sayıltı kendinden sonraki dönemde oldukça faydalı işlere temel olmuştu. Zihin, kendi başına ele alındığında, kendini tanımlanması istendiğinde; bunu yapamazdı. Burada bir neticeye varılmıştır ve bu netice, yaşantının tüm soyutluk içinde nesnel bir gerçekliğinin asla yadsınamayacağıdır. Ama sanıyorum zihin içinde var olan tartışmaların tümünün tecrübe ile sökülüp ortaya konması her zaman imkan dahilinde değildi. Hume matematik bilgilere bu noktada bir  konum sağlamış olmalıdır.

HUME şöyle diyordu;

"insan aklının ya da sorgulamasının tüm objeleri doğal olarak iki türe ayrılabilir. Fkirlerin ilişkileri ve somut olgular... Geometri, cebir ve aritmetik bilimleri, kısaca ya sezgisel olarak ya da ispatlama yolu ile kesin olan her iddia ilk türe girer. Söz gelimi üç kere beşin otuzun yarısı olması bu sayılar arasında ki bir ilişkiyi ifade eder. Bu türden önermeler düşüncenin salt işlevleri tarafından, evrende her hangi bir yerde var olan bir şeye bağlı olmaksızın, keşfedilebilir önermelerdir. Doğada hiç bir zaman bir çember olmamış olsa bile, Euclid tarafından ispatlanan gerçeklikler kesinlik ve açıklıklarını sonsuza dek sürdüreceklerdir. NEVAR Kİ, insan aklının ikinci objeleri olan somut olgular ise aynı yolla saptanmazlar, ne de, gerçekliklerine ilişkin kanıtlarımız, ne denli büyük olsalarda, önceki ile benzer bir doğadadırlar. Her somut olgunun karşıtlığı her şeye rağmen olasıdır. çünkü asla bir çelişki içermezler ve zihin tarafından aynı kolaylık ve açıklıkla, sanki gerçekliğe her zaman için uygunlarmış gibi, tasarlanırlar. Güneş yarın doğmayacak önermesi doğacaktır iddiasından daha az anlaşılır bir önerme değildir ve ondan daha çok çelişki içermez. Bu nedenle onun  yanlışlığını kanıtlama çabamız boş yere olacaktır. Kanıtlama yolu ile yanlış olduğu gösterilmiş olsaydı bir çelişki içerecekti(doğru) ve zihin tarafından hiç bir zaman açıkça kavranamayacaktı"""

Burada verdiğim bu açıklama, felsefenin işlevselliği açısından önemli olması bir yana, aslında, tüm karşıt devrimlerin temel sakatlığınıda açıklık içine indirgeyen bir anlatımıda içermiş gibidir. Hume ve Locke, Bacon ve Epikür felsefesinin yep yeni bir yorumunu icad etmişlerdir. Doğayı kendine karşıt alan ve doğayı küçümseyen, onu varlığına şüphe getiren her düşünüş, filozof Hume(ki benim filozoftan anladığım böyle birinin felsefsidir) ve felsefesi ile yüzleşmek zorundadır. Bunun iki nedeni var; birincisi bu karşıt düşüncenin kendini sağlama alması için ve ikincisi ise, ortaya koydukları metafizik düşünlerin nekadar çaresizlik içinde kaldıklarının bilinmesi açısından.

 

Söz gelimi ben, naçizane olarak "vahdeti şühud" yorumunda itikadi bir geleneği sindirmeye çalışıyorum. Bu yolun kurucusu ya da ortaya koyan kişisi İmam Rabbani(k.s) olacaktır. Bu büyük bilgin şu çok mükemmel şuurlanmayı bize vasiyet etmiştir; "Allah`ın zatını bilemeyiz. Bu yüzden, evren ayrıdır ALLAH ayrıdır" Bu tümce o kadar büyük o kadar derin ve bilgi isteyen bir yorumdur ki; kısaca ben şöyle anlıyorum; vahdeti vücud okulunun(( ALLAH`TAN başka hiç bir şey yoktur diyenlerin)), kendi itikadi tasavvurlarında meydana gelen soyutlamaya bir cevap niteliğindedir. Yani, bir dönem felsefe ekolü olan septiklerin, "evren ya da madde yoktur" demesinin karşılığı olarak, ve , ayrıca her bilgi zihinde ezelde vardır diyenlerin(kartezyen ekolü) karşıtı olarak, nasıl ki HUME bir karşı duruş ortaya koymuşsa, işte bu itikadi okulda(vahdeti şuhud) böyle karşı durmuştur. İmam Rabbani(k.s) şöyle bir örnek vermiştir; gece yıldızların yerini güneş doğunca aydınlık bir gök yüzü alıverir. ama bu demek değildir ki, yıldızlar yoktur!"" bu ap açık bir anlamadır. Şunu burada belirtmek isterim; ben Hume ile Rabbani`yi aynı kefeye ya da yan yana koymuyorum, bunu yapacak kadar güçlü biri değilim. yaptığım, Hume felsefesinin yerini tayin etme çabasındandır ve Hume, "neden" ilkesindeki şüphesinden ötürüde Kant tarafından çok açık bir şekilde eleştirilmiştir. KANT, saf aklın eleştirisinde, kesin bir neticeye ulaşmıştır demiyorum ama sorgusu çok açıktır; "içimizden gelen yap ya da yapma! emri vakilerini kim engelleyebilir?""  

 

Ayrıca KANT şöyle diyordu; "...tecrübe bize bir şeyin şöyle veya böyle olduğunu öğretir, fakat neden başka türlü olmadığını göstermez."" Evet, bu durumda HUME nasıl bir kurgu öne sürebilirdi? Zira ona göre tüm bilgilerimizin kökeni tecrübeden gelmiş olacaktır.

Acaba, "... neden başka türlü olmadığını göstermez..." tümcesini şöyle yorumlarsak; o halde, neden başka türlü olabiliri bize gösteren yinede tecrübe olamaz mıydı? Çünkü bir şeyin bir türlü olduğunu bilmiş olmam, ayrıca başka türlü olmadığınıda bilmiş olmamın engin tecrübesi değil midir? Filozof Wittgeinstein şöyle diyordu; "... olguların toplamı, neyin olduğu gibi olduğunu, aynı zamanda da bütün nelerin olduğu gibi olmadığını belirler"" Yani, bir deneyim saibi olmamızın, bize verili bir doğayı tanıtlamış olması, diğer yandan, verili olmayanı değil; verili olanın bilinmediğinide haber vermiştir. Bu yüzden, "... neden başka türlü olmadığını.." vermeyen tecrübe değildir, yerine gelmemiş başka bir tecrübedir. Öyle ise, her tecrübe sınırlı bir alanı değil, ama sınırın bir tarafını ortaya koyma çabasının gösterisidir. Söz gelimi ömrümde ilk defa girdiğim bir sokağın bana yakınlık hissi vermesinin temel nedeni ne olabilir? Yaşadığım sokak, daha önceleri geçtiğim tüm sokaklar v.s. olabilir. Peki bu izlenim yinede temelde bir deney alanının çıkarımı değil midir?

Ama KANT şöyle diyordu; "ilk olarak , bir önerme kaçınılmaz bir biçimde zorunlu ise, a priori bir yargıdır. Ayrıca bu önerme zorunlu başka bir önermeden çıkarılmış ise kesinlikle a prioridir yargıdır.  ikinci olarak tecrübe; yargılarına hiç bir zaman hakiki ve kesin bir tümellik sağlamaz. tam tersine komparativ bir tümellik( tüme varım ile) sağlar. Daha açık olarak söylemek gerekirse; bu ana kadar o veya bu kurala bir istisna bulunamadı.  Demek ki bir yargı kesin tümellikle, yani hiç bir mümkün istisna kabul etmeyecek biçiminde düşünülürse, o yargı tecrübeden elde edilmemiştir. ve kesinlikle a prioridir. Empirik tümellik, birçok olguda gözlenmiş olan geçerliliğin tümele indirgenmesine dayanan keyfi bir genellemedir. söz gelimi bütün cisimler ağırdır.. önermesinde olduğu gibi. 

Bilimlerden matematik zorunlu ve tümel yani saf a priori bir alandır. Eğer anlama yetisinin gündelik kullanımdan örnekler verilmek gerekirse, her değişimin bir nedeni olduğu önermesini gösteririz. Bu sön önerme `neden` kavramının bir sonuç ile `bağ` zorunluluğunu ve bir kesin genelleme kuralını çok açık bir şekilde barındırır. Ama bu açıklık, eğer HUME`UN yaptığı gibi, olan ile önceden olan`ın sürekli birleşiminden(dolayısı ile sübjektif bir zorunluluktan) ve bundan ileri gelen, kimi tasavvurları bir birine bağlama alışkanlığından çıkarılmak istenirse tamamen kaybolur. Bu türden örneklere ihtiyaç olmadan, bilgilerimizde a priori temel ilkelerin varlığını ve bu ilkelerin tecrübenin olanağı için kaçınılmaz olduğunu ispat etmek mümkündür. çünkü, uymak zorunda olduğu kurallar her zaman empirik, dolayısı ile rastlantısal ve bunun sonucu olarak bu kurallar temel ilkeler değerinde olmasalardı, acaba tecrübenin kendisi kesinliğini nerde arayacaktı?"" 

KANT, burada gösterdiği ilkeyi, somut olarak değil ama somutun üstünden esinlenerek göstermiştir. Yani, söz gelimi, şöyle bir düşünelim; eğer ben bir eylemimden edindiğim bilgiye  empirik bilgi dersem, söz gelimi bisiklete binmeden önceki durumum ile öğrendikten sonraki durumumu göz önüne gtirirsem, bu öğrenme sadace bir deney-sonuç ilkesini mi içerebilir? Çünkü, her bisikleti kullanma edimi, her kişi için farklı deneyimleri içerebilir ve bu yüzden dolayısı ile subjektiflikte içerecektir. Ama sadece bilginin kökeni deney olsaydı eğer, o halde her kişi belirli niteliklerde bisiklet sürücüsü olabilirdi. Oysa her bisiklet öğrenme edimleri ortak nitelikler taşıyacaktır. Belli bir zaman denge sorunu, düşme fiilleri, patellere yeterince basamama ve dengeli bir biçimde basamama v.s. Bu durumda tecrübeden bir kesinlik elde etmiş olmamızın nasıl ki subjektif dışılığı düşünülemeyecekse, dolayısı ile tıpkı Kant`ın dediği gibi, öncelik-sonralık tasavvurları ortadan kaldırılırsa, öğrenme imkanı nasıl mümkün olur?  Hegel`in diyalektik usa vurumu, söz konusu tarihsellik içermesini anlıyoruz. Bilgilerimizin kökeni salt deneyden ibarettir sözü abartılmış bir sözdür ama cahil bir söz değildir. Sanıyorum burada ki temel kargaşa, bu her iki felsefe çabasının yeter derecede irdelenmesine de bağlıdır. Bu yüzden Russel haklı olarak Kant`ı Hume karşısında över ama aynı noktada da eleştirir. Kendini aşkın alana hapseden yüce bilge Kant`ı eleştirmekte çok haklıdır. Zira, Fichte ve Hegel bu eleştirinin sebeplerini bize kanıtlar niteliktedir. Ama içeriğin çok derinleşmesini burada izin vermem, belki başka bir zamana.

 

Öyle ise, felsefenin temel ereği tam olarak nedir? Ayrımları gözler önüne sermek midir? Filozofların bu en kritik alanda "usun alanında" bölünmüş olmalarının kendisi bile düalist bir evreni imlemiyor mu? İkicilik her bir insanın illaki yaşadığı bir realite değil mi ve bu yüzden tüm deneyimleri yaşıyor değilmiyiz? EVET.  

Oysa düşüncelerimizde öyle keskin ayrılıklar içinde kalıyoruz ki günümüzde, tıpkı, bir makasın iki ayrı bileşenini anlamak yerine, bir bıçak gibi keskin görüşlere kapılıyoruz. Oysa insan hayatı gece ile gündüzden ibaret değildir ve bu arada birde akşam vakitlerine de sahibiz. İnsanlar her akşam vakitlerinde ailesi ile ve eğlencesi ile birlikte olduklarında, bu ara dönemde, yarının ve geçmiş günün tüm hesaplaşmasını bir kaç saat içinde yerine getirmenin hazzını yada huzursuzluğuna sahip olurlar. Aslında bu ara durum yaşantımızın tümünde vardır ve bizler, keskin uçlarda yer almayı uzun zamandır erdem olarak görmeye başladık. Diyelimki politik, ekonomik, ahlaki, ussal v.s pratiklerimizde ayrılığın anlaşılır olduğunu varsayabilirim ama zihinde meydana gelen bu ayrılık, gerçekte, içine düştüğümüz cehaletin ve garabetin bir göstergesi değilse nedir? Ancak, kesin inançlı bir toplumda bu ayrılık ve yarıklık meydana gelebilir ve bu durum, açıkçası, hiç kimsenin işine gelmeyecektir. Çünkü uçlarda olan her zihin kaybetmeye çok daha yakındır.

Bu yüzden, cehaletin en açık göstergesi, kendi usuna ve düşünme yetkesine bir an olsun, ihtirasından ve inadından ötürü, şans tanımayan bir zihindir. Ve bu durum o kadar çok belirgindir ve açıktır ki, her olgusal durumlarda ortada durmaktadır. Böyle bir kişi ile hiç bir zaman anlaşma şansınız yoktur, çünkü anlaşmak, birleşmekten farklıdır ve kendi nesnesini ancak ve ancak ortak akılda sağlayabilir. Ama bölünmüş ve uçlaşmış zihinlerde ortak akıl bulunamayacaktır. Ve ben bu gibilerinden yeterince tanıdığımı sanıyorum.

 

Böyle kişiler, gerçeklik imgesini arama zahmetinde bulunmadıkları için, kendi noktasal konumlarından bütün etrafı, tıpkı mahşer gününde vaad edilen dürbünle arama işlevinde olduğu gibi, oturdukları yerden her şeyi gördüklerini sanırlar. Oysa bu kişilerin elinde o sihirli dürbünlerden yoktur, sadece bir miktar ceplerinde birikmiş kağıt parçasının spekülatif güven ve hırsları vardır. Bu kişilerden günümüzde o kadar çok ki, vasat bir toplumun en önde gelenlerine bir bakın, hemen hepsi bu türden yaratıklardır. Her biri bir sırtlan gibi uzun süredir bekledikleri ve bir başkalarının birikimlerine nasılda saldırıverdiler? Utanmadan ve asla sıkılmadan rantiyerlik peşinde koşarken nasılda hayasızlaştılar ve bu durumlarına kılıflar uydurdular. Bu söylemlerden biriside "abi politika gereği, napçan..." diyerek ağzı kulaklarına varan bu insanlar, zavallı çocuklarımızın geleceğini ve ahlakını nasılda sömürdüler! Ama ben bunlara hiç bir şey söylemeden, kendi aidiyetimi ortaya koymayı çok daha gerçek bir savaşım olarak görüyorum. Böyle bir toplumda muhalif olmak ile düşmanlık arasında hiç bir çizgi kalmamıştır ve bu aslında ahlak ile etik arasında ki sınırsızlık gibidir. Bu yüzden, bu toplumda(vasat toplum) her birey sadece kendi çıkarına öykünmeye zorlanmıştır ve genel bir çıkarım ise söz konusu olamamıştır. Politik arenada aynı gerekçelerden ötürü, belirgin bölünmüşlük konuyu aydınlatmak için yeterli değildir, bu toplumda bir kişi örneğin ben demokrasi taraftarı olamam; zira ortata taraf olacak bir demokrasi zihniyeti bulamazdınız.

sinirleri alınmış, korkutulmuş, bastırılmış ve silikleşmiş bir toplum. İktidarının muhalif olmadığı bir toplum düşünemiyorum. Hiç bir toplumun iktidarı gökten zembille inmemiştir, her toplum kendine özgü iktidarları getirmiştir ve bu yüzden her iktidar içinde bulunduğu toplumunun bir üretimidir, kimse kızmasın, bu gerçeklik hiç bir zaman değişmeyecektir!

İnsanlar sokaklarda dayak yerken, birilerinin evlerine geceleri ateşler düşerken, hakları için birlikte bağırırken; geri kalanı televizyon ekranlarından, sıcacık odalarında darı patlatarak izleyen bir toplumdan hiç bir beklentimin olmaması çok doğaldı benim için.

 

Oysa anlatmak istediğim tamda budur; bölünmüş zihinler ve bastırılmış dürtüler! Elbet birgün açığa çıkmak için yeniden palazlanan duygular...

 

işte HUME böyle bir dönemin gerçek bir filozofu olmuştur. Yukarıda göstermek istediğim, Hume ile Kant arasındaki temel ayrım, bir yerde, hemen tüm felsefe dönemlerinin ayrımlarınıda içermiştir. Bu ayrım, kendi başına bir evrensellik içermiştir.

HUME şöyle diyordu; "filozoflara göre her şey yüce yaratıcı ile doludur.

...Yüce yaratıcı hakkında hiç bir fikrimiz yok. Fakat kendi yeteneklerimiz üzerinde ki derin düşüncelerimizden bazı fikirler ediniyoruz""

Hume bu durumun, tümü ile bir soyutlama içerdiğini bizlere anlatmaktadır. Aslında kimlerden bahsettiği ortadadır ve özellike hıristiyan meşşailerin bu soyut yaratıcı imgelerinden söz etmektedir.

KANT tüm nesnelere kategorik bir zihin ile anlam yüklerken Hume, sanki tam tersine, nesnelerden öykünerek kategorileri izhar etme çabasındadır. Bu iki düşünce bir birini çürütmesede, bir yerde de buluşturmaz. Aslında bu iki gelenek gibi duran zihin felsefesi, ingilizlerle Almanların felsefe geleneklerinide politik geleneklerinide izhar eder.

oysa zihin kavramı, gelinen durumda, çok daha farklı alanlarda tartışılır durumdadır. Doğadaki zihin arayışı ile, zihinde ki doğa arayışı; belli oranada daha da yakınlaşmış gibidir. Zira artık fizikoloji ve biyoloji usavurumlarının, özellikle pozitiv gelenkten öykünerek ele alındığında, yakınlık içindedir.

sanıyorum, bu ülkede de önce zihinden ne anladığımızın tam olarak ortaya konması gerekmektedir. Bu ülkede zihinlerin çağdışılığı insanı kahrediyor.

 

Zihinlerin bölünmesi, sanıldığının ötesinde, çok daha kasvetli bir anlam çıkarımına ihtiyaç duymaktadır. Şunu not etmek isterim ki zihin, bilincin bir kaplamsalı değildir ve bu yüzden her bilinçli edim ile zihin kavramının anlatılması her zaman mümkün değildir. Öyle ise zihin gerçek bir felsefe alanıdır ama bilinç en azından yarı yarıya biyolojik bir alanı içermiştir. Bu iki farklı yaklaşımı burada sadece not ediyorum, derin çabası benim beklentimdir.

 

KÜLTÜR ÜSTÜNE BİR NOT

 

Tümel bir ele alış ile tikelin anlam biçimlenmesi,(( örneğin bir kuş teriminin tikel durumu, aynı kelimenin tümel durmunun bir kıyasıdır. söz gelimi kırmızı gagalı kartallar, `garuda` , kuşların temel bir özelliği olan gagalarından bir kıyastır ve bu yüzden garuda`yı anlamak için kendi tümelinin kültürünü kavramak gerekmektedir. Oysa garuda bir isimdir ve birçok kişi bu isimin bir kuşu temsil edeceğini asla bilemeyecektir. zira ona kuş ismi diyen içinde adlandırıldığı kültürüdür. Demek ki burada tikel bir biçimlenme tümel bir adlandırmanın kıyası olduğu gibi, söz konusu bu tümelin anlaşılmasıda bu tikelin tartışılmasına yönelik bir çabayı içerir.)) buradan geriye dönük sorgu ile soyutlama içinde yapılan tanımlama, kültür ve nesnesini içermiştir. Bu yüzden her kültür objesinde karşılık bulan metafizik anlama, tümden gelimli bir anlama demektir. Burada söz konusu değişim, kültür kavramını değil, her bir kültür-nesnesini içermiştir.

(((bu yüzden garuda yerini çift başlı şahine bırakabilir ve aynı kuş imgesi batı kültürlerindede birer nesne olsada aynı anlam tümeline, söz gelimi türklerin bozkır kültürü ile batının yerleşkesi, bütünlüğüne de sahip değildir)) 

Öyle ise, kültür kavramı, kaplamsal bir anlamı içermeye zorunludur.

(( hatta tugrıl kuşu vardır ve selçuklu kurucusunun ismi bu yüzden bir sıfattır. tugrul beg, ve sonra osmanlı kurucusu olarak anılan er-tugrul beg ise yine bir sıfattır, isim değildir. er- burada erillik imgesidir.)))  

Öyle ise her değişkenlik olgusal bir içeriğe karşılık gelmeyebilir, böylece, söz gelimi evlilik bir kültürel objedir ya da kendi kültürünün nesnesidir. Bu yüzden x kişisinin kültürel nesnesi, y kişisinin kültürel nesnesinden hem farklıdır hemde bir özge içinde koşullu değildir.(( yani bireysel birkimseli de içerebilir ve böylece çeşitlilik çok daha tikelde kalabilir))  Söz gelimi bozkır kültürü göçebe kültüründen özgesel bir farklılık içerecektir ama her iki kültür kavramı, dinamik ve eğretilemeyi içermiştir. Bozkır kültüründe geçen tüm olaylar, hem kendi durumlarını içermeye koşullu hemde bu durumlardan ortaya çıkan farklılıklar ile özge bir anlam üretiminede koşulludur.

 

Böylelikle kültürel çokluk ve çok kültürlülük hem farklılıklar içerir hemde benzer anlamlar üstünde koşullanır. Farklıdır zira birinci sayıltı kaplamsal bir değeri içermiştir, ikincisi ise içlemsel bir çoğulluğu... Benzer anlamlar üstünde koşullanır, zira; birincisi doğal bir gereksinmeyi dile getiriken diğeri, bu doğallığı zorunlu kılmıştır...

     Kaplamsal olan her objenin, doğası gereği, içlemsel biçimlenmeleri yer yer değişimleri içerecektir. Örneğin evlilik kültürünün içlemsel durumu, söz gelimi farklı dinsel kökenlerin getirdiği şematik yapılanmalar, evliliğin tekilliği demektir ve her tekil kendi içinde tikelide barındırır. Bu yüzden müslüman bir türk ile müslüman bir arnavutun evlilik biçimleride birer tikeldir. Öte yandan müslüman bir türkün kültür çevreside belli oranlarda tekil anlamıda kapsamaya dönüktür.

"Evlilik bir olgudur" yargısının doğruluk gerekçelerine ulaşmak için, her bir tekil evli çiftlerinin aynı evrensel ilkeleri içermesi gerektiği açıktır. Söz gelimi, derin bir kanser hastası için evlilik büyük bir yanılgıdır. Yada bir müslüman kadın için gayri-müslim bir erkek evlilik kapsamına giremez.  

 

Her bir sosyal obje, söz gelimi evlilik, içinde varlık minvalini kurgulayabildiği kültür aktüelinin bir parçasıdır. Evlilik kurumu dinsel bir kurumdur. Genel bir alanı içermeye koşutlanmıştır ama bu durum onu bir kültür çerçevesinden soyutlamayacaktır. Evli bir çift, bir çift ayakkabıdan ya da bir çift sözden çok daha yasal ve içlemseldir. Böylece evlilik bir ilişki türüdür ve bu ise tikel bir durumdur ve bu anlamda "çift" terimi sayısal bir imgelemin çok ötesine taşmıştır. Örneğin bazı evli kişiler müslümandır. işte bunu bize sağlayan kültür kaplamsalıdır. Demek ki, bireyin ve tekilinin(bireyin nesnesinin bir `anlam`ı) varlık şartı, içinde yaşam olanağı bulunduğu her bir kültür çevresidir. Bu yüzden tüm kültürler hem tekildir hemde kaplamsaldır. Örneğin müslüman bir evlilik tekildir ama evlilik kültüreldir. Bu anlamda bir musevi ile müslüman evlilik aynı evrenseli içermezler, oysa her ikiside tümel bir olgudur.

Her bir kültür objesi, söz gelimi evlilik, içlemsel olarak tikel(ritüeller olarak), özgünlük bakımından tekil(mslüman çift) ama evrsenllik açısından kurumsal ve dolayısı ile kültüreldir. Evliliği içeren her bir ilişki kültüreldir, her ilişki evliliği içermeyebilir ama her kültür ilişkiyi koşullu içermiştir. Öyle ise her ilişki kültüreldir ama evrensel değildir. Çünkü bazı ilişkiler evliliği içermiştir. Bu yüzden ilişkiler ve dolayısı ile tikel durumlar tekili etkileyebilir ama evrensel biçimleri sadece dahada açıklığa kavuşturmuş olurlar. Öyle ise, tüm bu ayrımları evrensel kılan, anlamsal olarak soyutlayabilen kavramımız kültür olmalıdır.

 

ŞİMDİ;

Levi strauss şöyle diyor; ""kavramamız gereken, kültürlerin kendi aralarında aynı biçimde ve aynı düzeyde farklılaşmadıklarıdır. "

Burada bize göre farklı olan kültürler değildir, kültür nesneleridir. Ayrıca STRAUSS, insanların ilerlemek için bir birleri ile işbirliği yapmak zorunda ollduklarını dile getirir. Bu anlamda insanların, iletişim içine girdikleri ve ilgili ilişkilerini belli bir sistem içinde yorumladıkları genel bir ağ olarak; yöntemsel bakımdan asıl önemli olan kültür-nesneleridir. zira tüm ilişkiler bu nesneler çerçevesinde ele alınmalıdır.

Strauss şöyle diyor; "kurtarılması gereken çeşitlilik olgusudur, yoksa tarihsel dönemin ona verdiği ve hiçbirinin kendisinin ötesine geçemediği tarihsel içerik değil. dolayısı ile, uç veren buğdaya kulak kabartmak, gizli kalmış potansiyelleri yüreklendirmek, tarihin saklı tuttuğu tüm bir arada yaşama eğilimlerini dürtüklemek ve ayrıca alışıla gelmiş şeyler sunması kaçınılmaz olan bütün bu yeni toplumsal ifade biçimlerini şaşırmaksızın, tiksinmeksizin, karşı çıkmaksızın karşılamaya hazır olmak gerekmektedir.""

Kültür çevreleri denildiği zaman, bu çevre anlatımlarında coğrafi ve fiziki durumlar öne sürülür ve her kültürün bu şematik biçimlerde üretildiği, özellikle etnoloji çevresinde ele alınıp irdelenmiştir. Ayrıca buradan yola çıkıldığında, insanın fizikolojik yapılanması hem bu kültür çevrelerinin bir etkisi altında, hemde, bu insan tipolojisinin kendisi bir kültür nedenidir. Bu durum karşılıklı bir etkileşimi içermiş olabilir ve hatta bir dönem fiziki antropologların kafatası ölçümleride bunun bir çalışması içinde ele alınıp irdelenmelidir. Bu yüzden, gerçektende, insanın kafatası ölçümleri, o insanın çok kültürlü, zarif, akıllı ya da çalışkan olabildiğini ya da olabileceğini belirleyemez. Franz Boas bu konuda çeşitli çalışmalar yapan bir antropologtur. Ama insanın ırk belirlenimi amacını taşıdığı açıktır ve burada soru; insanın ırk durumu ile kültür durumları arasında negibi bir ilinti, araz ya da ilişkiler kurulabilinir?  Irk terimi genel anlamda, içermiş olduğu tanımlamalarını, çevre ilişkilerinin biyolojik bir yansımasıdır. İnsanın kökeni üstüne ele alınılıp incelenen tüm kültür kodlarında da bu durum, yani biyolojik farklılıklar, arkaplan olarak hep zihinlerde vardır.

Ünlü antropolok KOTTAK şöyle diyor; "açıkça söylemek gerekirse, ırklar günümüz biyolojik farklılıkları ile çok fazla ilişkisi olmayan, kültürel olarak inşa edilmiş kategorilerdir. Bundan da öte, ırkın biyolojik anlamda ki geçerliliği gözden düşmüştür... ilk araştırıcılar, ırk sınıflandırmalarını genellikle ten rengi gibi fenotip özellikleri kullandılar... ama bunun yanında üç büyük ırkın varlığından söz eden hala ders kitapları vardır; siyah, beyaz ve sarı ırklar. "

ŞİMDİDE levi STRAUSS`tan bir alıntı yapalım; "ırkın ne olup olmadığını söylemeye çalışmak bir etnologun işi değildir, çünkü bu konuyu yaklaşık iki yüzyıldır tartışan fiziksel antropoloji  uzmanları bile asla hemfikir olamadıkları gibi, bu soryuya bugün verilebilecek bir cevap üzerine anlaşmaya daha yakın olduklarını belirten hiç bir işaret yoktur. Bir süre önce, bu uzmanlar sayesinde, zaten bir birine pek benzemeyen insanımsıların ortaya çıkışının üç yada dört milyon yıl öncesine veya daha fazla bir süreye dayandığını öğrendik. BU öyle uzak bir geçmiştir ki, kemikleri toplanan farklı örneklerin, sadece bir birlerinin kurbanı mı olduklarına  yoksa ırk karışımlarının onların arasındada mı mevcut olduğuna karar vermek için yeterince bilgiye asla sahip olunamaz. kimi antropologlara göre insan türü, tarih öncesi boyunca aralarında her çeşit alışverişin ve melezleşmenin meydana geldiği farklılaşmış alt türlerin doğmasına daha çok erken dönemde yol açmıştır....

bazı antropologlar ise, insan gruplarının genetik tecridinin PLEİSTOSEN dönemin sonu diye saptadıkları çok daha yakın bir tarihte ortaya çıktığı kanısındadırlar. Bu durumda gözlenebilir farklılıklar, üreme ilişkileri bakımından tecrdi edilmiş topluluklar içinde süresiz olarak bozulmadan kalabilecek ve uyarlanma değerinden yoksun kimi özellikler arasındaki rastlantısal sapmaların bir sonucu olamaz. bunlar daha çok ayıklanma etkenleri arasındaki yerel farklılıklardan kaynaklanır. Bu durumda ırk terimi yada onun yerine konmak istenen başka herhangi bir terim kimi genlerin en azya da en çok rastlanır olması ile diğerlerinden farklılaşan bir topluluğu ya da topluluk bütünün belirtir.

birinci varsayımda ırk gerçekliği öyle uzak bir geçmişte kaybolur ki, hakkında her hangi birşey bilmeye imkan yoktur....

ikinci varsayımda  başka sorunlar ortaya çıkar. öncelikle, sokaktaki insanın ırklardan bahsederken başvurduğu değişken,; boy, deri rengi v.s. ""  

ve STRAUSS şöyle diyor; "insanların biyolojik evriminin ritmini  ve yönelimini büyük ölçüde belirleyen , insanların değişik yerlerde benimsedikleri kültürel biçimler ve geçmişte ya da günümzde hala geçerli oldukları halleri ile yaşam tarzlarıdır...  kültür ırkın bir türevimidir değil midir diye sormak şöyle dursun; ırkın aslında kültürün türevlerinden biri olduğunu keşfediyoruz..""

EVET, işte her şey çok açık ve seçik bir biçimde ortaya çıkıyor. Strauss`un son sözleri çok dikkat çekicidir ve yazarın temel ereği açıktır ki kültürel çeşitliliği ortaya koymaktır. Ülkemizin önemli siyaset adamlarından s.DEMİREL bir demecinde şöyle diyordu, "daha çocukken, annelerimizin ve ninelerimizin, uzak kuyulardan helkeler ile su getirdiklerini görüyor ve ellerinin nasıl tahriş olduğunu izliyordum(uzuyordu elleri). bende o zaman yemin ettim, mühendis olmaya ve tarlalara su kanalları kurmak için.""

Biyolojik farklılıkların, genel anlamda kültürel biçimlerin etkisinde değişimler geçirdiğine birçok örnekler sunulabilinir. Burada asıl mesele bu örneklemlerin gösterdiği çeşitlilikler değildir, asıl önemli olan; kültür kavramının bu çeşitlilik ile olan ilişkisidir ve benim vurgulamak istediğim ise, bu ilişkinin mahiyetidir. Ve nihayet Strauss şöyle diyecektir; "insanın evrimi, biyolojik evrimin bir yan ürünü olmadığı gibi, ondan tamamaen ayrıda değildir"".

 

Peki o halde, kültür nedir?

Bu soruya Kottak ile devam edelim; "Antropologlara göre kültür, belli bir beğeni düzeyine ve ince beğenilere sahip olmaktan, eğitimden ve güzel sanatlara duyulan ilgiden çok daha fazlasını içerir. Sadece üniversite öğrencileri değil bütün insalar kültürlüdür...

tüm insan gruplarının bir kültürü vardır. bu nedenle bir kültüre sahip olmak, insan türünün genel bir özelliğidir. kültür öğrenebilinir niteliktedir.""

Antropolog GEERTZ, kültürü, kültürel öğrenmeye ve simgelere dayalı düşünce sistemleri olarak tanımlar.

Leslie White kültürü şöyle tanımlar; "simgeleştirmeye bağlı nesnelerin ve olayların,bir genetik olmayan, bedensel olmayan zamansal süregenliği... kültür, alet-edevat, araç, giyim, süs, gelenkler, kurumlar inançlar, törenler, oyunlar, sanat eserleri, dil v.s den oluşur"" 

KOTTAK simgeyi şöyle tanımlıyor; "belli bir dilde ya da kültürde, başka bir şeyi temsil eden, sözlü ya da sözlü olmayan bir şeydir.""

KOTTAK devam ediyor; "kültür, tek tek birbirinden bağımsız bireylere değil, bir grubun üyesi olarak bireylere özgü bir vasıftır. kültür toplum içinde aktarılır. biz kültürümüzü gözleyerek dinleyerek, konuşarak ve diğer insanlarla etkileşim içine girerek öğreniriz. ... kültürleme süreci ortak deneyimler sağlayarak insanları birleştirir... kültürler, gelişi güzel toplanmış görenek ve inançlar değil, bütünleşmiş örüntülü sistemlerdir..""

Ayrıca KOTTAK şu üç farklı kültürden söz eder, "ulusal, uluslar arası ve alt kültür. ulusal kültür; bir ulusun yurttaşları tarafından paylaşılan deneyimleri, öğrenilmiş davranış örüntülerini ve değerlerini anlatır. ULUSLAR ARASI ise, ulusları aşan bir tanımlamayı içerir. Bu terim kültürel gelenekler için kullanılır. ALT kültürler ise, aynı karmaşık toplum içinde bulunup, bir birlerinden farklı simgelere dayalı örüntü ve geleneklere sahip alt gruplardır. ""

 

BU örneklemleri defalarca çoğaltabilirim. Ama burada verdiğim açıklamlarda temel ortak nokta; kültür kavramı ile kültür-nesnesinin tam bir ayrım içinde olmadığıdır. Şunu söylemek isterim; her kültür, bir yaşantıya bağımlıdır. Bu yüzden kültürlü insan lafından anlaşılan basitçe bir sapmadır. Anlam sapmasıdır. Buradaki anlam değişkeni, bilinçlilik yani psişik bir ayrımdan kaynaklanır. Kültür, insan biçimlerinin, düşünsel ayrımlarını verebilir. Bu cümleden yola çıkarsak, Freud ve libinol kavramı, bir kültürel baskıyıda içermiş olacaktır.

 Fraude, psikolojik tanımlamasını bütünü ile içgüdüsel temelde ele alır. V e bu durum, yani psikolojik yaşantımız, içinde bulunduğumuz toplumsallığın bir yansımasıdır. Çünkü insan, hayvan ile bir ayrıma tabi tutulduğunda, en azından evrim çerçevesinde, ahlaksal bir farklılık içindedir. Bu yüzden psikoloji insani bir kavramdır. Ama diğer yandan biyolojik ile psişik norm ve değerlerin temelden bir ayrımını yapmak için, su ile torağı farklı bir zeminde tanımlayabilmeniz gerekir. Bu durumda, evrensel bir çerçeveye ihtiyacımız vardır. Bu ise ancak metafizik alanda, yani, mantıksal bir alanda tasavvur edilebilir. bu hiç faydalı gözükmüyor sanırım. 

Psikolojinin en önemli terimlerinden birisi "bastırma "olacaktır. Bu terimin en dayank noktalarından bir taneside kültür olmuştur.

Bu durumu not etmemin nedeni, kültür kavramının kendi gerçekliğini simgesel bağlamda ortaya koyma imkanından kaynaklanır. Bu yüzden insanın kendini yorumlaması ile kendinin dışarıdan yorumlanması arasında ki "ben-ego" farklılıkları, temelde olduğu gibi simgeseldir, dilseldir! Bu bağlamda her dil bir nesneyi içerir ve her nesne bir temsildir. Demek ki kültür bir tanımlamam işlevinide içlemsel olarak taşımaktadır. Ama eğer ki vaktim olursa, psikoloiyi ve tüm tarihsel gelişimini burada ayrıca ele alacağım. Nevar ki elimde ki notlarımı buraya yazacak kadar vaktim olmuyor, okumalarımın dışında bulabildiğim kadarı ile yetiniyorum.

 

PROF İbrahim kafesoğlunun meşhur kitabından bir kaç alıntı yapalım şimdide.

"viyana diffusioncuları(kültür çevreleri teorisi) tarafından ileri sürülen teorinin en mühim özelliği, sadece kroniklerden sağlanan basit bilgiye veya doğrudan doğruya spekülayona değil, fakat kültürün maddi ürünleri olan etnografik malzemeye dayanmakta oluşudur. bu teorinin temelini Ratzel atmıştır.""

KAFESOĞLUNA göre ise kültür, sadece coğrafi bir çevre sorunu değildir. Fertlerde kültür oluşturabilmiştir...

Ünlü tarihçi Tnybee, medeniyetlerin ortaya çıkmasını üç unsurda görmüştür; coğrafi ve çevre konusu, toplulukta bir yaratıcı grup(yüksek kültür) ve çevre ile insanın çatışkısıdır.

Gerçektende MARX insanın bu son anlatımda ne denli etkili olduğunu göstermiş, insan ile doğanın kültür üretimini gözler önüne sermiştir.

CTİLLY şöyle der;" bir olgunun nasıl olduğunu anlamak için öncelikle onun nezaman oluştuğunu anlamamız gerekmektedir""

O.SPENGLER`E göre "yüksek kültür", esrarlı kozmik kuvvetlerin dünyadaki insan hayatına müdahalesinden doğar... der ama burada bir karmaşa söz konusu olabilir. Gerçi yazarın fikriyatı bu yoruma çok müsait bir durumdadır. 

İNsaN öznesinin bir çatışmasını içeren psişik olgular, kültür üretiminin gayri maddi alanını imleyebilir. "id" ve "ego", eros ve tanatos`un çatışkısının neticelerinde, insan öznesinde bir yer kapmaca içindedirler. Her insan, kendi içinde ki çatışkısının bir uzantısını dış-dünyada göstermek ister. Ben buna temsilin görgülü diyorum. Temsil bu yüzden, dış ile içsel olanın bir tür karmaşasınıda içerebilir.

Öyle ise kültür, görece bir bağlamda, bireyin iğreti seçkilerinin genel bir soyutlanmasınıda içerecektir. Çünkü hiç bir toplumsal kültür sözünde, kendi nesnesini üretebilen bir birliktelikten söz edemiyoruz. Kültür hep vardır ama insan varsa bunu dile getirebiliriz. Bu yüzden kültür durmadan bir üretimdir ve yokoluştur. zira durmadan bir insan doğar ve bir başkası ölüp gider.

Kültürün aktarımı içermiş olması ise, yinede iğreti bir durumu bire bir içermiştir. Her aktarım temsilidir çünkü ve bu bağlamda, her özne kendi temsilini üretirken ortak nesnelere değil, ortak anlatımlara zorlanır.

M.MERLEAU-PONTY şöyle diyor; "gestalt psikolojisine göre bir nesne, "anlam" yolu ile değil, algımız içerisinde sahip olduğu özel yapı ile belirgin hale gelir. bir zemin üzerindeki figürün yapısı... "

NEKADAR ilginç bir açıklama ama gerçekliğin çokta ötesinde durmuyor. Bunu yalanlamak, özneyi iyi bilmekten değil, özneyi nasıl görmekten geçiyor. Ve PONTY algı için şunları söyler;

"ALGI bir paradokstur. algılanan şey ise paradoksaldır. yalnızca bir kimsenin onu fark etmesi ile varolur. bir anlığına dahi olsam kendinde bir nesneyi hayal edemem. BERKELEY`İN söylediği gibi; dünyanın şimdiye değin hiç ziyaret edilmemiş bir yerini hayal etmeyi denesem, benim orayı hayal etmem gerçeği bile beni orada mevcut kılar... Dolyısı ile benim bizzat mevcut olmadığım algılanabilir bir yer tasarlayamam...""

 

Kültür ve bireyin birlikteliği, birebir bir yaşantı deneyimi ise, ve bu deneyim salt bir ussalık içinde "anlam" içine gizlenmiş ise; o halde her kültür yeniden üretiliyor ve aslında, her nesne bu yüzden kendi kültürünü içermeye zorlanıyor. Bu durum insan ile çevresi arasında bir sıçramayı getirip dayatıyor. Ve totem gibi bir kavramsalı insan kültüründe öne çıkarıyor.

THOMSON, totem hakkında şöyle diyor;

"kabile sistemine özgü, büyüsel-dinsel bir sistemdir totemcilik. Kabileyi oluşturan her kılanın doğadaki bir nesne ile bağlantısı vardır. Totem adı verilen bu nesne, çoğu zaman ya bir bitkidir ya da bir hayvan. klan üyeleri totemi akraba bilirler ve onun soyundan geldiklerine inanırlar. Totem sayılan bitki yada hayvanı yemek yasaktır...""

Oysa totem terimini ve içerdiklerini, günümüzde de görebiliriz. Strauss, ilkel dönemlerde çocuk öldürme olaylarının, çağdaş versiyonunu "çocukları aldırma" işlemi ile birebir aynı görüyor. Bende aynen katılıyorum.

Bale dansını ilkel bir insanın izlemesi nekadar ilginçlik taşıyorsa, bizimde ilkellerin danslarını izlememiz o denli ilginçlik taşıyacaktır. Bu durumda ben ve ilkeller arasında çok açık bir fark yoktur ve bu durumda içgüdüsel olarak ilkel kabilelerin beklentileri benim beklentilerimden, sadece nesnel anlamda farklılıklar taşımaktadır.

Ama deneyim olarak, ilkellerin deneyim çıkarımı, "ben" tümü ile niçin farklılıklar içermiş olabilirim?

KANT şöyle diyor; "dünya deneyimimiz kavramlarla örülüdür ve bu kavramlar, onlara mutlak bir anlam vermek ya da onları saf-varlığa aktarmak istediğimizde, bizi alt edilemez çelişkilere götürüyor olsada, tüm fenomenlerimizin, bizim için varolabilecek her şeyin yapısını oluştururlar""

 

BURADA yapılan anlatım, tam olarak neyi gösteriyor; kültürel bir kavramlar dağarcığını evvel-emirde biliş-etmiş olduğumuz mu?

Bir anlamda kültür üretiminin temel sayıltısıdır. Önceki bir yazımda, zihin aksiyomumda verililikten söz etmiştim ama bu verili olanın görecelilik ile tümlüğünü kavramlar mı sağlıyor? kavramlar bir yerde aktarım nesnesidir ama kavramların nesnesi nedir?

Filozof BERGSON şöyle diyor; "şuurdan daha çok doğrudan doğruya verili ve apaçık olarak gerçek hiç bir şey yoktur. Bundan dolayıda beşer zihni şuurun ta kendisidir""

 

Zihin ve kültür birlikteliğinde şuurlanmanın açıklığı ortadadır ve buna bir yan anlam olarak bilinçlenme diyeceğim. Bu yüzden her şuurlanma bir aktarımdır, her aktarım bilinçli bir edimdir ve her kültür bu yüzden tümü ile edimseldir. Demekki, önceki yazımızda söz ettiğimiz üzere, insan seçim hakkını bu temel yapılanma ile kültür nosyonunda da gerçekleştirebilir. Ve şunu bir önerme olarak söylersem; her kültür nesnesi zihin içerikli olmaya koşulludur. Demek ki, tüm kültürel kuramları bu genel tanımlama içinde ele alabilirim. O halde, ticaretten alışverişe, araç-gereçten, ilişkilerin sistemik yapılanmalarına, hemen her tür "değer" içerikli tüm anlamlara kültürel bir içerik sağlanmış oluyor. Bir tek farkla; biyolojik olan tüm gereksinimlerin dışında. söz gelimi, vücudumuzun tüm fiilleri kültürü içermez, hiç kimsenin kalbini durdurmak ve yeniden çalıştırmak seçimine sahip olmadığını düşündüğümde, ama aynı biçimde her biyolojik evrimleşmenin edimselliğimi etkilemesini düşündüğümde; aynı temel nesneden iki farklı algı biçimi ortadadır. O halde kültür, bilinçli bir değer üretimidir.

Etiketler: İNSAN,TARİH