Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
PRATİK VE KÜLTÜR, KISA NOT.
  • Kategori: Antropoloji
  • Tarih: 16 Haziran 2012

KÜLTÜR ÜSTÜNE BİRKAÇ NOT. - Antropoloji

"kültür ne doğal ne de yapaydır. Ne genlerden ne de rasyonel düşüncelerden kaynaklanır, zira kültür icat edilmemiş olan ve işlevleri ona itaat edenlerce genellikle anlaşılmayan davranış kurallarından oluşur. Bu kuralların bazıları farklı türden toplumsal yapılarda edinilmiş geleneklerin kalıntılarıdır(...) ve her bir insan grubu bu yapılardan geçmiştir. Diğer kurallar belirli amaçlar uğruna bilinçli olarak kabul edilmiş ya da değiştirilmiştir.

Ama hiç kuşku yoktur ki, genetik özelliğimiz tarafından miras alınan iç güdüler ile akıldan esinlenilen kurallar arasında , bilinçsizce edinilen kurallar daha önemli ve daha etkili olmayı sürdürmektedir; zira aklın kendisi(...) kültürel evrimin bir nedeni olmaktan ziyade bir üründür."(LEVİ-STRAUSS)

 

"kültür bir topluluğun toplumsal davranışının bütün ifadelerini, bireylerin içinde yaşadıkları grubun alışkanlıklarından etkilenen tepkilerini ve bu alışkanlıkların belirlediği insan etkinliklerinin ürününü içerir"(FRANZ BOAS)

 

"kültür, aletlerden ve tüketicilerin mallarından, çeşitli sosyal grupların imtiyazlarından, inançlarından ve adetlerinden oluşan entegre bir bütündür. ister çok basit ya da ilkel bir kültürü isterse son derece karmaşık ve gelişmiş bir kültürü düşünelim, kısmen maddesel kısmen insani kısmende tinsel olan ve insanoğlunun yüz yüze kaldığı somut, spesifik sorunların üstesinden gelebilmek için oluşturduğu çok büyük bir düzenle karşılaşırız"(MALİNOWSKİ) 

 

(...)

 

Bazen basit duygulanımlardan hoşlanırız, bizim için ifade eden ve içsel dürtülerimize karşılık gelen, ama yaşamın geri kalanı için boşlukta kalan duygulanımlar...

Beklentilerimizin oldukça dışında meydana gelse de bu türden duygulanımlar bize dışarıdan bakılınca anlam veren ve bu dışsallık içinde biçimlendiren basit ama güçlü tarzlardır. Bu öyle bir şeydir ki, örneğin bıyık altı bir gülüş, arada bir tuhaf el hareketimiz ya da bir oturma biçimleri de olabilir. Ses tonumuz, kelimeleri ve harfleri tonlama biçimlerimiz, kaşlarımızı konuşma yoğunluğunca kullanma tarzlarımız... V.s..

 

.

Sanatın ereği olmalı mıdır? yada sanat, aslında bütünüyle bir realiteyi mi sergiler? toplum nasılsa sanat icrası da öyledir mi? sanat, bir başka toplumdan ödünç alınabilen, teorik ve kılgısal biçimlerde uygulanabilen, yani bir başka tinsel göçü kabul edebilen bir durumda varlık bulabilir mi? Bir sanat nasıl olurda kendi toplumuna yabancılaşabilir? sanat, burjuvazinin bir dayatması olarak kullanılabilir mi? sanat ve siyasa ilişkisi neden olmalıdır? olmalı mıdır? ... Evet, çirkini hepimiz biliriz, ya güzeli? :) ))

 

Çocukluk dönemlerimde, "Mehmet abi"min sigarayı iki parmağı ile tutuşuna hayran kalmıştım. Hasan Güney`in gülerken konuşma şeklini sevmiştim. Bir diğerinin laf ederken bir acayip "ağırlığına" hayran kalırdım, bazılarının ise sürekli ciddiyete bürünmüş surat ifadesine, kimisinin konuşurken gözlüklerini bir aşağı bir yukarı çekip çıkarmasına, kimilerinin pantolonunun paçasını kısa tutarak incecik ayak bileklerini göstermeyi ve burada ki çorapla ayakkabı arasında ki uyumu sergilemesini severdim... Bu türden şeyler küçük duygulanımlardır ve gerçektende o kişiyi büyüleyen niteliktedirler. 

 

Ben bu saydıklarımın hepsini kendimde uydurmaya çalıştım. Acaba benim hangi mimiklerim beni daha büyülü kılabilirdi? Bunun için bir hayli insan taklit etmem gerekti ve öyle yaptım... Mehmet abim gibi sigarayı iki parmağımın ucunda tutarak içtim, ama sorun şu ki, benim el parmaklarım gerçektende kemikli ve çok etli idiler, bu yüzden sağ elime hiç yüzük bile takamamıştım. Bu bağlamda Mehmet abim gibi bu işi kendime yakıştıramadım. sonra birini denk getirdim; sarışın ve tok sesli bir büyüktü. Adı ZAFER olan bu adamın en sevdiğim ve taklit ettiğim yanı; bu tok sesini çok dengeli bir biçimde kullanmasıydı. Giyim tarzı da buna çok uygundu. Yürürken bacaklarını iki yana açarak, oldukça özgür bir adım ile yürüyordu. Kot pantolonunun altına topuklu yarı spor tarzda kösele kundura giyiyordu ve yerden çıkan sesler ile kendi sesi çok iyi bir uyum sağlıyordu.  

Bu adam "muhtar nuri"nin kahvehanesine takılıyordu, ve hemen yanı başında "tostçu cengiz"(halk arasında "bozova") ile sürekli konuştuğum için, hemen bu adam hakkında bilgi toplamaya başladım. Aksekili, otel işletmeciliği yapan ve sanırım yamanlardan olan birisiydi. Neyse babam eski esnaf olunca ondan da biraz araştırdım. Derken, gel zaman git zaman bir süre sonra, bu akseki cemiyetinden bir tanıdığımın adamla birlikte çay içtiklerini gördüm ve hemen onun yanına oturdum(şapkacının oğlu hüseyin). Biraz hoş sohbeti dinledikten sonra biraz benlen konuştu Zafer abi...

Babamı hemen tanıdı ve mehmet ali tez bizim akrabımız olur gibi laflar etti.( hani şu sigara içmesini taklit ettiğim kişi). Ben çok uzun süre(birkaç yıl) Zafer abiylen konuştum, selamlaştım, hatta birbirimize sigara ikram ettik. Bütün amacım o konuşma tarzını kapmak olduğu için çok laf etmek için elimden geleni yapıyordum. 

Ama nevar ki bu tok lafların arkasında yatan şey zenginlikti! Yani bu adam kendisi pek fazla çalışmıyordu ve onun o rahatlığının ardında bu türden bir şey vardı; onu gizemli yapan bu aylaklığı idi! Ben asla böyle bir gizemin içinde kalamıyordum; zira akşam eve gidince bu büyü hemen bozuluyordu. Muzaffer abime olan ilgim birden silindi gitti...

 

(....)

 

Kültürler arası ilişkilerin bu türden aktarımlar yolu ile sağlandığı olmuştur. Belli bir yerleşkenin kendi kültürel donanımları orada yaşam bulan bireyin birincil derecede eğitmeni olmaktadır. Konuşma biçimleri, kelimeleri ve yargıyı ortaya koyma tarzları ve hatta bir "anlamı" anlatmanın pek farklı mimikleri gibi birçok unsurlar kültürel aktarımın yollarındandır.

 

Söz gelimi Fransızlar bağdaş kurmayı bilmezler oysa Türkler bağdaş kurup sofraya oturmayı marifetten sayarlar. Tokalaşmak ve yanaklardan öpüşmek, hatta Türklerde olduğu gibi kafa tokuşturmak birer kültür aktarım biçimleridir. Ruslar ve ukraynalılar annelerinin dudağından öperler ve hatta Ruslar`da erkeklerin dahi dudakları ile öpüştüğünü bir selamlaşma biçimi olarak biliyoruz. Japonlar`da ise yere oldukça eğilmek bir selamlaşma biçimidir. Moğollar diz kırarlar ve hatta bozkır kültüründe bu türden selamlaşma vardır.

 

Demek istediğim, birçok göz ardı edilen ya da dikkat çekmeyen tavırlar, bakışlar, gülüşmeler, el hareket tarzları birer kültür aktarım biçimleridir. Demek ki, antropolog malinowski`nin anlattığı biçimiyle, kültürün işlevi ile biçimi arasında bariz bir ilişki vardır ve onun söylediği gibi; biçim ile işlev her zaman aynı şeyler değildir. 

 

...,...

 

Peki, ama bu türden biçimlerin gerekçesi nedir? Örneğin elini açarak tokalaşmak BUHRL`A göre "bana güvene bilirsin ellerim sana açık" gibi bir anlam taşıyor. Bu türden anlamların içeriğinin, insanların ilişkilerinde büyük bir değeri vardır ve aslında toplumsallık bilincinde de hatırı sayılır bir yere sahiptir. Tümüyle, bu türden davranışlarımızın sosyal birer anlaşma ağı kurduğunu biliyoruz. Bu davranış biçimlerinin bilişim ve iletişim simülarklarını etkilediğini biliyoruz. Filozof wittgeinstein, bir kara kalem çalışmasının birçok duyguları aktarmasına dikkat çekmiştir. Örneğin bilgisayar simülasyonlarında o denli çeşitlilik göze çarpıyor ki!

 

     ..... :)

 

 ...bunların anlamı nedir? Bu türden çizimlerin ve öyle ki karikatür sanatının böyle bir etkiyi o kısacık çizimlere sığmasını sağalayan, orada ki anlamları çizgilere yerleştiren güç nedir?

 

Bu çizimlerin ve kişilere yüklediği anlamların arkasında yatan temel etken lojistik bir dünya tasavvuru olmasın? Birçok genç, bu türden iletişim araçlarına öyle bağımlı hale geliyorlar ki, artık kendi aralarında oluşturdukları konuşma biçimleri ile her bir anlamı yüzeysel ve basit olarak anlamaya alışmış durumdalar.

ADAM KUPER şöyle der;

"kültür(...) tam anlamıyla gelişmiş bir dile dayanan, teknik üretimle bağlantılı öğrenilmiş, kolaylıkla uyum sağlayan, simgesel davranış, topluluklar arasında karşılıklı ilişkileri düzenleme kapasitesine dayanan bir beceriler kompleksidir"

 

(...)

 

kültürel olguların aktarımı insanın grup ya da klan birlikteliği içinde var olmasını zorunlu kılar, birey burada ortaya çıkacaktır. Bu bireyin genel düşünme aktları, sorumluluk ve vicdani değerleri, anlama biçimlerine yüklediği "mana" ile nesnel kıldığı ifadeleri ve diğer tümüyle zihinsel işlevleri, kültür etkinliği içinde varlık bulur. Bu yüzden, kültürel evrimleşme hem olanaklı kılınır hem de bu olanak zorunluluklar içerir. Bu türden bir değişim ayrıca çeşitliliği de gerektirir; zira evrimleşmenin en temel koşutu çeşitliliktir.

 

Bireyin modern dönemlerde artık yetişme çevresi sadece ailesi ile sınırlı kalamadığı ve bu bağlamda, içinde şimdilerde pek anlamlandığımız dünya tasavvuru(küreselleşme olgusu) algısı, yeni birey tanımını bizlere dayatmaktadır. Bu zorunluk kaçınılmazdır!

Böyle bir tanımlama, içinde evirildiği kendi kültürel geleneğinden yeterince bağımsız olamaz! Bu sadece belki biçim ve işlev noktasında farklı mecralara veya farklı tanıtlamalara kayabilir, ama yeterince hiç bir kültür kendi geleneğinden bağımsız olamaz!

 

Bu yüzden kültürel ve geleneksel olguların tartışılması noktasına eğilirken, yapılması gereken yeter şey, tarihsel bir irdelemenin çok ötesinde, etnografik bir irdelemeyi de zorunlu kılmış oluyor!

 

 

Demek ki, kültür kavramının en temel konularından bir tanesi aktarımdır! Bu konuda yukarıdan aşağıya birkaç neden ve değişimden söz etmek istedim ama aktarımın ne olduğu veya teknik durumu hakkında pek bir şey konuşmadık. Buradan hareketle aktarım, kendi gerçekliğini yaşamın en temel konusu olan erek(teleoloji) ve araç ilişkisinde ortaya koyan bir zihinsel konudur. Bu aktarım, sadece dil ile değil fizyoloji ile de bütünlük içindedir. Yani insanın evrimsel olarak değilse de yaşamsal olarak hayvansal dürtüleri ve bu dürtülerinin kültürüne olan etkileri de aktarımın bir yanını oluşturacaktır. Ama burada ki hayvansal dürtülerden söz ederken ben sadece cinsellik ya da yeme içme durumundan söz etmiş olmuyorum; el, mimik, tavır ve diğer tüm bedensel bilincinden de söz ediyorum.

(kedilerin ya da köpeklerin sokak ortasında gezmelerine şaşırmayız, ama bir ineğin ya da hele ki eşeğin sokakta olması ne kadar da gülünç geliyor. oysa bu durum Hindular için böyle olmuyor! Eşekler ya da inekler, toplumsal dönüşümümüzün çok kıymetli nesneleri idiler. Eskiden birer ev olarak kullanılan kıl çadırlarımız artık birer kültür nesnesi haline dönüştü. her yerde bu türden çadırlar içinde konuklara ya da müşterilere ayran ikram ediliyor. Oysa kültürel dönüşümden geriye kalan bu nesnelere olan özlem hiç bitmiyor, bunun sebebini, belki de strauss`un yukarıda ki tanımlaması bize sunuyor olabilir...)

 

(...)

 

Ruhçu bir bakış açısının indirgendiği maddiyatçılık nasıl ki atomize olmuş bir düşünüşün ürünü olmaya zorlanmışsa; maddeci bir görüşün indirgendiği metafiziksel erekte aynı biçimde atomize olmaya zorlanır. Bu iki karşıtlık içinde kalan düşünme ise hakikate değil, savunmaya sahiptir.

 

Oysa bir kişi simülark bir iletişim içinde de olsa(bilişimsel duyargalar), ne denli sosyalizasyon sürecini gelenek dışında da yaşasa ya da sağlamış olsa, bu kişinin bir şekilde geriye dönmek zorunda kaldığı konu kültür aktarımlarıdır. ASLA hiç bir kültür bütünüyle dönüşüp yok olamaz! Bu hiç bir zaman gözlemlenememiştir! Sadece kültürün nesneleri biçim ve işlev değiştirmiştir, ama insanın kültürel kodları hep aynıdır; her zaman bir diğerine yaşam için muhtacız!

 

Bu yüzden insan ve varlık ilişkisi uzunca bir süredir hep tartışma konusu olmayı aşamamıştır, yani; insanların fikirsel duyargaları bu zıtlık arasında gerçekliğin çok ötesine düşmüştür....

 

saygı!

Etiketler: PRATİK, KÜLTÜR,YAŞAM