Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
psikoloji-felsefe
  • Kategori: Psikoloji
  • Tarih: 01 Haziran 2012

PSİKOLOJİ-BİLGİ-ZİHİN-FELSEFE NOTLARI.. - Psikoloji

"us, bilginin belli bir mantıksal biçiminin yetisi olarak görüldüğünde çıkarsama,eş deyişle; dolaylı olarak yargıda bulunma yetisidir."(KANT)

 

"metafiziğin araştırmasının gerçek erekleri olarak yalnızca üç ideası vardır; `yaratıcı`, özgürlük ve ölümsüzlük. İkinci kavramın, birinciyle bağlandığı zamanı, zorunlu bir vargı olarak üçüncüye götürmesi gerekir"(KANT)

 

"anlak, genel olarak konuşursak bilgi yetisidir. Bu bilgi verili tasarımların bir nesne ile belirli bağlantılarından oluşur. Nesne ise kavramında verili bir sezginin çoklusunun birleştirilmiş olduğu şeydir"(KANT)

 

"tüm sezgiler, eğer bilinçte bulunamıyorlarsa, bizim için birer hiçtirler ve bizimle en küçük bir ilgileri yoktur, ve bilgi ancak onların doğrudan ya da dolaylı olarak bilince katılabiliyor olmalarıyla olanaklıdır"(KANT)

 

"bir bilgi nesneler ile hangi yolda ve hangi araç yoluyla bağıntılı olursa olsun, onu, onlarla dolaysızca bağıntılayan ve tüm düşüncenin araç olarak göz önünde tuttuğu şey sezgidir! Ama sezgi ancak nesneler bize verildikleri sürece yer alır. Nesnelerin bizi etkileyiş kipi yoluyla tasarımları alma yetisine duyarlık denir. Bir nesnenin tasarım yetisi üzerindeki etkisi, o nesne tarafından etkilenmekte olduğumuz sürece, duyumdur. kendini duyum yoluyla nesne ile ilişkilendiren sezgiye, görgü denir. Görgül bir sezginin belirlenmemiş nesnesine görüngü denir..."" (KANT)

 

"insan anlığı, doğası gereği, dünyada gördüğünden daha çok düzen ve intizam olduğunu varsaymaya yatkındır.(...) İnsan anlığı bir fikri, bir kere benimseyince, artık başka şeyleri onu destekleyecek ve ona uyacak şekilde seçer.(...) Gerçekten de, herhangi bir doğru aksiyomun saptanmasında olumsuz örnek olumludan daha güçlüdür. İnsan anlığı en çok, akla çarpıcı gelen, bir anda ve aynı anda algılanan şeylerle harekete geçer ve hayal gücünü doldurur. Sonra da, nasıl olduğunu anlamasa da bütün başka şeylerin kendisini çevreleyen o bir kaç şeye bir şekilde benzer olduğunu düşünür ve kendisini buna inandırır.(...)  insan anlığı huzursuzdur; durup dinlenemez, hep ilerilere doğru atılır; ama boş yere. Bu nedenle de dünyanın bir sonu ya da sınırı olacağını aklımız almaz; hep ötelerde mutlaka bir şeyler olması gerektiğini düşünürüz.(...) İnsan anlığı doğası gereği soyutlama eğilimindedir ve  orada burada uçuşan belirsiz şeylere gerçeklik ve varlık atfeder.."(F. BACON)

 

"İnanç ya da yargı denilen şey, bir zihni, kendinden başka birçok şeylere bağlayan inanma ya da yargılama bağıntısından başka bir şey değildir. Bir inanma ya da yargılama eylemi, belli bir zamanda birkaç terim arasında inanma ya da yargılama bağıntısının doğmasıdır.(...) Yargılama esnasında zihne özne diyeceğiz. Geri kalan terimlere de nesne diyeceğiz.""(RUSSELL))

 

"Kelimelerin gücü o kadar etkilidir ki, en iğrenç şeyi sevdirmek için, iyi seçilmiş kelime işi görür. söz gelimi eski isimlerin yeni isimlerle değiştirilmesi çok şeyleri halleder. Aynı kelimeler, aynı dilin konuşulduğunu göstermeyebilir."(LE BON)

 

"Allah`ın önceden herşeyi bildiğini inkar etmek ya da bilgisinin sınırlı olduğunu düşünmek mümkün değildir. Muhakkak ki Allah, bütün insan eylemlerini önceden bilir. O halde şu soru akla gelir; Allah`ın bu bilgisi, yukarıda açıkladığımız anlamıyla insan hürriyetine karşıt bir şey değil midir?

 insan hürriyetinin mümkün olması için, eylemlerimizin önceden belirli olması kafidir.."(E. BOUTROUX)

 

"insan düşünmesi ile doğa arasında, ilkeler bakımından bir uygunluk vardır. Doğa bize yabancı olan kendi başına bir varlık değildir. Görünüşlerin bütünüdür. Burada olup biten herşey, zaman-mekan yasalarına göre olup biter... zaman-mekan öyle formlardır ki, biz algıladığımız objeleri, ancak bu formlar içinde algılayabiliriz. Olayların birbiri ardından gelmesi, salt doğa bilimlerinin bu ilkesi, nedenselliğe göre olup biter"(H. HEİNSOETH)

 

(...)

 

Bilgi yetisi düşünmenin ve edimin temel bir konusudur. Zihin, us ve bilinç örgünlüğü içinde varolan bilme, hemen tümüyle eylediklerimizin nesnel bir temelini içermiştir. Bildiklerimize olan inacımız, duyumsal olgular ile çatışma içine düştüğünde, içsel bir gerginlik ile yüzleşiriz. Bu türden bir gerginliği aşmanın yolu, yöntemli bilgi çalışmasından geçer. Çünkü bilgi ile inanç arasında derin bir yakınlık söz konusudur! Bizim için bildiklerimiz, aynı zamanda inandıklarımızdır. Oysa bilgi nesnel bir üretim olduğunda, inanma işlevinden kısa sürede sıyrılamayız. Bu yüzden, bilginin güvenilirliği konusu aynı zamanda inancımızında güvenilirliğidir. Yani, diğer anlamda, bildiklerimizden kuşku duyarken inandıklarımızdan da kuşku duymuş oluruz!

 

Bilgilerimiz, neye inandığımızı göstermez, o ayrıca, neye nasıl inandığımızında bir göstergesidir. Buradan hareketle, bilgisizlik insançsızlığında bir konusudur. Bu yüzden, bilgili insanlar inanma ediminde çok daha tutarlı olurlar ama bu onların doğruluk alanını genişletmez. Çünkü inanç konusu bilginin bir üretimi değildir. Bu yüzden tutarlılık inancın bir konusu değildir. İNANÇ kendine münhasır bir alanı temsil eder ve filozof HUME`UN dediği gibi, inancı tanıtlamak usun bir görevi değildir. Filozof bu işlevin dışında yer almalıdır.

 

Bilgi ve nesne ilişkisi zihnin temel konusu olduğundan, bilinçlenmeyi en yüce nitelikte yaşamak için sağlıklı bir düşünmeye ihtiyacımız olacaktır. Oysa düşünmek için eleştiri yapabilmemiz gerekmektedir. Çünkü düşünülmüş olan konuya geri dönmek için eleştiri içinde bulunmak gerekir, yoksa neden düşünüyor olalım ki?

Tamda tutarlılık burada açık edilir; tutarlı olan doğal bir uyumu içerir. Bilgi bu doğal uyum içinde açık ve seçik olmalıdır. O halde, tutarlı olan düşünme sağlıklı bir bilgi üretiminin yoludur.

 

...., ...

 

Bütün ereğim, insanın psişik olguları ile zihinsel olguları arasında bir uyumu gözler önüne serebilmektir. Diğer anlamda, psikolojik çıkarımlarımız bilginin temelinde yer alırlar. Bu bağlamda düşündüğümde, psikolojinin iki genel ayrım içinde olduğunu söylüyorum; zihin ve inanç ayrımları!

 

Zihin ayrımını kendi içinde iki temel konuya ayırıyorum; biyolojik olarak beyin ve epistemolojik olarak usumuz.

Beynimizin algıları iletme görevi, usumuzun haberdar olmasının temel bir ayağını temsil eder. Bu yüzden tüm sinir sistemi, fizyolojik(duyarlı) bir bilgi taşıyıcısıdır. O halde, bütün algılarımızın(sinirlerin aracılığı ile) meydana getirdiği farkındalık, bilincimizin işlevsel konumda olmasıdır. Bilincin bu işlevi ile zihnin yetkinliği aynı şeydir. Bu durumda bilinç ile zihin kesin bir ayrım içermez, içeremez! Bu türden bir sınır, bilinç dışılık ile bilinçlilik arasında ki sınırdır.

Öyle ise, bedenimizin ve zihnimizin pratikteki bütünlüğü ile teoride ki ayrılığı bir vakıadır. Zira filozof REYLE`İN dediği gibi; zihin her yerdedir. Oysa pratikte böyle bir görüye sahip değiliz. Bu bağlamda maddenin tesiri gerginliğimizin önemli bir unsurudur. Yani, tüm maddi olgular, aslında insanın gerginlik içinde tutan bir gerçektir.

 

İnanç ise kendi içinde iki tür ayrımı içermiştir; bilişsel olan inanç ve tinsel olan inanç!

Yağmurun yağacağını haber veren meteoroloji, bizlere bilişsel bir inanç sağlar. Çünkü bu görevin bir icracısı olarak birçok defalar tahminlerinde haklılığa sahiplerdir. Bu türden bir inanca sahip olduğumuz tüm olguların temelinde deneyim yatar.

Alışkanlıklarımız böylece inancımızın pekiştiricisidirler. Bilginin burada ki rolü elzemdir ve bu durumda, zihinsel bir konu olan bilgi inancında bir nesnesi olur.

Tinsel inançtan benim anladığım, varoluşsal bir yaratımdır. Bu inanca sorgu ve eleştiri getirmenin hiç bir karşılığı yoktur. Çünkü, bu inanç türü, bizim irade yetimizin merkezinde yer alır. 

Allah`ın varlığına olan inanç bu türden bir temele sahiptir. Mahşer gününde hesap ödeyeceğimizi, ölümden sonraki dirilişi, kabir hayatının varlığı gibi tüm anlatımlar, bu türden bir inancın konusu olur ki, biz buna iman diyoruz. Bu inanç türü bütünüyle belirgin bir niteliğe ve kesin bir kabullenmişliğe sahiptir. Kimse bu inanç türünü sorgulayamaz. Zira insan bir defa ölecektir. Allah(c.c) kuran-ı kerimde "inananlar ve inkar edenler" ayrımını açık ve seçik olarak haber veriyor. Bu yüzden böylece kesin bir iman ve kabullenmişlik isteniyor. Bu durumda, kutsal kitaba inanan birisi bu ayrıma da inanmalıdır. Yani, irademizin burada ki temel etkisine dikkat çekmek istiyorum. Oysa birinci tür inanç ayrımımda ise bu türden kesinlik yoktur. Kimileri, "evet meteoroloji söylüyor ama ben yağmurun yağacağına inanmıyorum" diyebilir. Bu türden bir inancın doğruluğu deneyim edinilmeye muhtaçtır.

 

Bu ayrımı yapmak isteyişimin bir nedeni, bu iki inanç türünün hem bir çatışma ve gerginlik içinde olması hem de, iman ile bilgi arasında ki ayrıma dikkat çekmektir. Zira imanlı bir kişi, gaybi bir habere inandığı için, deneyim içermiyor. Oysa, bilişsel inancın konusu deneyimsel bir bilgiyi içermiştir. Böylece, bilgi ile inanç arasındaki ilişkiye dair, diyebilirirz ki; bilgi bir inanç türü değildir ve ayrıca, hiç bir inanç bilginin kökeninde de yer almaz. Bilgi, inancın bir nesnesi konumunda pek ala yer almıştır.

 

Bilgi bir zihin yetisinin üretimidir!

 

(...)

 

Tüm bu yazdıklarımın psikoloji ile olan ilişkisi nedir? Neden bunları yazdım?

 

Psikoloji bilimi, insan bedenine o denli saplanıp kalmıştır ki, bu yüzden oradan dışarı çıkmakta pek çok sıkıntılara ve güven kaybına uğramıştır. İnsan usunun yetkinliği, zihin ve bilinç uyumunun açığa çıkması adına önemli bir kazanımdır. Sorgulamayan hiç bir us, tinsel gerginliklerinden sıyrılamaz. İnsan, bir bütün olarak düşünür ve edimlerde bulunur; oysa onun bütünlüğü, tekil ve tikel edimlerinde ve işlevlerinde bir sorun teşkil etmemiştir. Sorun, tam aksine, bu bütünlüğün yitirilmiş olmasıdır.      

 

Bu yüzden, psikolojik problemlere saplanmış tüm insanların, düşünme ve karar verme yetilerinin bozukluğu içinde kaldığına, ve usun bu yetisinin tümüyle zayıflaması ile de, bu insanın toplumsal hiç bir işlevinin sağlıklı olamadığına şahit oluyorum.

Yani, diğer bakışımla denirse; psikolojik çözümlemeler, patolojik vakıalara evrilmeden önce zihinsel birer vakıa halindedirler. İradenin seçim yetisinin zarar görmesi ile birlikte alınan kararların ve varılan kanaatlerin meydana getirdiği ya da sebep olduğu endişe, korku ve kaygı türünden olumsuzluklarımız, zamanla tüm zihnimize hakim olurlar. Bu durumda gerginlik ve çatışma içine düşen iç-dünya, bedenin fizyolojik yapısını negativ bir etkilenim içine sokacaktır. Ve bu kaçınılmazdır. Ben buna önceki yazımda "ayna sendromu" demiştim.

 

(  DİPNOT; ayna sendromu şudur; İmam Rabbani(k.s), camdan bakan bir kişinin kendisinden başka her şeyi gördüğünü ama aynaya bakan kişinin ise kendisinden başka hiçbir şeyi görmediğini söyler. Burada bir parça balçığın ya da ziftin ne tür bir farklılık meydana getirdiğine dikkat çeker. Kendisini görmeyen bir kişi hep başkalarına ya da başka şeylere takılıp kalır. Gözü başkalarında olur. Oysa insanın kendisini görüp kendisine çeki düzen vermesi çok önemli bir konudur. Kendi eksiklikleri ile meşgul olan bir kişi, tutarlı bir davranış sergilemiştir. Bu kişi bencil değildir zira bencil kişi, kendi eksiliklerini gidermeye çalışan değil, fazlalıklarını arttırmaya çalışan kişidir ve bu yüzden tüm çabası gösteriş, üstünlük, zorbalık, haksızlık üstüne temellenmiş olur. Bu durum sanıldığı gibi genel bir iyiliğe hizmet etmez, oysa kendi eksikliklerini gidermekle yetinebilen ve bu türden bir ahlakı yüklenen kişi, farkında olmadan iyinin yagınlaşmasına hizmet eder. iyilik bir insan üretimi değildir, insan bu üretimin yayıcısıdır ancak. Aynı durum kötülük içinde geçerlidir. Birçok defalar, iyilik yaparken, aslında kötülük yapmış oluruz. Ve terside geçerlidir. Eğer iyilik bir insan üretimi olsaydı, "iyilik yapmanın" bir anlamı kalmazdı. Bu yüzden asıl "iyilik" iyilik yapmanın kendisidir, yapılan şey değildir. Bu bağlamda "ameller niyetlere göredir" sözü aklımıza geliyor. O halde, iyilik yapan kişi, yapmış olduğu iyiliğin sonucundan mesul olmuyor. Bu böyle olsaydı eğer, birçok alim, kötülük yapma korkusundan ilim yapamazdı. Oysa Allah, alimlerin yanlışlığına dahi mükafat veriyor; yeterki niyeti Allah ilminde hizmet oslun... 

Konuya ilişkin derinleşmemiz mümkün ama ayna sendromunu kısaca özetlersek; bireyin kendini özeleştiri yapması, dış`ta olan her bir nesneyi bu eleştiri ışığında görmesidir.. ) 

 

(...)

 

insan, doğanın içinde yer edinirken salt bir özne olmanın ötesine taşmış, kendiside doğanın bütüncül bir parçası olabilmiştir. Böylece bedensel aktivitelerimizin öznel konumumuzda işgal ettiği alanıda haktanır olabiliyoruz. Söz gelimi el becerileri ile teknik icatlar yapan kişiler, bedensel bir zekaya sahiplerdir ve bu zekaları ile tüm insanlığı derinden etki altına almışlardır. Öte yandan rasyonel bilgilerin peşinde koşan matematikçiler ise soyut bir zeka gücüne sahip olabiliyorlar.

 

İnsanın bu yöndeki çabaları(doğaya alışma etkinlikleri) öznesi ile yüzleşmesini, büyük oranda hesaplaşmasını zorunlu kılacaktır. İnsan bu iki yanın bir sentezi olarak her an yeniden bir üretim içinde kalmaya zorunlu kılınır.

İnsan, seçim yapabilme imkanınca üretim içinde kalabilir, bu yüzden iradenin yokluğunu içeren tarzda yer alan tüm çabalar, kendi içlerinde büyük oranda tutarsız kalmaya da zorunludurlar.

 

"düşünüyorum, o halde varım" ...  Kim bu gerçeği tersine çevirebilir ki? Var olmak bir üretimdir, bu üretimin dışında kalan var mıdır? Yani, yokluk içinde kalmak mümkün müdür? Her birimizin bir varlık içinde olmaya zorlanıyor olmamızı sağlayan erek nedir? 

 

Bu bağlamda insan öznesi sadece doğayı dönüştürmüyor, ona amaç yüklüyor ve bu amacı kendi varlık minvali çerçevesinde kurguluyor. Tüm bu tarzların bir seçim ilkesi dışında varolması demek, insanın amaçsız olması demektir.

 

(...)

 

Nevar ki davranışçı okulun bu türden kaygıları yoktur. Onlar için imgeler, irade ya da benzeri tüm usavurumlar birer fantazi bile değillerdir. Bu türden pozitiv bir bakış açısı ile insanın, ancak bir yönü üstüne bilgiye sahip olabiliyoruz; elbette beynin davranışları! Nöronların hareket tarzları ve hareket biçimleri! Oysa nöronlar bu bağlamda biyolojik bir yapının ötesinde değillerdir.

 

Bu türden bir hata ise bilişsel psikolojiyi sarmış durumda. İnsan beyninin bilinç üretme merkezi olması söz konusu değildir. İnsan, bilincini doğanın aktivitelerine de borçludur.

 

Köpekler, kediler ve fareler üstüne yapılan deneylerden elde edilen sonuçlar, insanlarla karşılaştırılmıştır. İnsanlar üstüne yapılan, daha doğrusu, çocukluk döneminde yapılan deneyler ise, insanın tüm hayatına yaygınlaştırılmak istenmiştir.

koşullu davranışları, inançlar ve öğrenme alanlarına da yaygınlaştıran psikolojik kuramların tutarsız olan tarafı, bu türden bir öğrenmeyi hayvanlardan insanlara yaygınlaştırırken, iradeyi yani seçim özgürlüğünü atlamış olmalarıdır. Burada eksik olan ya da diğer anlamda abartılmış olan konu, biyolojik ve mekanik temelde yer alan bilimsel çabaların, aslında insan öznesinin bir ürünü olduğudur.

Diğer anlamda, hayvanlar gaf yapmazlar, mimikleri yoktur ve ağlamanın bir kaç türlüsüne de sahip değillerdir. Biz insan ırkı, çok gülmekten de gözlerimizin yaşardığını ve pek hüzünlü olmaklada aynı durum içinde kaldığımızı biliyoruz. Oysa her iksi ağlamak değildir! Bunu ayıran nedir?

 

Bir çocuğun ağlaması, onun bir tür iletişim kurma çabasıdır. Bir delikanlının ağlaması, derin bir travmadır. Bir yaşlının ağlaması ise artık bir acziyettir... Bu türden yüzlerce yorumlara sahip olabiliriz. Bu ayrımların koşullu öğrenme olduğunu hangi kıstasa göre belirleyebiliriz? Ya da daha spesifik anlamda söylersek; bu türden davranış çeşitliliğinin belirgin bir sınır koşulunu üretmek ya da gözlemlemek mümkün müdür?

 

Bir diğer anlamda, aynı kelimelerden yola çıkılarak kurulan yüzlerce, milyonlarca tümcelere sahip olabiliyoruz. Bu türden bir gücün temelinde yatan bütün anlamıyla zihinsel bir kapalılık mıdır? Yani, insanın öznel ve iradi hesaplarının dışında hangi türden bir araç ya da gereç ile, dış dünya ile ilişkisinden söz ediyoruz? Bunun ortaya konması gerekiyor ve zihin ya da anlak, birincil derece de felsefenin konusudur, psikolojinin değil! Zihin kavramı üstüne eğilmedikçe, hiç bir algı ve görgü, öğrenim ya da üretim türünden benzeri aktarım nesnelerini irdeleme şansına sahip değiliz. Kavramsal sorgu olmadan biçimsel usavurum imkanı yoktur!

 

Demek ki psikoloji, felsefenin etkilenimi dışında kalamayacaktır ve bu demektir ki psikoloji, sadece biyolojik bir olgu değildir! O aynı zamanda sosyal bir olgudur, düşünsel ve dolayısı ile metafiziksel bir olgudur.

 

(...)

 

Burada yazdıklarımı PROF. JUNG en iyi anlayan bir psikoloji-bilgini olarak, insanın mitolojiden dine, inançlardan simgelere kadar çok derin çabalar içine girmişti. İnsan, bir tarafı hep karanlıkta yol almaya mahkum olan bir varlıktır! Böyle bir varlığın, falanca nöronların filanca tavrına göre tanımlanma çabası, basit anlamda şaşkınlıktır. Elbette, açlık ve doygunluk, korku ve endişe, istem ve aşk gibi birçok dürtülerimizi(n) harekete geçirdiği nöronları saptayabiliyoruz, ama bu saptadığımız ya da öyle varsaydığımız nöronlar, tıpkı bir cümlenin anlamı göstermesi kadar anlama sahiptir. 

 

Ben beynimizin 6. duyu organı olmasını istiyorum. Burada ki istemimin temelinde ise, nöronların çalışma sistemlerinin bütncül karekteridir. Yani, nöronların bağlantı koşulları ile bu koşulların varolma süreçlerinin bütüncül bir karekter taşıdığını ve bu karekter sayesinde ise, tüm biyolojik yaşamsallığımızı kontrol edebildiğini düşünüyorum. 

Söz gelimi dokunma duyumuzun yani sinir sistemlerimizin uç noktasında yer alan miyelinin beyne ilettiği duygunun, varolmasının birçok koşulları olmalıdır. Burada beyin fizyolojisinin işlevi ile, bu duygunun bende ki anlamı farklı yapılara sahiptir. Bu durum kimlerince pek sert kimilerince de pek yumuşak anlamlara sahiptir ve buradaki başlık konunun sadece bir yönüdür.

 

Kognitiv bilimin yapmış olduğu zihin ve beyin açıklamaları ise hiç bir olumlu kanaat uyandırmıyor. Zira insan beyni nasıl olurda basit bir biyolojik-mekanik makine gibi tasavvur edilebilir? Ama ediyorlar! Peki, insan zihni nasıl olurda basitçe bir bilgisayar programı niteliğine indirgenebilir? Ama öyle düşünüyorlar!

(bu konuda felsefe linkimde Filozof SEARLE üstüne olan üç ayrı not birikimi var. orada daha geniş bir özet söz konusudur)

 

"YZ (yapay zeka) konusunda, durum işlemci ve sonuç(DİVS) üzerine yapılan programlar için büyük iddialarda bulunuldu. Kabaca ifade edersek, DİVS bir program değil bir tür bilgisayar düzenidir. Fakat DİVS`de gerçekleştirilen programlar YZ`nin gelecek vaad eden örnekleri olarak kabul edilmektedir. Bu programlardan birisi bir komutla blokları taşıyanbir robotun içine yerleştirilmiştir. Dolayısı ile, örneğin, robot "küp şeklinde bir blok al ve onu üç birim sola taşı" komutuna, uygun biçimde cevap verecektir. Bunu yapması için, hem optik alıcılara hem de robot kollara sahiptir ve bu optik alıcılardan girdileri alıp motor düzeneklerine çıktılar gönderen dönüştürücülere bağlı bir biçimsel simge hareketleridizisini gerçekleştirdiği için sistem çalışır.Fakat benim sorunum şu; tüm bunların varolan insan davranışı ile ne ilgisi var? Örneğin insanoğlu, gerçek hayatta nasıl davrandığı hakkında birçok detayı bilmekteyiz. ilkin bilinçli olmalıdır. Bunun dışında, komutu duymalı ve anlamalıdır. Blokları bilinçli olarak görmeli, komutu yerine getirmeye karar vermelidir...Burada bilinç yoksa, söz konusu edimde yoktur... "(filozof SEARLE- zihin felsefesi sayfa240 ve sonrası)

 

Gerçektende, söz gelimi benim gibi bir araştırmacı için, bu türden bir program çabasının hiç bir tutarlılığı yoktur. Filozof searle konuya sadece bilinç ve zihin temelinde yaklaşmıştır ve ben burada, örneğin sosyoloji-antropoloji-siyaset-dil-kültür-inanç-tarih ve diğer birçok temel konu araştırmalarıyla yaklaştığımda, bu türden bir çalışmanın(YZ-KOGNİTİV) temelde birçok fayda sağlasa da, geri kalan anlamında, basit bir alanı içerdiğini düşünüyorum. Beni asla ikna edemez tarz içinde bir çabadır doğrusu.

 

(...)

 

Benim basit bir sloganım şöyle; bilgisayarlar gaf yapmaz! Yanılgıya düşen insandır, çünkü insanın zihinsel ya da bilinen adıyla bilişsel süreçleri ile bilgisayar sistemlerind eki algoritma süreçleri çok derin bir farklılık içerir; çünkü bilgisayarlar hata veriyor iken insanlar yanılgıya düşerler!

İnsan, yanılgısından geri dönebilir, ama bilgisayar programları hata onarımlarını gidermek için halihazırda yeterince karmaşık bir sistem ağına sahip değillerdir.

Bilgisayar programlarının(işletim sistemleri) kendilik üretimlerine sahip olmaları mümkün değildir, zira istemlilik ve seçim linkleri icad edilmiş değildir.

 

Bu not öbeğini biraz uzattım galiba... ama kendimi durduramıyorum, o denli eğilmem gereken konu başlıkları varki...  

 

"insan cins olarak ilerlemenin içinde değildir; daha yüksek tiplere ulaşılır, ama onlar idame olmazlar. cinsin seviyesi yükseltilemez"(NIETZSCHE)

Etiketler: PRATİK