Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR:BÖLÜM 10,
  • Kategori: Sosyoloji
  • Tarih: 06 Mart 2016

KADIN ERKEK AYRIMINDA TOPLUMSAL YAPI: SOSYO POLİTİK BİR İNCELEME[1]

Süleyman ÖĞREKÇİ

KTO Karatay Üniversitesi                                                                                                           

Sosyal Bilimler Enstitüsü

İşletme Tezli Yüksek Lisans Bölümü

suleymanogrekci@hotmail.com

 

 

ÖZET

Toplumsal yapıda kadın erkek ayrımı üzerinde çokça düşünülen ve tartışılan bir konudur. Toplumsal cinsiyet ayrımında incelendiğinde erkekler ve kadınlar bazı noktalarda birbirinden ayrılır. Söz konusu bu ayrım eğer gerçekte bir sistemsel ayrışmayı karşılıyor ise buradan anlaşılan üç genel başlık vardır; bunlar ekonomik, politik ve toplumsaldır.[2]Ayrımlaştırma ya da ayrım, sosyal içeriklerin farklı temellerde sorgulanıp cevaplanması ile ilgilidir. Konuya ilişkin olarak “statü” örneği kadınların, ekonomi bağlamında ikincilleştirilerek sorunlar yumağına dönüşmesine neden olmuştur. Bir diğer anlamda “cinsiyetçilik”[3] ve toplumsal cinsiyet örneğinde kadınlar, toplumsal kültlerin (tabulaşmış öğretiler olarak) eşliğinde farklı yorumların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yönetim ve iktidar temelinde sorgulandığında kadınlar, “ataerki” bir toplumsal yapı içinde (modern politik bağlamda) doğrudan siyasal sistemin kız kardeşleri olarak ayrıma tabi olmuşlardır.

 

GİRİŞ

Yaşamın Öznesi olarak kabul edilen erkekler (ya da erillik), sosyalite içinde kendi özgün yapılanmalarının artalanında tasarımsal bir aklın ürünü olarak pratikten uzak kadınsız bir yaşamı benimsemiş durumdadırlar. Diğer anlamda yüklemsiz bir özne olan eril “tema-tasarım” tarihsel bir üretimden fazlasını içermemektedir. Sorun tarih tasarımıyla bir yönüyle ilişkili olsa da diğer sorun, eril yaşamın merkezinde kadınların ikincil kalmasında mutlak bir meşruiyet alanının ön-kabulünden kaynaklanmaktadır. Erillik bir ön-kabulden ötesi değildir.Uygarlaşma sürecinde inşa olunan “erillik” modern dönemlerin etkin ve itici gücü haline gelmiştir. Tarihselliğin üretim sistematiğinde (eş deyişle, tarih yazımının yaratıcı etkinliğinde) temalaştırma önemlidir ve erillik bir “tema-tasarım” olarak da anlaşılabilir. Bölümde geçen anlatımlar bu tema-tasarımlaştırma süreçlerini gözlemlemeyi amaç edindi. Kadınların toplumsal ayrımcılıkla anlaşılması bir yana ayrıca, “kadın-olma” kimliğinin bizatihi kendisinin ürettiği ikincillikten de söz etmek gerekir. Kadının tarihi bizlere kendi başına bir olumlama süreci vermiyor, o ayrıca eril hafızanın bir yan ürünü olarak kendilik payandasına da sahiptir. Yani kadın kimliği, statüsü, rolü ya da formu eril üretimin çıkış noktasını temsil ediyor. Böylece erillik özneleşirken kendi meşruiyetini de sağlamlamış (gerekçelendirmiş) oluyor. Bu meşruiyet çerçevesinde kadın belirli bir alana hitap ediyor ya da bir takım anlamlar (algılar) eşliğinde pratikte yer edinme imkânı bulabiliyor. Nihayetinde kadın tarih içinde kendi gerçekliğini araştırmaya eğildiğinde eril bir evrensellik üretim temalarında nesnelleştiğini, formlaştığını, ürün haline dönüştüğünü görür ve bunun adına ‘tarih tasarımı’ (Collingwood, 2013) dendiğinde kadın, “tema-tasarım nesnesinin” öznesi haline dönüşür. Erilliğin manidar tutumu kadınların “ötekileştirme” aşamalarından türeyen, özgünleşen ve yerelleşen bir etik üretime sahiptir. Ekonomiden politikaya, dinden sanata ve etnolojiye kadar geniş bir zeminde yaygınlaşan eril-yerleşke, kendi varoluş sürecine indirdiği derin darbesini koynunda taşıdığından bihaber yaşamın merkezine oturmuş durumdadır. Toplumumuz açısından düşünüldüğünde bu talihsizliğin adı “kapalılıktır.” Uygun bir statüye, yaşama, inanışa, beklentiye vs. inandırılmış, tümüyle yaşamsal evrenin merkezinde kadın demek bu toplumda kapalılık demektir. Kapalılığın açık edilmesi eş deyişle –sosyal, ekonomik ve politik atıllığın, israfın, yabancılaşmanın ve sömürünün de açıklığa kavuşması anlamına gelir. Kadınlarımız yaşamın yaygın bir zemininde her zaman atıl ve ikincil kalmaya zorlanarak kamusal alanın pasif ve uygulayımcı gücü haline indirgenmiştir.

Feminist ideolojinin karmaşası belki de tek yönlü doğayı kabullenememiş, bizatihi çıkış aşamasında “ikincilleşen” içsel bir tepki olmasından kaynaklanıyor olabilir. Diğer anlamda“İdeoloji”(Vincent, 2006) yapısal olarak feminist tartışma da “ikincil” kaldığından kendine özgü tarihsel bir nesne üretmekte hem zorlanır hem de bunun edebileştirilmesi noktasında daralmaya mahkûm kalır.Bir ideanın nesnesi onun tarihsel üretiminden ayrı düşünülemez. Buradan hareketle tarih aynı zamanda idea üretim mekanizmasına kuluçkadır ve feminist teori bu kuluçkayı tarihe değil kendi çıkış aşamasına dayandırmaya zorunlu kaldıkça, güdükleşir. Feminizm bir ideoloji olarak doğrudan kendinden beslenmeye zorunlu kaldığı için etkisi naif ama dinamik ve yaygındır. Başka türlü yaklaşıldığında bir biçimde “kadın-erkek” ayrımının köklü bir değişmezlik kabulünün dışarıya dönük açıklamalara da real-teori sağlamış olması feminist yaklaşım adına çerçeve belirler.ikincil kalmasında mutlak bir meş

Toplumsal cinsiyet bir sistem olarak düşünüldüğünde, sözü edilen temel başlıklar, her ne zeminde olursa olsun, nihayetinde biyolojik bir cins ayrımından ortaya çıkmaktadır (Rubin, 2012: 174).Bu ayrımda kadın, erkek egemenliği karşısında “ikincilleşmeyi” rutin bir işlevsellik içinde kabullenir. Burada rutin olan sistem vurgusu altında düşünüldüğünde toplumsallaşır ve iktidar, kadınların toplumsal yerleşkesini pekiştirmek için kurulur. Bilindiği kadarıyla ikincil olan hemen her sistem örgüsü “ikici” bir karşıtlıktan doğmuştur. İkicilik (Plumwood, 2004: 65) bir karşıtlar kümesi oluşturduğundan “ötekileştirme” bu süreçten doğar.Toplumsal cins ayrımında doğrudan sözü edilen ötekileştirmeyi rutinleştirme olarak anlamak ise son derece doğaldır.Demek ki kadın erkek ayrımında sistemsellik toplumsal yapının bir karşılığı olarak anlaşıldığında kadınların, erkek egemen bir dünyada özgürlük alanlarının neleri kapsadığı tartışma konusu haline gelir. Öyle ise kadın ile erkek ayrımı bir diğer anlamda toplumsal bir yapıyı içermiş durumdadır ve toplumsal yapı(Connell, 1998: 133),deneyimler ve etkileşimler alanını yansıtır.Yapısal bir gerçeklik olarak toplum fikri, modern düşünce sisteminde, birey ile onun içinde deneyim edindiği “yapı” arasındaki etkileşimlerin tartışması ile anlamlara bürünmektedir. Bireylerin eylemselliği ile yapı (Giddens, 2013: 145)bir şekilde etkileşim içindedir. Bu sürecin kendini görünür kıldığını varsaydığımız “dizge” kadın erkek ayrımında taraflar arasında meydana gelmiş tarihsel bir gerçekliği yansıtmaktadır. Bu tarihsel gerçeklik aslında bir bakıma erkek egemen bir tarih yazımının tezahürüdür ya da “ataerki” tutumların bir neticesidir. Bu gerçekliğin tarih-yazımı biçiminde cinsiyetçilik rolünün kadınlar tarafında ağırlık basması tarihin belliki açık bir “cins-ayrımı” içinde ‘yazılmış olmasının’[4] tezahürüdür (Berktay, 2006: 21). Bu ayrımda iş bölümü ve toplumsal statü kendini cinsler arasında yer alan farklılaşmaların tesirinde geliştiğinden, dizgesel yapılanma içinde cinsiyet ayrımcılığı olumlanmış (kabul görmüş) bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır (Connell, 1998: 141).Sözü edilen “ayrımlaştırma” sürecinin modern toplumsal varoluşun sınır belirlenimleri olarak görmek mümkündür. Kadınların “toplumsal dizge” içindeki dışlanmışlıklarında temel argüman ekonomik güç olarak anlaşılmalıdır (Rowbotham, 2011: 29). Bu bağlamda kadınlar uzun süre belirli bir amaç eşliğinde demokratik sistemin dışında tutulmuşlardır.Burada sorun sadece ekonomik yapıdan kaynaklanmamakta bizatihi yönetim alanında değişen hukuki ya da dizgesel değişimlerin etkisinde meydana gelmektedir. Modern iktidarda hukuksal değişimler özgürlük ile bunun alanına girmeyi hak kazanmış unsurlar arasında bir belirlenim çiziyor.Konuya ilişkin “kamusallık” (Taylor, 2104: 226-27) kavramını örneklediğimizde modern öncesi anlamda kamusal alan tartışmaların ve kararların (karar süreçlerinin) bir alanı olmaktadır oysa ki modern kamusallık içinde tartışma siyasal erkin izlek alanı haline gelmiştir.Dolayısıyla kadınların toplumsal ayrışma içine dâhil edilmeleri modern devlet ve onun araçlarının aracılığında olup bitmektedir. Foucault, iktidar üstüne eğilirken ‘iktidar ile hakikat üretimi’ arasında belli bir türde ilişkiler döngüsünden söz etmektedir. Onun yaklaşımına göre iktidar ile hukuk üretimi arasında karşılıklı bir ilişki söz konusudur (Foucault, 2011; 37-38).Bu sözü edilen ilişki iktidar aracılığında gerçeklik ile birey arasındaki karşılıklı varlık şartıdır. Diğer anlamda toplumsal gerçeklik iktidar eliyle yaratılırken iktidar aynı gerçekliğin bir parçası olarak uygulama alanına hâkimolacaktır. İşte bu sürecin modern dönemler açısından başlangıcı modern kapitalist sistemin ürettiği yeni kamusallık aracılığında ortaya çıkmıştır.

Buradan hareketletoplumsal ayrışmanın en temel konularından birisi olarak “kamusal” ile “özel” ayrımıtarihsel sürecin bize gösterdiği kadarıylaRoma döneminden modernitenin yaygınlaştığı dönemlere kadar (18. Yüzyıl olarak değerlendirildiğinde) toprak yönetimi ve onun etkisinde gelişen aile ekonomisi [oikos] üstünde dönüşümlere uğramıştır (Habermas, 2007; 62-65). Böylesi bir dönüşümden esinlenilerek irdelendiğinde “ataerki” aracılığında kadınların kamusal alanda maruz kaldıkları toplumsal ayrışma feodal düzenin toprak sisteminde zemin bulmuştur. Aslına bakılırsa sözü edilen kamusal alan yaratımında –yani kadın ile erkeğin toplumsal kurumlar açısından ayrımlaşması –kadınların  “ikincilleştirilmesi”, dinsel alanlarda meydana gelen kadın ile erkeğin bedensel ayrımlarıyla da ortaya çıkmaya başlamıştır (Sennett, 2011: 217-218).Gerçek şu ki kamusal ve özel ayrımı bir ekonomi ya da politik alanın yanı sıra dinsel etkiyle de kendine yer edinmiştir. 18. Yüzyıl Aydınlanma Çağının Avrupa’ya getirdiği yeni sosyal yaşamın temel çatışma konularından bir tanesi de dinsel kavgalardır (Melton, 2011: 62). Melton çalışmasında dinsel çatışmaların Aydınlanma dönemi üstünde edindiği etkiyi politik ve ekonomik ayrımlaşma sürecinden öne çıkarmakla aslında “cins-ayrımı” çerçevesinde ele alındığında çok yerinde bir tespit olarak anlaşılmaktadır. Modern öncesi bu ayrımlaştırma modern dönemlerde daha rasyonalize bir biçimle ortaya çıkacaktır. Modernite biçimsel bir kurgulama süreci olarak “kamusal” ile “özel” ayrımını kadın ile erkeğin politik ve ekonomik alanda sistemselliğini temsil eder. Bu ayrımlaştırma kendi gerçekliğini “kişisel olan politiktir[5] propagandasıyla yadsıyarak modern aklın eleştirisine işaret eder.Demek ki, kadın erkek ayrımlaşması üstünde düşünüldüğünde üç temel toplumsal kurumun tarihsel gelişim aşamasının izlenmesi sürece ilişkin dönüşümlerin sağlıklı bir şekilde tespit edilmesi için elzemdir. Ekonomik, toplumsal ve politik alanın kadınların ikincilleştirilmesi bağlamında dizgesel bir bütünlük içinde hareket ettikleri günümüz açısında da alenen ortadadır.Şimdi sözü edilen bu kurumsal olgular üstünden hareket ederek kadınların, tarihsel süreç içinde ortaya çıkan “yapısal” değişimlerini irdelemeye geçebiliriz.

 

1.EKONOMİ VE SOSYAL YAPI İÇİNDE KADIN ERKEK AYRIMININ TARİHSEL DÖNEMLERDE EDİNDİĞİ KONUM

Toplumların üretim ilişkileri incelenirken dikkat edilen hususlar arasında; üretim ile karşıtında yer alan tüketim sürecinin sosyal yapı üstünde edindiği dönüştürücü etkisi uygarlık (medeniyet) tezahürünün birincil nedenidir. Ekonomi ve uygarlık arasında “eylemsel” bir ilişki söz konusudur. Daha geniş bir bakışla ele alındığında ekonomiye dair bir eylem başkaları tarafından değerliyse ya da değerlendirilmişse bu toplumsal bir zemine sahiptir anlamına gelmektedir (Weber, 1995: 41).Buradan da anlaşıldığı üzere toplumsal yapı; ekonomi çıkışlı eylemle yakın bir ilişki içindedir. Bu ilişkinin öznesi konumuna yerleşen “ekonomik hayat” (Braudel, 2014: 49) tarihin hemen her nüshasında görüldüğü üzere uygarlıkların ortaya çıkmasında, anlaşılmasında ya da farklılaşmasında önem arz etmiştir. Konuya dair başlıklar arasında dikkat çekici bir kavram olarak ‘özel mülkiyet’ kendi varoluş gerekçelerini ekonomik hayat ve onun ürettiği toplumsallık ( ‘uygarlık’ ) aracılığında ortaya koymaktadır. Dönemsel olarak incelendiğinde özel mülkiyet (Beer, 2012: 48-49)sınıf ayrımlarının ortaya çıkmasıyla yakın bir ilişki içindedir. Yunan toplumlarının gelişim aşamaları sistemsel olarak açıklayıcı bir örnektir. Toplumsal ayrışma ile bu sözü edilen gelişim aşaması(genel adıyla ‘sosyallik[6]), insanlar arasında bilgiden deneyime kadar bir paylaşım imkânı sunmayı karşılar (Faulkner, 2012: 24).Demek ki bireylerin kendi yaşam alanlarını belirginleştirmesi ya da bu belirlemenin sınır alanları deneyim ve bilgi süreçlerinin etkisinde olup bitmektedir. Sözü edilen sınır-alanları bağlamında kadın erkek ayrımı iş ve meslek açısından basite indirgenmiş bir tarihsel anlatıma sahiptir. En bildik yaklaşımıyla ilkel insan ile modern insan arasında yer alan ayrım toplumsal iş bölümüdür; çünkü ilk insanların bütün gayeleri ve eylem biçimleri yaşamda kalma çabasından ibarettir (Faulkner, 2012: 26). Zaman içinde meydana gelen çeşitlenme (yaşamın detaylanması), insanların toplumsallaşma aşamasında iş-bölümü yapmaları ihtiyacına gereksinim duyduklarına bir örneklemdir (Monaghan&Just, 2007: 77).Bu sürecin “simgesel”[7] bir yaşam tarzı getirdiği ortadadır. Öte yandan sözü edilen bu yaşamsal çeşitlilik, bireyler arası ilişkiler açısından maddi üretimler temelinde bütünsel bir toplum organizmasının gösterimidir ki toplumsal gelişme ve ilerleyiş sözü edilen bölüşüm temelinde bir tür işlevsellik anlamına da gelmektedir (Malinowski, 1992: 35).

Kadın erkek ayrımında toplumsal işlevsellik ile toplumsal ayrışma arasında derinlemesine bir fark vardır. Kadınların toplumsal gelişmişlik aşamasında ikincil bir konumda yer edinmelerinde sözü edilen sosyalleşme sürecinin aşamaları etkin bir rol üstlenmiştir. Sosyalleşme (Delmar, 1998: 119)bireylerin toplumsal bir kimlik kazanım aşaması olarak düşünüldüğünde kadın ile erkek sosyalleşmesindeki ayrım, ev içi ve ev dışında meydana gelen yaşamsal farklılıklarla ilgili olur. Kadınların ev-içi ekonomi ve yönetim sürecinde etkin olduğu, erkeklerin ise ev-dışı (kamusal) bir alanda zamanla daha etkin bir konumda yer edindiği yaklaşımlarının ana teması sosyalleşmenin her aşamasında kadın-erkek ayrımının rutinleşmesini gerekçelendirmektedir. Diğer anlamda kendisinden söz edilen “ataerki” yapılanma aslında, ekonomik ya da politik temellerin etkisi bir yana sosyalleşme süreçlerinin bir karşılığıdır.Dönemsel olarak ele alındığında kadın ile erkeğin birlikte çalışarak eve döndürdükleri mağaralar sosyalleşme süreçleri bakımından bir ayrıma tabi olmuyordu (İlin&Segal, 2009: 42). Toplumların farklı coğrafya ya da kültürel çeşitlilikler içinde tarihlendirilmesi zaman içinde meydana gelen ekonomik değişimlerle ilgilidir. Bu değişimler ya da farklı yaklaşımlar her toplumda sosyallik bağlamında ortak katmanlara sahiptir. Farklı bir yaklaşımla sosyalleşme ile ekonomi arasında karşılıklı etkileşim görece farklılıklara sahiptir. Hemen her toplum için sosyalleşme bir şekilde ekonomi sistemlerinde meydana gelen değişimlerle iletişim içindedir. Ancak bu durumun tersi her zaman geçerli değildir; çünkü sosyalleşme ayrıca politik, dinsel ve kült birikimlerinin de bir karşılığı olarak anlamlar içermektedir. Difüzyonist geleneğe göre kültürel çeşitlilik mümkündür (Erıksen&Nıelsen, 2010: 47) ve bu çeşitlilik bizim yaklaşımımız açısından bakıldığında sosyalleşme süreçlerinin etkisinden kaynaklanmaktadır.

Demek ki ekonomi ve sosyalleşme süreçleri arasında meydana gelen etkileşimler açısından bakıldığında kadın erkek ayrımlaşması toplumsal üretimlerin bireyler üstünde edindiği eylemsel farklılıkları da içermiş durumdadır. Bu farklılaşmanın tarihsel süreç içinde değişim aşamaları çeşitli başlıklar içermiştir. Bunlardan bir tanesi savaş ekonomisi ve bu etkiyle değişen yönetim ilişkileridir. Savaş ilk dönemlerde sadece bir tür üstünlük gösteriminden ibaretti, ancak zamanla kendine özgü bir ekonomi üretmesini de bildi. Burada ekonominin gelişmesi ile teknolojinin (ya da ilk anlamda tekniğin) gelişmesi bir etkileşim içinde yaşama belli ölçüde hız kazandırdı. Savaş teknolojilerinin gelişmesi ile metal işlemeciliği(Pontıng, 2011: 66-67) arasında doğrudan bir ilişki varsa da asıl etken muhtemelen ticari gelişme ve yayılmayla ilgilidir. Savaşın ekonomi ile olan ilişkisinde temel konu ticaretti ve karşılıklı bir etkileşim içinde gelişme gösteriyorlardı (Wood, 2013: 74). Wood sözü edilen ilişkinin ticarileştirme süreci açısından dikkat çekici olduğunu ayrıca vurgulamıştır. Diğer anlamda nüfusun artması ve buna mukabil ihtiyaçların artmasıyla birlikte insanlar arasında iş çeşitliliği de artıyordu. Bu temel değişim yaşam içinde üretimin rengini değiştirecekti (Faulkner, 2012: 34-35).Kadınlar bu değişen yaşamın etkisinde daha çok ev işleriyle meşgul olmaya zorlandı; çünkü savaş arttıkça çocuk besleme işinde kadın yalnızlaşmıştır. Bu hikâyenin devamında kadınların evlerinin etrafında yiyecek toplayıcılığı yaptığına dair tahminler de yer edinmektedir (Durant, 2007: 27-28).Böylesi bir serüven içinde kadınların ekonomi temelinde sosyal yaşamda farklı bir yaşam içine sürüklendiklerini kabullenmek mantıksal olarak olağan gözükmektedir; ancak bu durum sosyal yaşamın ayrımlaşması adına yeterli bir cevap niteliği taşımamaktadır. “Sosyalleşme Süreci” içinde kadın erkek ayrımı değişen ekonomik koşullara rağmen aynı ayrıma maruz kalmaya devam etmektedir. Bu tutumun ardında yatan kadın ile erkeğin fiziksel yapıları olduğuna dair önyargılar devam etse de aslında kadınların ve erkeklerin fiziksel temelden kaynaklanan durumsal farklılaşmalar eşliğinde esnek olduğuna dair görüşlerde söz konusudur (Leibowitz, 2014: 20-21). Sözü edilen çalışmanın tartışma noktası fiziksel bir güç olarak erkeğin kadınlar üstünde baskın bir etkiye sahip olduğudur. Bu belli oranda gerçeklik payına sahip olsa da yaşamın daha incelikli bir süreç içinde dönüştüğü, teknoloji toplumlarının modern dünyası kadın ile erkek ayrımına aklın zorbalığında devam etmektedir. Bu akıl erkek egemen bir yaratım olarak devrimler çağının ürettiği modern politik akıl olarak okunabilir. Bu erkek egemen aklın yerleştiği ilk alanların kentsel gelişmeler olduğunu her dönem içinde gözlemlemek mümkündür (Benevole, 77-78). Kentsel değişimler aslında kültürel değişimleri resmeder ve bir kent inşası döneme ilişkin zihinlerin de inşasını yansıtır. Rönesans insanı ile döneme ilişkin sanatsal değişimler politik değişimlerin de bir eklemlenmesi gibidir (Russ, 2011: 125-26). Bu sürecin eşliğinde değişen sadece estetik değildir, devletin kurumsal aklının da icadını vurgulamak gerekir ve bu değişimler ataerki sürecinin birer yapılaşma eşikleri olarak da okunabilir.



[1]Bu çalışma, Doğanalp, Burcu ve Afşar, Bilge editörlerinin yayın aşamasında olanDİSİPLİNLERARASI BAKIŞ AÇISI İLE KADIN GİRİŞİMCİLER” kitaba gönderilen bölüm yazınından bir kesittir.

[2]Toplumsal ayrım birçok temel başlıkların ana teması olarak anlaşılmalıdır. Burada etkili olarak tarihin başlangıç dönemlerinden günümüze kadar var olan dinsel kurumların etkinliği konuya özel olarak ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. Tarihin en eski dönemlerinde yer alan dinsel ayrımla günümüz arasında farklılıklar söz konusudur. Başlık olarak dinsel ayrımda kadın erkek ilişkilerinde konu ele alınacaktır.

[3] Cinsiyetçilik, kadınların erkekler karşısında sert bir karşıtlık propagandasını içermiştir. Bu anlamda radikal feminizm ile eşleşmektedir. Ama öte yandan kadınlar karşı da erkeklerce sert bir ayrım aynı anlamı içermektedir. Genel anlamda sert bir cins ayrımıdır. Radikal feminizm için bakınız: Donovan, 2005: 268.

[4] Tarih yazılı bir metin olarak kendine özgü delil niteliğine sahiptir. Doğrusu, böylesi bir gerçekliği yok saymak ya da onun hakkından gelmek kolay bir çaba olarak düşünülemez. Filozof Hans G. Gadamer, “hakikat ve yöntem” adlı çalışmasında yazılı olana dair düşüncesini Kitab-ı Mukaddes ile modernite ayrımında açık bir dille ortaya koymuştur. Konuya ilişkin bknz: (Gadamer, 2009, cilt 2: 13-14). 

[5] Bu yaklaşımın ardında, eril siyasete karşı güvensizlikten neşet eden bir isyan yatmaktadır. Özellikle 1960’lı yıllardan sonra siyasal alanda meydana gelen değişimler içinde kadınlar, tıpkı 1789 devriminde erkeklere verdikleri desteğin, aslında karşılıksız kaldığına tanık olmuşlardı. Sol dünyada yer alan bu hayal kırıklığı sözü edilen sloganın gelişmesine dayanak olmuştur. Bknz: Anne Phillips, demokrasinin cinsiyeti, sayfa: 116-17.  

[6] Sosyallik ya da kültürel uyarlanma olarak “uyumlulaşma”, gelişim aşamalarının tümünü kapsayan bir yaklaşım olarak anlaşılmalıdır. Ayrıca sosyallik ile kültürleşme ilişkisi bakımından bakınız: Kağıtçıbaşı, 2010: 371.

[7] Diğer anlamda mutatlaştırma sürecidir. Eylem biçimlerinin belli bir sürece ve yönelime (ya da kurumsallaşmaya) yerleşmesidir. Bakınız: Berger ve Luckmann, 2008: 80-81

 

Etiketler: EKONOMİ, KADIN, TARİH