Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
SOSYOLOJİ ÜSTÜNE NOTLAR: BÖLÜM 8)
  • Kategori: Sosyoloji
  • Tarih: 22 Temmuz 2015

“hem felsefi hem de iktisadi olan klasik anlayış, modernliği aklın utkusu, özgürleşme ve devrim olarak; modernleşmeyi de, eylem halindeki modernlik, yani tamamen içsel bir süreç olarak tanımlar. Tarih kitapları haklı olarak modern dönemden, Rönesans’tan Fransız Devrimi’ne ve İngiltere’deki kitlesel sanayileşmenin başlarına değin uzanan dönem olarak söz ederler. Çünkü modernlik ruhu ve uygulamalarının geliştiği toplumlar, harekete geçmekten çok çeki düzen vermenin peşindeydiler: Başlıca amaçları arasında ticaretin ve mübadele kurallarının düzenlenmesi, bir kamu yönetiminin ve hukuk devletinin yaratılması, kitapların yaygınlaştırılması, geleneklerin, yasakların ve ayrıcalıkların eleştirilmesi yer almaktaydı. O dönemde merkezi rol oynayan sermaye ve emekten çok akıldır. O yüzyıllar boyunca yasacıların, filozofların, yazarların, her türden ‘kalem erbabı’nın borusu öter ve çeşitli bilimler şeylerin düzenini keşfetmek için gözlem, sınıflandırma, düzenleme çalışmaları yapar. Eskilere karşı çıkan yalnızca Modernler değildir; tarihten çok geleneğe dayanan ve aydınlanmanın yok etmesi gereken karanlığı yayan egemenlik biçimlerinden sıyrılan doğa, hatta Tanrı kelamı bile eskinin karşısında yer alır. Böylece klasik modernlik anlayışı her şeyden önce insanı doğayla, mikrokozmosu makrokozmosla bütünleştiren ve bedenle ruhun, insanın dünyasıyla aşkınlığın tüm ikiliklerini reddeden akılcı bir dünya imgesinin oluşturulmasıdır.

Anthony Gıddens modernliği, dört ana boyutu sanayicilik, kapitalizm, savaşın sanayileştirilmesi ve toplumsal yaşamın tüm veçhelerinin gözetimi olan tümle bir üretim ve denetim çabası olarak görür ve dolayısıyla güçlü biçimde bütünleşmiş bir modernlik imajı sunar.”[1]

 

 

(…)

 

Modern toplum demek ki bilimin, tekniğin, deneyin, aklın vs. egzotizme karşı duran tüm bu başlıkların öne çıkması olarak görülmektedir. İnsanın duyarlığı, vicdanı ya da kalbi değerleri modern toplum için doğrudan birer başvuru konuları olamamaktadır. Buradan hareketle modern toplum ile geleneksel toplum ayrımı karşımızda durmaktadır. Demek ki modernite bir inşa sürecidir, inşa edilmiş algılar, anlamlar, düşünceler velhasıl yaşantıların inşa edildiği bir sürece işaret etmektedir. Modernite o halde bir gerçeklik yaratımıdır. Çünkü gerçekliğin yaratılması demek, ona engel olduğu yönünde varsayımsal düşüncelerin ya da yaşam tiplerinin bertaraf edilmesine yönelik girişimde bulunmak demektir de. Buradan hareketle modern dünya ve modern toplum ve modern birey inşası; geleneksel dünyanın, geleneksel toplumun ve geleneksel bireyin ve kültürlerin karşısında durmaktır; ayrımlaştırıcı ve analitikçi olmak demektir. Modern toplum o halde atomize olmuş, sıkıştırılmış, ölçülendirilmiş, kurgulandırılmış, belli ölçü ve değerler çerçevesinde tanımlanmış bir fanustur.

 

MÖ 1000 yıllarında Yakındoğu ve Doğu Akdeniz’de bazı uygarlık biçimleri ortaya çıkmıştı. Bazıları ise çoktan gelip geçmişti. Büyük güçler resmi diplomasi vasıtasıyla bölgede birbirleriyle ilişki halindeydi. Sanatçılar, tacirler ve paralı askerler hayatlarını kazanmak amacıyla seyahat ediyorlardı. Fikirler, artistik tarz ve teknik beceri bunun etrafında bilinçli olarak değiştokuş ediliyor ve ödünç alınıyordu. Bu, gerçekten kozmopolit niteliği olan bir toplumlar grubuydu ve burası uzun bir süre için bu tür bir canlılık ve karşılıklı etkileşimin açıkça görülebileceği dünyadaki yegâne yerdi. Günümüzde, dünya tarihine hâkim olan eğilimlerin başlangıcı bu dönemde, burada ayırt edilebilmektedir. Bunu anlamaya başlamanın en iyi yolu yer değiştiren insanlar, göçler ve halkların hareketlerini izlemektir. Bunlar olup bitenlerle ilgili dinamiğin büyük bölümünü ortaya çıkarmıştır. MÖ. 2. Bin yıl boyunca; Hindistan, İran, Mezopotamya, Doğu Akdeniz, Mısır ve Ege’nin dilleri Hint-Avrupalı dediğimiz halkların yarattığı etkiyi göstermektedir. Bir görüşe göre bu halklar MÖ 2000 yılından çok önce Güney Rusya’dan gelmişlerdi. Beklide Orta Asya’daki iklim değişiklikleri diğer halkları batıya göçmek üzere doğuya sürerek Hint-Avrupalılar üzerinde göç baskısı yaratmıştı. İzledikleri yollardan biri onları Balkan Yarımada’sından Yunanistan ve Trakya’ya, oradan da Anadolu’ya getirdi. Bu arada diğerleri Kafkaslardan geçerek Türkistan üzerinden Amu Derya, İran (ki bu gerçekte aryan ile aynı kelimedir) ve Hindistan’a ulaşmışlardı…”[2]

 

Toplumların kültürel etkileşimleri ve göçlerle olan ilişkisi; yazarın aktarımında olduğu gibi, hemen her zaman var olmuş, olmaya da devam etmektedir. Kültürel etkileşim bireyler ve gruplar arası ilişkilerdir. Kültürlenme ve kültürleşme bu türden ilişkilerle doğar. Toplumun gerçeklik inşası bu yüzden, tek yönlü bir alış-veriş sürecine değil, aksine çok yönlü ve birçok başlıklarla zenginleşmiş içeriklerle ortaya çıkmaktadır.  Ticaretin, seyahatin, dinin, coğrafyanın, tekniğin, kurum ya da kuruluşların ve diğer kültür kodlarının inşa edilmesi ile toplumun gerçeklik inşası bir bütün ve ayrımlar dizisinden ibarettir, denebilir.

 

O halde gerçekliğin inşa sürecinde birey ile toplum konum almış olmalılar; her ikisinden birinin diğeri üzerindeki etkisi, diğerinin kendini tanıtlama şansını bulduğu alan ve mekân yaratmaktadır. “İNŞA” bu alanlar ve mekânlardır diye düşünüyorum. Örneğin ben küçük bir sahil köyünde (deniz kıyısı) doğup büyüyen ve oradan da şehre gelerek meslek sahibi olmuş bir adamın oğluyum. Bu adam bir “etraf” (çevre) içinde yetişirken bana ya da diğer kardeşlerime yüklediği kültürel kodlarını edinmiş, aynı şekilde annem de, yüklenici olarak taşıdığı kültürel kodlarını bana ve kardeşlerime aktarmış oldular. Böylece belirli alan ve mekânların kültürel aktarımları bende ve kardeşlerimde yeniden bir “bedene”(BORDIEU) bürünerek kültürel aktarımı, sonrakilere aktarmak için kültürlenmeyi tamamlamış oluyoruz. Ancak bu “kültürlenme” süreklilik arz eder; öylesine bir sürekliliktir ki bu, belirli çerçeveler içinde akıcı olmayı başarabilen, yeniden üretimine imkân bulan, aktarımsal ve inşa edici bir güce de sahiptir.   

 

Böylesi bir aktarımın ego ile olan ilişkisi anlaşılabilir olmalıdır. İnsan olarak güdülerimizin olmadığı bir eylemden (bilinçli-tavır) söz edemeyiz. Aslında bana göre insan suyun konumuna benzer; akıcıdır, esnektir, ayrıca kolaycıdır ve kolaycı olmasıyla teknik icatları arasında ilişki olduğu kanısındayım. EGO insan yavrusunun kendine gerçeklik inşa etme aşamaları açısından yaratıcı bir etkiye sahip olduğundan ötürüdür ki, kültürlenme ve kültürleşme mümkün olabilmektedir. Buda insanı kültür kurabilen, etkileşime açık, uzlaşımcı, uygarlaştırıcı, etken ve edilgen, doğrudan ve dolaylı, benzer ve yakınlıklar gibi çeşitli karşıtlık ve birlik tiplerini taşıması bakımından, hayvanlardan ayırır. Bunun bir diğeri “SÜPEREGO” insan için doğrudan ayrım anlamına gelir: burada insan, kendine yöneliktir ve doğaya dair olan yaratıcılığının inşasını sağlar. “İD” ile “SÜPEREGO” birbirilerine karşıt duruyorsa eğer, insan EGO ile bu karşıtlığa geçit yaşamış olmalıdır. Buradan da insanın salt, kendi başına, soyut ya da somut varlıklar olarak anlaşılamayacak denli karmaşık; etkileşimci ve deneyci-kuramcı varlıklar olarak anlamımızı sağlıyor. Onu doğadan koparan egosu iken doğaya karşı çıkaran süperegosudur; ancak doğa ile sürekli ilişkide kalmasını sağlayan şey İD ve onun ne olduğu sorgusudur (?).

 

 

Narsisizm terimi, Yunan mitolojisinde bir karakter olan Narcisus’tan gelir. Narcissus pek çok genç kadının ilgisini çeken güzel bir genç adamdı, fakat kadınların üzüntüsü, onların hepsine kayıtsız olmasıydı. Echo adında bir peri ona âşık oldu ve o, periyi zalimce reddetti; kabalığının cezası olarak da tanrılar onu sadece kendi kendini sevmeye mahkûm etti. Bir gün, Narcissus su içmek için bir sus birikintisine eğildiğinde suyun üstünde kendi yansımasını gördü ve ona âşık oldu. O anda hissettiklerinin başkalarının kendisi hakkında daha önce hissettikleri olduğunu anladı. Kendi yansımasına bakmaktan kendini alıkoyamıyordu; kendine olan aşkıyla eridi bitti ve gölün kıyısında öldü. Öldüğü yerde yeni bir çiçek açtı, adı da nergis (narcisussus) oldu.”[3]     

 

 

(…)

 

İnsanlar için ekonomiye dayalı yaşam, toplumsal gerçekliklerin inşa edilmesi için üstünde durulması gereken temel meseleler arasında yer alır. Devlet, bu bağlamda, kurumsal olarak gelişmiş, çeşitlenmiş, baskıcı olmuş vs. toplumsal inşa üstünde önemli bir yere sahip olmuştur. Devletin çeşitli yorumlara sahne olduğunu biliriz ama yönetim denildiğinde bu ikisi arasında her zaman ayrım yapmanın zorluğu da ortadadır. Sosyalist devlet, liberal devlet, faşist devlet, muhafazakâr devlet, monarşik devlet gibi adlandırmaların ardında yatan kurumların yönetim biçimleridir. Modern devlet 16. Yüzyılda palazlanmaya başladı ve özellikle 17. Yüzyıl Avrupa monarşilerinin etkisiyle kendini özgün bir biçimde ortaya çıkarmaya başladı. Buradan hareketle devlet, modern toplumsallık içinde çok daha etkili bir “güç” merkezi haline gelmişse; ardında yatan ekonomik zeminin değişimler geçirmesindendir. Tamda bu etkinin karşısında bireye dayalı yönetim biçimleri yer alır ve aslında tartışma, toplumu yoksa birey mi önceliklidir tartışmasının farklı bir boyutunu taşımaktadır. Muhafazakâr devlet –ya da muhafazakârlık ideolojisi, bireyin ve toplumun ayrılmaz birliğine işaret eder. Ancak liberal devlet, bireyin önceliğini eline alırken muhafazakârlığa karşıdır; zira liberteryen yaklaşıma göre birey kendi ahlakını, aklını, yaşamını seçebilir ve dilediği biçimde kültürünü oluşturabilir.  Sosyalist devlet tipinde birey, asla devletin varlığı olmadan bir hiç olarak anlaşılır ve bu bağlamda bireyin güncelini “program” içine dâhil eder…

 

çok sayıda toplumda devletin takip ettiği amaçların şu nitelikte olduğuna kuşku yoktur; devletin gücünü arttırmak, şanına şan katmak, kamusal etkinliğin tek veya başlıca amacı buydu. Bireysel çıkarlar ve ihtiyaçlar hesaba katılmıyordu. Toplumların izlediği siyasete damgasını vuran dinsel nitelik de devletin bireylere ilişkin konulara bu kayıtsızlığını somutlaştırır. Devletlerin ve o devletlerde tapınılan Tanrıların kaderi birbirine sıkıca bağlı olarak kabul ediliyordu. Tanrıların itibarı azalmadığı sürece devletlerin gözden düşmesine olanak yoktu, bunun tam terside doğruydu. Kamusal din ve yurttaşlık ahlakı iç içe geçmiş, aynı gerçekliğin farklı yüzlerinden ibaret hale gelmişlerdi…”[4]  

 

 

“ Mcdonald’s ve çok sayıdaki Mcdonald’s klonu ABD’de olduğu kadar dünyanın geri kalan yerlerinde de, her yerde ve her zaman bulunan ve hemen fark edilen semboller haline gelmişlerdir. Örneğin, Roy Kroc’un yaptığı ilk Mcdonald’s restoranlarını yıkma planları yapılırken, Mcdonald’s genel merkezine yüzlerce mektup ulaşmıştır. Aşağıda ki mektup bunlardan biridir:

Lütfen onu yıkmayın!... Şirketinizin ismi sadece ABD’de değil, tüm dünyada aile içinde kullanılan bir söz olmuştur. Çağdaş kültürün bu önemli eserini yıkmak dünya halklarının sizin şirketinize duyduğu güveni yıkmak olacaktır.

Sonunda, restoran sadece kurtarılmakla kalmamış, bir müzeye dönüştürülmüştür! Bir Mcdonald’s yetkilisi olayı şöyle açıklamıştır: ‘Macdonald’s […] gerçekten de Amerikan yaşam tarzının bir parçası.’””[5]

 

 

TOPLUMLARIN yaşamsal etkinliklerinde meydana gelen değişimler ile elbette, politik –ekonomik ya da inanç ve din eksenli, sanat –bilim ya da estetiğe dair değişimlerin önemli rol oynadığı; sanırım Mcdonald’s örneğiyle açıklık kazanmıştır. Çünkü bu türden değişimler ve etkileşimler, toplumsal gerçekliğin inşası adına önemlidir. Mesela “Tatlıses çiğ köfte” markasını düşündüğümüzde, burada bir yemek kültürü, yaşam tarzına dair kültür ve farklılıkları da yansıtmış; ayrıca toplumsal ayrımlara da işaret etmiştir. Çiğ köfte ya da şiş kebap, döner ve ızgara köfte vs. gibi yemek türlerinin Türkiye toplumları açısından kendine özgü farklı üretim ve tüketim aşamalarının olduğuna dikkat etmek önemlidir.

 

Bazı toplumlar için günlük yaşamın ritüeller eşliğinde anlaşılması ve bunların dışında anlamsızlık içine bürünmesine dikkat etmelidir. Kırmızı renk toplumlar arası farkındalıklar için bir örnek olabilir. Mesela siyah veya beyaz benzer örnekler içeriri. Bazı toplumlar selamlaşmalarına göre değişir. Bazıları yemek yeme tarzlarına göre, bazıları müzik aletleriyle bazıları da dinsel simgeleriyle vs. birçok farklı başlıklar toplumsal gerçekliğin inşası adına önem taşır.

 

 

modern dünyada her yerde, tarihin belirgin istikametinin, bireyleri komünal ya da ortak yapılardan ayırma yönünde gerçekleştiği görülüyor: Lonca’dan, köy cemaatinden, tarihi kiliseden, kast’tan ya da malikaneden ve genelde ataerkil bağlardan ayırma ya da koparma. Bazı insanlar, belki de insanların çoğu, bu ayrılma veya kopmayı, baskıcı nitelikler kazanmaya başlayan gelenekten özgürleşme ya da kurtulma şeklinde ifade ederek ‘ilerici’ terimlerle açıklamayı yeğliyorlardı. Diğer bazıları ise, yeni bir toplum tipinin, dominant nitelikleri ahlaki egoizm ve sosyal atomlaşma olan yeni bir toplum tipinin doğuşunu vurgulayan çok daha karamsar bir görüşü benimsiyorlardı.”[6]

 

 

(…)

 

İNSANLAR, 5000 yıl öncesinde küçük barınaklarla dere kıyılarında yerleşik hayatın çeşitlenmesiyle uygarlığın inşasını icra ederlerken; günümüzde “uydu kent” (Harvey) denilen teknolojik toplum tiplerinin ya da uygarlığının yaratılması bağlamında, aynı amaçlara sahiplerdi. Her zaman yaşamın daha kolay bir yolunu bulma arayışı, zamanla mesleklerin ortaya çıkmasına ve farklı tipte yaşam tiplerinin var olmasına olanak sağlamıştır.

 

Toplumsal gerçekliğin inşası, bireylerin kurumsal inşasıyla ortaya çıkar ve kurumsal inşalar, her zaman toplumsal değişimlerle açığa çıkar…

 

Efendim,

 

Sevgiler…

 

 



[1] ALAIN TOURAINE, MODERNLİĞİN ELEŞTİRİSİ, YKY YAYINLARI, COGİTO.

[2] J.M. ROBERTS, KISA DÜNYA TARİHİ, İNKILAP YAYINLARI.

[3] ARTHUR ASA BERGER, KÜLTÜR ELEŞTİRİSİ, PİNHAN YAYIN.

[4] EMILE DURKHEIM, SOSYOLOJİ DERSLERİ, İLETİŞİM YAYINLARI.

[5] GEORGE RITZER, TOPLUMUN MACDONALDLAŞMASI, EDİT: A. GIDDENS, SOSYOLOJİ –BAŞLANGIÇ OKUMALARI İÇİN, SAY YAYINLARI.

[6] ROBERT NISPET, SOSYOLOJİK DÜŞÜNCE GELENEĞİ, PARADİGMA.

 

Etiketler: TARİH, BİREY, SINIF