Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 1. BÖLÜM
  • Kategori: Antropoloji
  • Tarih: 25 Haziran 2014

Uygarlık tarihsel bir olgu olduğunda, tarihsellik içinde ele alındığında, Mezopotamya ilk akla gelen coğrafi alandır. Bunun böyle olmasında çeşitli nedenler vardır; örneğin yerleşiklik, inanç, yaşamsal çeşitlilik vesaire tümüyle bu coğrafya da ortaya çıkmış, arkeolojik veriler, medeniyetin yani “insanın üretim sürecinin” burada başladığına dair kanıtlarla doludur. Bu coğrafya da biline en eski uygarlık “Sümerliler” olarak adlandırılmıştır. İşte tamda buradan anlaşılan uygarlık; “yerleşim ve yazı” ile anlamdaşlık taşır. Yani Sümerler ilk yazan, çizen ya da “anlam” ile simgesellik arasında ilişki kuran bir topluluktur. Bu öylesine etkilidir ki insan, konuşmasını ancak bu yolla anlamlandırabildi; burada anlamlanmak demek, onun aktarımıyla yeni bir takım “anlamların” üretilmesi demektir. Bu ise insanı diğer tüm doğal olandan koparıp almıştır. Eğer insan “yazmasaydı” o halde nasıl çeşitlenebilirdi?

 

İşte bakınız yeni bir kelime; “çeşitlenmek.” Uygarlık için çok temel bir konudur bu, ayrıca bu kelime bize yeni bir kelimeyi temellendiriyor; karmaşıklık! Bu kelime ile “kargaşalık” arasında derin ayrım, karmaşıklığın üretimi, çeşitliliği, yeniliği ya da yenilenmeyi vesaire içinde taşıyor olmasındandır. Bu anlamda uygarlık zaten karmaşıklığın artmasıyla eş değerdedir. İnsan yerleşikliğe geçtiğinde yaşamında değişimler gelmiş ve bu değişimler, her zaman yenilerini üretmiştir. Örneğin ilk zamanlarda bahçecilik denilen bir “ekim-söküm” süreci varken zamanla tarım artmış ve tarım da meydana gelen çokluk sürecin gelişmesinde çok etkili bir yaşam alanı meydana getirmiş; kentleşme! Tüm bu değişimler insanlar arasında ki ilişkiler ağından doğmuştur.

 

değiş tokuş olmazsa toplumda olmaz. Kentler ise tarih öncesinden beri vardır. Kentler sıradan yaşamın yüzyıllardan beri süregelen yapılardır. Ama aynı zamanda da değişime uyarlanabilen, değişime güçlü bir destek veren çoğaltıcılardır.”[1]    

 

Kentler gerçektende bir “çeşitliliğin” var olduğu mekânlara karşılık gelmiştir öteden beri; insanlar istekleriyle çeşitlenmiş ve çeşitlenen yaşam, yeni isteklerin de temelini oluşturmuştur. Endüstriyel devrim denilen 19. Yüzyıl, uygarlık kavramına kendi başına yeterli değildir ama onu en üst seviyeye yükseltmiştir.

 

Teknoloji ve insan ilişkisi öylesine derindir ki, bu o denli ince bir ilişkidir ki doğrusu tam olarak bu homojen durumu ayrı tutmak imkânsızdır. Uygarlık kavramının temellerinden bir tanesi bu teknik kavramıdır. İnsanı doğadan hem ayıran hem de onunla iç içeliği yani birlikteliği dayatan bir yönüyle teknik, insan için gerçek bir ayrım konusudur. Tekniğin ilke temel konusu belki de kelimelerin yazılmasıyladır. Konuşmanın bu aktarımsal mekânı teknolojiyi de temellendirmiş olabilir. Örneğin Sümerlerin yazısı –İDEOGRAMATİK- insanın kamışları kullanmasıyla ortaya çıktı, tabletler kullanıldı ve GILGAMEŞ destanıyla “aktarım” ortaya çıkabildi. Yani uygarlık buradan anlaşıldığına göre bir tür “AKTARIM” konusudur.

 

yapılan araştırmalara göre, bugünkü uygarlığın temelini atanlar Sümerliler. Onların en önemli buluşları dillerine göre bir yazı icat etmeleri, okullar açarak bu yazıyı her istediklerini yazacak şekilde geliştirmeleri ve kolayca bozulmayan kil üzerine geçirerek zamanımıza kadar kamlarını sağlamalarıdır. Yazıları oluşturan çizgilerin çivi şekline benzemesi yüzünden ‘çiviyazısı’ adı verilen bu yazı ile Sümerlilerin yazdıkları bu belgelerde onların günlük yaşantılarını, matematik, astronomi, tıp bilgilerinde nasıl temel oluşturduklarını okuyoruz.”[2]   

 

Demek ki yazı uygarlık tarihi açısından önemli bir ayrımdır. Ancak konu sadece yazıdan ibaret değildir, burada şehirleşmenin büyük etkileri vardır. Şehirciliği de Sümerlilere borçluyuz! İşte bu durum bizlere yerleşiklikle uygarlığın çok sıkı bir bağlantısı olduğunu gösterir. Her şeyden önce şehir “tanrısallığı” ve “öte-dünya” ilişkilerini temellendirmiştir. Tapınaklar buradan doğar ve tapınak demek, zaten insanın yaşam ile olan bir diğer gerçekliği, ölümü de temellendirmiş olması demektir. Öylesine bir tapınak kültürü ortaya çıkacaktır ki, süslemeler, araç ve gereçler, birçok tipte ölü gömmeler vesaire uygarlığın temellerini çok net bir biçimde açıklıyor. İnsanlar için “yalnızlık” asla anlaşılamaz bir konudur; bu ise öte dünya inancını pekiştirmiştir. Belki birçok filozof ya da materyalist düşünce de bunun yeri yoktur ama din, kendisini sadece kendi yasalarıyla üretmedi; insanın buna olan ihtiyacı temel bir üretim konusudur.

 

Uygarlığın bir yanı her zaman karanlığa/’bilinemezliğe’ gömülüdür ve bu çok anlaşılır bir şeydir. İnsan her şeyi ‘bilen’ olsaydı, o zaten kültür kurucu da olamazdı. İcatlar ve yenilikler, her zaman bilinmeyenle başlar. Bu ise insan için ‘en kutsal-olanı’ karşılar; işte tanrı ve din  “bilinemezliğin” en yücesidir ve uygarlık kavramının ana temalarından birini karşılamıştır. GNOSİS tam da bu dürtünün bir ürünüdür. GNOSİS, ruhu, dünyevi olandan arındırmadır. İnsan böylece maddeyi, tin’i ve us’u anlamlandırır, yani bunları ayırır! Tanrısallık fikri bu gerçekliği aşmakla, yani tinselliğin yüceliğine ulaşmakla ilgilidir. Tanrısal düşünce birçok dinleri kotarmıştır, varoluş nedenidir. Örneğin ZERDÜŞTLÜK, tanrısal birliğin üst seviyesini çok önemli bulur. (AHURA MAZDA)…

 

Uygarlık tarihinden söz edildiğinde milletlerin tarihinden, onların “maddi” ve “manevi” üretimlerinden, bu olguların ortaya çıkış nedenlerinden, insanların bu olgular içindeki konumlarından söz ediyoruzdur. Örneğin Yunan uygarlığı dendiğinde ailevi, siyasal, teknik, ekonomik, örgütsel, dinsel vesaire işlevselliklerini kastederiz. Tüm bu başlıklar altında uygarlık kavramını anlamaya çalışmak, bu “anlama” içerisinde insanın oluş sürecini gözlemlemek araştırmam da temel amacımdır. Öyleyse en başından başlayarak yani insanın temel istemlerini anlamaya çalışarak işe koyulmalıyız.

 

AİLE VE UYGARLIK İLİŞKİSİ ÜSTÜNE; UYGARLIĞA GİRİZGÂH OLMASI ADINA

 

FAMİLİA sözcüğünün köken olarak tanımı, kölelik ve bağımlılık kavramlarını anımsatır; serfler, uyruklar topluluğu (Latince, FAMUL, OSK dilinde: FAMEL) daha ilk çağdan beri bir soy’a kişiliğini kazandıran temeli oluşturuyordu. Aile, ev (OİKOS), mülk, toprak ve köleler, kırsal toplumun temel nüvesini oluşturuyordu. Bu toplumun yapıları, farklı dönemlerde ve farklı bölgelerde ortaya çıkan önemli ortak öğeleri ortaya koyar. (…)

Geleneksel Akdeniz toplumunda aile, bireylerin vazgeçilemez var-olma biçimidir; her birey, aile ilişkileri onu ne olarak tanımlıyorsa odur; baba, evlat, eş, ana!”[3]

 

“[ESKİ TÜRKLERDE AİLE] kan akrabalığına dayanıyordu. Türklerin, dünyanın dört bucağına dağılmalarına rağmen varlıklarını korumaları, aile yapısına verdikleri büyük ehemmiyetten ileri gelir ki, bunun bir delili de Türk dilinde, başka milletlerde rastlanmayan zenginlikte mevcut olan akrabalık nüanslarını belirleyici kelimelerdir.

Eski Türk ailesi ‘geniş aile’[4] görünmekte ise de, aslında ‘küçük aile’ tipinde kurulu bulunması akla daha yakın gelmektedir. Çünkü Türk ailesi; aile reisinin, adeta mülk sayılan aile efradı üzerinde kesin söz hakkına sahip eski Yunan’daki ‘GENOSE’ ve ROMA’DAKİ ‘GENS’ (geniş aileler) den çok farklı olduğu gibi İSLAVLAR’DAKİ, aile büyüğünün bütün aile halkına köleleri gibi hükmettiği, kolektif mülkiyete dayalı, tipik geniş aile olan ‘ZADRUGAYA’ da benzemez.”[5]   

 

AİLE, birçok anlamlarına sahip olabilmek için, tarihsel bir değişimler yığını geçirmiş insan uygarlığının ya da uygarlık adına insanın ulaştığı nadir bir kavramdır. Bu anlamda, eğer küstahlık içinde değilsem, insanı hayvandan ayıran birçok nedenlerden bir diğeri de “aile” kavramıdır ve bu asla biyolojik bir konu olacak kadar sığ anlamlara indirgenemez. Bu kavram, insanların çoğalmasıyla ortaya çıkmış gibi gözükse de iş daha da derinlere iniyor; hatta bu konuya kesin olarak bir yanıt –açıklayıcı cevaplar- hala bulunamamıştır. Tarihsel göstergeler ve çağdaş yaşantıların eşliğinde aile kavramı kültürel bir kavram olmakla birlikte, sosyal, ekonomik, dini, maddi vesaire içinde barındıran “evrensel bir” imgelemler ağıdır. Nihayetinde aile bir “işbirliği” sürecidir. Bu işbirliği sürecinin ortaya çıkmasından önce “ensest-ilişkiler” yoğun bir biçimdeydi ve bu sürecin aşılması dinlerin etkisiyle olacaktır. Ancak bu durum ensest ilişkilerin temelli bittiği anlamına gelmez; çok nadir de olsa yakın dönemlerde ve hala günümüzde bazı kültürlerde rastlanmaktadır. Tıpkı, erkeklerin bir biriyle ilişkiye girmelerinin kültürel bir konu olarak çeşitli kültürlerde ortaya çıkması gibidir.[6]

 

Aile bir dayanışma olarak ev-ekonomisini üretmiş, bu ekonomi, kadın ile erkek arasında ki cinsel ayrıma da temel oluşturmuştur. Toplumsal cinsiyet böylelikle ortaya çıkacaktır. Aile biçimlerinden en ilkel olanlar kandaşlıkla başlayıp ortaklık düşüncesiyle gelişme göstermiştir. Grup evliliği (MORGAN’IN yaklaşımıyla ortaklık) zamanla tek eşliliğe doğru ilerlemiştir. Grup evliliğinde erkekler ve kadınlar arasında cinsel bir ayrım yoktu ve Hıristiyanlık bu ilişkiye tiksintiyle yaklaşacaktır. Bu ise onun azalmasına önemli bir tehdit unsuru olmuştur. Söz konusu analık-hukuku buradan doğar. Ancak konuya ilişkin ayrıntılı bilgiye burada girmek yerine kısa bir alıntı vermeyi uygun buluyorum.

 

“grup halinde ailenin bütün biçimleri içinde, bir çocuğun babasının kim olduğu kesinlikle bilinemez, ama anasının kim olduğu kuşkuya hiç yer bırakmayacak bir biçimde bilinebilir. Bir ana, her ne kadar ailenin bütün çocuklarını kendi çocukları olarak çağırır ve onlara karşı analık görevleriyle yükümlü bulunursa da, gene de kendi öz çocuklarını öbürleri arasından ayırt eder. Öyleyse, grup evliliği var oldukça, soyağacının yalnızca ana tarafından gösterilebileceği açıktır. Demek ki, bu durumda, yalnızca kadın soy zinciri tanınmaktadır. Gerçekten, bütün yabanıl ve barbarlığın aşağı aşamasında bulunan halklardaki durum budur…”[7]    

 

Ailenin görece tarihsel geçmişi sözleşme kültürüne önemli bir temel sunmuştur. Ancak bu durum, elbette her dönemde yetkin değilse de, söz gelimi Antik yunan ya da Roma’da olduğu gibi, daha açıklık içindeydi. HİTİTLER de kadın ile erkek eşitliği dikkat çekicidir. Bu kültürde köleler dahi evlenmeye hak sahibidirler. Aile arasında söz kesmenin HİTİT kültüründe olduğu gözlenmiştir. Öte yandan MISIR’DA harem ilişkisi eski çağlarında mevcuttu ve orada hanım-ağası olarak görebildiğimiz bir evin baş kadını vardır ve miras hakkına sahip olan tek kadındır. Mısır uygarlığında çok-karılılık eskiden bu yana hüküm sürebilmiştir. Kadim doğu kültürünün aile birlikteliğinde kadının çeyiz hakkı temel bir konuydu. Eski mısır toplumlarında kardeş evliliği ciddi bir biçimde mevcutsa da zamanla ortadan kalkmıştır. Hatta burada “kız kardeş” demek “sevgili” demeye de gelirdi.

 

Antik yunan toplumunda aile dini birliktelik olarak görülürdü ve bu çok açık bir biçimde yerine getirilen kurumsal ayrıcalıktır. Bu durum gerçi ROMA toplumunda da geçerlidir ama Yunan toplumu daha keskin bir dinsel birlikteliğe sahiptir. Roma da aile görece daha esnektir. Örneğin “cenaze yemeği” aile kültüründeki dinsel bir olgu olarak eski toplumlardan süre gelmiştir.  Yunan ve Roma toplumlarında evlilik ya da aile kurumu, soyun devamına önem verirdi; burada aşk evliliğine ya da evliliğin temeline sevgiyi yerleştirmek saçma bir tutumdur. Evlat edinmenin yasal durumu buradan ortaya çıkar; kısır kadınların evliliğine son verilebilirdi. Öte yandan ölen adamın eşi, kocasının erkek kardeşiyle evlenmesi ve tersi için geçerli olan evlilik, ailenin toplumsal kurum olarak önemini gösterir. İlkine “LEVİRANT –dul kadının ölen kocanın erkek kardeşiyle evliliği- denir, ikincisine ise “SORARAT” –yani ölen kadının kız kardeşinin –baldızın- enişteyle evlenmesidir. Tüm bu evlilik biçimleri kültürel birer olgu olarak ortaya çıkmıştır. Bu türden bir gelişim sürecinde çekirdek aile günümüz aile tiplemesine uygun düşüyor; endüstriyel toplumun özellikle zorladığı bu evlilik tipinde, geleneksel yapılar ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. Bu ise kadınlar üstünde ciddi sorunları taşımış olacaktır.

 

Günümüz ailelerinde meydana gelen “boşanma” ve kadının bu durumdan ciddi zararla çıkması, endüstriyel yapının ne yazık ki kötü bir sonucudur. Çocuğuyla ortada kalan kadın, hem analık hem de babalık yaparak, çok daha çabuk yıpranıyor ve bir süre sonra başka bir erkekle evlenmeye zorlanıyor. Bu ise daha farklı sorunları beraberinde taşıyor. Örneğin Kuzey Amerika’da 2000’li yılların verilerine göre boşanma %50’nin üstündedir. Aynı durum ülkemiz içinde geçerlidir ve sosyal medya çocuklu dul ve boşanmış kadınlarla doludur. ABD’DE doğan çocukların üçte ikisine yakını evlilik dışıdır. Burada çok hızlı biçimde evlenme boşanma, çıkma ve ev arkadaşlıkları yoluyla bekârlık adeta özendirilmiştir ve ABD toplumu, bu anlamda kadınların ikincil konumda olduğu bir konuma dönüşmüş gibidir. Evlilik kurumu ve aile, toplumsal ve ahlaki bağlamda cinsellik temelinde çok önemli görülmektedir. Eski AHİTTE geçtiğine göre evli kişilerin başkalarıyla ilişkiye girmeleri ölümle sonuçlanırdı. Günümüzde bu durum kültürel bir normallik ile karşılanmaktadır.

 

Bu kısa notlarla bir şey çok önemli gözükmektedir; aile kavramı her dönemin kültürel yapılanması içinde etki altına kalmış ve bu ayrıca, kültüründe değişiminde etkin konuma da sahip olmasını getirmiştir. Örneğin modern dönem ya da sanayi toplumunda aile “sosyal güvenlik” ve “kadın hakları” ayrıca “çalışma hakları” gibi çeşitli anlamların üremesine neden olmuştur. Ailelerin dağıldığı, çocukların dağınık ailelerin etkisiyle nihilist bir yaşam geçtiği çağımızda bölüşüm ve adil dağılım konusunda da derin sorunlara tanık olundu. Özellikle 1950’li yıllar sosyal ve aile sorunlarıyla ilgili düzenlemelerin öne çıktığı dönemdir. Aile üstüne sosyal demokrasi de temel tezler; ailenin sağlıklı bir toplum için ayakta kalması ve kültürel yaşamda etkin bir yer edinmesi yönündedir. Bende sosyal demokrasinin –üçüncü yol olarak İngiliz demokrasisini kast ediyorum- aile ve küresel dünya ile olan ilişkisine dair teorilerini destekliyorum. Aileleri dağılmış –anne baba ayrılığı- bireylerin kültürel uyuşmazlıklarına tanık olunduğu gibi sosyal psikoloji de konuya ilişkin örnekler mevcuttur.

 

 

KISA KAYNAKÇA   -1. BÖLÜM ÖZETLERİ İÇİN-

 

M.BLOCH, feodal toplum, ıslık yayın,

 

İ.ÇIVGIN –R.YARDIMCI, ilk çağ tarihi, akademi yayın,

 

J.OATES, BABİL, arkadaş yayınları,

 

M.KORAY, sosyal politika, imge kitap evi,

 

FUSTEL DE COULANGES, Antik site, epos yayın,

 

G.THOMSON, tarih öncesi ege, cilt;1, payel yayınları,

 

J-PAUL ROUX, Türklerin tarihi –Pasifik’ten Akdeniz’e 2000 yıl, kabalcı yayın,

 

HİTİTLER, ORTA-DOĞU TEKNİK ÜNİVERSİTESİ, editör; İ.KOÇ,

 

E.SEVER, ASUR tarihi, kaynak yayınları,

 

S.ALTAŞ, UYGARLIK TARİHİ, Nobel yayın,

 

B.UMAR, ilk çağda Türkiye halkı, İnkılâp yayın,

 

F.ENGELS, ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni, sol yayın,

 

F.BRAUDEL, Akdeniz, metis yayın,

 

J.M. ROBERTS, Avrupa tarihi, İnkılap yayın,

 

İ.KAFESOĞLU, Türk milli kültürü, ötüken yayınları,

 

E.FRIEDELL, Mısır ve Antik yakın-doğunun kültür tarihi, dost yayınları,

 



[1] F.BRAUDEL, kapitalizmin kısa tarihi, sayfa:21, say yayın).

[2] M.İLMİYE ÇIĞ, Sümerlilerde tufan Tufan’da Türkler, kaynak yayınları, sayfa:14).

[3] F.BRAUDEL yönetiminde, AKDENİZ –tarih, mekân, insanlar ve miras, PSOLİNAS, AİLE, sayfa: 191).

[4] Geniş aile demek; çekirdek aile ile yetinmeyip akrabalarında katılımıyla oluşan birlikte yaşamdakilerdir. KAFESOĞLU hocamız burada Türk ailesine çok mükemmel bir tespit getirmiş doğrusu…  

[5] İ.KAFESOĞLU, Türk milli kültürü, sayfa: 220, ötüken yayın).

[6] Kadın ile kadın evliliği konusunda Afrika toplumlarından Nandiler var; burada kadın için önemli olan erkek çocuk vermesidir ve eğer bu olmazsa kadın, genç bir kadına kocalık yapar, bu durumda toplumsal statüsünde artma meydana gelir. Bu şöyledir; genç kadın, yani evlendiği kadın, evlenen kadının kocasıyla ilişkiye girer ve erkek evlat doğarsa, evlenen kadın (yaşlı olan) erkekten miras hakkı alır ve genç kadından yani kocası olan kadından doğan erkek çocukla da ilgilenmek zorundadır. Kaynakça: kültürel antropoloji, sayfa:452, kaknüs yayın, yazarlar: W.A.HAVİLAND&H.E.L.PRINS & D.WALRATH & B.MCBRIDE

[7] F.ENGELS, ailenin, özel mülkiyetin ve devletin kökeni, sol yayın, sayfa: 41).

 

Etiketler: UYGARLIK, AİLE