Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 2. BÖLÜM
  • Kategori: Antropoloji
  • Tarih: 28 Haziran 2014

MİMARİ SANATINA KISA ÖZET

 

Mimari yapılar yerleşikliğin etkin olmasıyla başladı; bu sürece bahçecilik ve tarımsal etkinliklerle geçildi. Kalıcı yapıların ortaya çıkışına tanık olundu. Bu kalıcı yapılar elbette meslekler üretti; zanaat genel bir üretim çeşitliliği olarak ortaya çıkacaktır. Ahşapla başlayan yapı-inşaatı kerpiç, taş, beton, metal ve betonarme olarak günümüze kadar serüven içinde dönüştü. Ancak bu tarihsel süreç coğrafyaların durumuna göredir, elverdiği ölçüde insanlar kendi mimarilerini kendi yaşam alanlarına özgü tarzda ürettiler. Örneğin kerpiç yapı Anadolu yerleşimlerinde bir simgedir. Kerpiç tuğlalar ise Mısır’da ortaya çıkacaktır. Mısır’ın eski dönemde ki başkenti MEMPİS, mimari yapılarda ilk örneklerin sahne olduğu bir yerleşkedir. Tuğla yapılara örnek MASTABA –kral mezarlığıdır- başlangıcı temsil eder. Piramitler ise daha geç bir dönemde ortaya çıkar(MÖ 2630’LU yıllarda). Bu dönemde Fırat ve Dicle yakınlarında ortaya çıkan Mezopotamya uygarlığı tüm diğer çağlara örnek olarak mimari de etkinliğe sahip olacaktır. Öte yandan SÜMERLER de tuğla sanatında ileriydi, ZİGURAT adlı piramitler bu mimari sanatı yansıtır. Bu eserler öte-dünya inancına göre tasarlanmışlardır, Antik Yunan da bu tasarımlardan ziyadesiyle etkilenmiştir. Batı dünyası ise tapınaklarda tuğla yerine “MENHİR” denilen taş türlerini kullanmıştır. Teknik olarak kaldıraç kullanılmıştır görüşü ortak kanıdır. Zira bu taşlar çok ağır ve geniş yapılardadır. Bu taş işçiliğinde Yunanlılar çok ileri gittiler ve hatta MİNOS uygarlığı bunun ilk başlangıçlarının ortaya çıktığı dönemdir. Heykeltıraşlığın bu denli etkili olması Girit adasının coğrafyasıyla da ilgilidir elbette ama Yunanlılar kendilerine ait mimari tarzlar üretti; hatta bugünün Avrupa’sı bu temellere bağlıdır.   

Mimari yapıların temel etkenleri tapınaklar ve ev inşaatları olarak yorumlanabilir. Yani bu iki etken mimari sanatında çok önemli oyun kurucu oldular. Fabrika inşaatı ya da yol inşaatı görece sanayi toplumuna aittirler. Örneğin günümüzde caddeleri neye göre düzenliyoruz? Ticaret ve eğlence, hizmet kültürüne göredir. Evlerin ilk şekli duman deliği olan ve kapı dışında herhangi bir açıklığa da sahip olmayan tiplerdeydi. Bu anlaşılır çünkü günümüzde ev “bir mekân” olarak tasavvur edilirken ilk insan için ev “barınaktır.”

Mimari yapıda öte-dünya inancı her zaman etkili olmuş, tapınaklar ve mezarlar bu etkiyle kendine özgü mimarilere kavuşmuşlardır. Şehirleşme ise bu inanç konusunun doğrudan etkisine maruz kalmıştır. Kentler kısmında not düşüldüğü üzere kentler, her çağın dini ve siyasi etkileri ışığında mimari yapılara sahip olmuşlardır. “Bilinen ilk şehir alanı ÇATAL-HÖYÜK olarak saptanmıştır (MÖ 6500).”

Bir zaman sonra ise savunma sanatı gelişti; mimari de ise sur inşaatı boy gösterdi. İnsanlar artık çoğalıyor, yerleşiyor, ekonomileri değişiyor, takas işlemi doğuyor ve “kazançların” korunması gerekiyor… Yani yaşam çeşitleniyor, karmaşıklaşıyor, daha da ayrıntılara bürünüyordu. “yönetim” olgusu kendini dayatıyor, bu ise yeni tiplere sahne oluyordu, örneğin ortaçağ Manastır yaşamında olduğu gibi. Ya da şatolarında ve saraylarında olacağı gibi. Demek ki insanlar yaşamlarında ki değişimleri mimarilerine de aktarıyordu. Bu çok açıktır ve bu yüzden insan uygarlığının mimariyle derin bir ilişkisi söz konusu olmaktadır.  Söz gelimi Yunan ve Roma mimarilerinde “eğlenceye” yönelik –COLOSSEUM- dev inşalar ortaya çıkmıştı. Tapınaklar, kiliseler, katedraller tümüyle toplumsal yaşamla mimarinin iç içeliğini sergileyen birliktelik örnekleridir. Sanatın icarsı burada, mimarinin mekânlaşmasıdır, mekânlaşma ise anlam yüklemektir. Örneğin ilk ortaya çıkışıyla “ev” bir barınaktır, ama zamanla kadınların mekânları haline gelmiş, ev-ekonomisi ortaya çıkmıştır. “kadınların yeri evidir” atalar sözü ise farklı bir anlama işaret eder; bu, kadınların iktidardan uzaklaştırılmasının bir yansımasıdır.

 

Atina mimarisi ile Roma mimarisi farklı gerekçeleri barındırır; bu, farklı dünya görüşlerinin bir yansımasıdır. Roma imparatorluğunda Roma kenti bir metropoldür. Kentin sokakları bu temelde düzenlenir, yönetim ve eğlence yerleşkeleri inşa edilir. Örneğin apartmanların ilk biçimine burada rastlanır. Söz gelimi Ayasofya döneme ilişkin mimari bir örnektir. Çağa ilişkin olarak ASYA mimarisi de kendine özgü tarza sahiptir. Mimari yapının dinle bağlantısı ASYA’DA çok daha ileri seviyedeydi. Kule biçimindeki yapılar Budizm’in bir simgesidir. Buda’nın doğum yeri olan NEPAL, Budist düşüncenin yayıldığı şehirdir. Budizm mimarisinde kubbeler tepecik şeklindeydi, sadelik öne çıkmıştır.

 

Mimari değişimlerin dinsel ve kültürel değişimlerle ilişkisi önemlidir. Örneğin 8. Yüzyıl ile 12. Yüzyıl arasında ortaya çıkan ROMANESK mimari, Hıristiyan düşünce ile Romanın eski dönemlerinin harmanlanması adına fikir vericidir. Bu dönemlerde BAĞDAT’TAN KONSTANTİNEPOLİS’E kadar mimaride bir dönüşüm ve değişim, farklılık izleri görülmektedir. Ortaçağ’da bilindiği üzere ‘mekânsal’ yapının işlevselliğindeki çeşitliliğe tanık olunmuştur. Kentler kısmında buna dair kısa notlarımız mevcuttur. Söz gelimi manastır, şato ya da katedral mimari örnekleri, toplumsal yapı hakkında belirleyici bilgiler sunmaktadırlar. Döneme ilişkin KAROLOENJ mimarisi bir anlamda kültürel bir yayılmacılığı karşılamıştır. Bunun üstüne GOTİK yapılar ortaya çıkacaktır. Manastırlar kırsal alanda yönetim merkeziydi. Bu dönemin mimarisinde gösteriş öne çıktı; Hıristiyan dünyasının mimarisinde bu gösteriş faktörü çok önemliydi.

 

Gotik mimari; 1140 -1520-

 

Romanesk mimarinin bir devamı niteliğindedir. Taş yapı ile matematiğin buluştuğu varittir. Döneme ilişkin geometrinin etkisi mimariye de sızdı. Örneğin SAİNT ETİENNE kilisesi dönemin öne çıkan inşasıdır. Gotik mimari bir yerde eklektiktir ve sentezleme ürünüdür. Zaten bu çağlar Avrupa milletlerinin “Avrupalılaşma” süreçlerinin her alana tesir ettiği çok açıktır.

Sentetik yapı, sentezlemedir ve Gotik mimari bu sentezlemenin bir ürünüdür. Bu çağda ayrıca felsefi ve bireysel ilgilerin de tesiri mimaride de kendini göstermiştir. Genel söylem “cennetin yeryüzüne inşa edilmesi” olarak dile getirildi. Örneğin NOTRE DAME bu izleri taşımaktadır. Döneme ilişkin PARİS manastırı olan SAİNT-DENİS mimari ile politik inancın buluşmasına bir örnektir. Bu çağın kendine özgülüğünde sivil-yapılaşma ya da sivil mimari örnekleri göze çarpar. Bu örnekler çağın bireyselliğini yansıtmaktadır. Örneğin İngiliz mimarisi gerçek anlamda sivil yapılanmayı karşılamaktadır. Gotik yapılar yerini Antik yapılara bırakacaktır; bu 15. Yüzyıla tekabül eder ki rönesansın genel havasını sergilemektedir. Rönesans her anlamda bir değişim sürecini karşılar. Mimari alan buna görsel bir sergi alanıdır. Ancak kendisini asıl bilim ve deney alanında gösteren rönesans müziğinde yenilendiği süreçtir. Rönesansın sivilleşmeye katkısı ileri seviyededir ve dini yapılanmalar gerileme sürecine girmiştir. Örneğin kır evleri bu döneme ilişkindir; hatta kır evleri, kentleşme de örnekler verildiği üzere, post-endüstriyel mimariyi de temellendirmişti. Bir diğeri heykeltıraşlığın önemsenmesidir ki bu durum, çağın hümanizma kültürüyle bağdaşmaktadır. Burada insan merkezli bir süreç söz konusudur.  

 

Rönesans kültürü üstüne çalışmasında duayen J. BURCKHARDT şöyle yazar;

 

rönesans kültürü, insanı cevher ve içeriğiyle bir bütün halinde keşfederek ilk kez meydana çıkarmakla, dünyayı keşfetmekle kazandığı başarıya daha büyük bir yenisini eklemiştir.

…Bu çağ, bireyciliği sın derecesine kadar geliştirmiştir; sonra bunu, hangi çeşit ve biçimlerde olursa olsun bireysel olan her şeyi bütün gayretiyle öğrenmeye, her yanıyla kavramaya sevk etmiştir. Kişiliğin gelişmesi, esas itibariyle, kişiliği doğrudan doğruya kendinde ve başkasında idrak etmeye bağlıdır.”[1]

 

Bu dönemde matematik –geometri- ile birlikte mühendislikte gelişmiştir. Döneme ilişkin en önemli çözüm bulan konu yuvarlak kubbelerdir. Rönesans mimarisinin ismi ALBERTİ’DİR. Antik dünyayı yeniden izledi ve bu dünyayı idealize ederek şehirciliğe dair çalışmaları temellendirmiş oluyordu. Rönesans mimarisinde şehir merkezi öne çıkmıştır. Kentler başlıklı özetlerimizde konuya ilişkin örneklemler sunmuştuk. Bu dönüşümün kültürel, siyasi ve felsefi yönlerinin öne çıkması unutulmamalıdır. Öte yandan rönesans mimarisinin temelinde eklektik sistem vardır demiştik, bu dönemde doğu mimarisine de ilgi söz konusuydu ve insanlar doğuya seyahatlerinde farklı kültürleri de keşfetmişlerdi. Örneğin soğan mimari doğu kültürüne aittir ve rönesans bu çeşitlilikten faydalanmasını da bilmiştir. Ayrıca sivri kemer de dikkat çekicidir.

 

Barok – rokoko dönemi (1550- 1770)

 

Bu dönem de öne çıkan konu süslemedir. Özellikle rokoko ile barok döneminin süslemesi daha bir etkin konumda oldu. Renklerin, ışıkların ve çizgilerin dans ettiği bir dönemdir. Süsleme sanatı ile mimarinin buluşmasıdır. Bu ise çağın eğlence kültürünü yansıtır. Barok mimari de reformasyon eleştirisi vardır ve mimari tıpkı bir sahne-sanatı gibiydi; gösteriydi! Abartı ve şaşaa öne çıktı. Aslında lale devrini izlediğimizde aynı etkiyi Osmanlı’da da görmek mümkündür. Avrupa şaşaa konusunda elbette Osmanlı’dan her anlamda çok daha öndeydi. Karşılaştırmalı tarih okumadan bu anlaşılamazdı. mütercimlerimiz sayesinde Osmanlı hakkında ki haksız yargılardan, Avrupa’yı okuyarak sıyrılmış oluyoruz.

 

Rokoko ise taşın süsleme ile buluşmasıdır ve barok mimarisini daha da ileri taşımıştı. Tabi bu rokoko görüleceği gibi müzikte de etkili oldu. Eğlenceli ve ritimli müzikler ortaya çıkardı. Bu dönemde örneğin TAÇ MAHAL –İslam uygarlığında- diğer uçta Sultan Ahmet camisi ve nihayet İran’da İsfahan camisi döneme damgasını vuran müthiş süslemeli sanat yapıtlarıdır. İstanbul’un burada önemi dikkat çekicidir; Selimiye, şehzade Süleyman yapıları birer örnektirler. Kubbelere baktığımızda koca SİNAN Bizans mimarisinde de etkilenmiştir. Yani mimar Sinan’ı okumak gerekir; onu anlamak için çağın diğer yapılarını da anlamak gerek; zaten çağı anlamak gerek…  

 

NEO-KLASİZM, (17. VE 18. Yüzyıllar)

 

Özetlerimiz çok kısadır çünkü sadece tespitlerimi aktarıyorum. Bu tespitler, uygarlıkla ilgili çağlar ve insanlar arasında ki ilişkileri bize sunuyorlar; yoksa mimariyi anlatacak bir özel birikime sahip değilim.

KLASİZM antik çağlara bir dönüşüm olarak, çağın diğer toplumsal ve kurumsal değişimleriyle de iç içedir. 17. Yüzyıl bilim çağı ve 18. Aydınlanma Avrupa tarihinde ciddi bir temellenme dönemleridir. Uluslaşmanın ve kapitalizmin yaygınlaştığı bir dönemdir ayrıca. Bu anlamda mimari de meydana gelen bir teorikleşme söz konusudur. Bu dönemin en iyi biçimde temsil eden ABD olacaktır çünkü yeni kurulan bu devlet, önceki süreçleri derinlemesine yaşamdı. Bu anlamda doğrudan klasizmin etkisine girdi. Döneme ilişkin mimarinin adı “PİTORESK” olarak tipleşmiştir. Burada “ışık ve doku” iç içedir. Doğal evren mimariye suni olarak aktarılmak istenmiştir; örneğin suni göller ya da şekilli bahçeler türünden yapılardır bunlar. Bahçe ve kır evleri bu dönemde mimari alana girdi, sivilleşmeyi de başardı ve ayrıca, mimari yapı sivil yaşama sanat olarak hâkim olmaya başladı. Döneme ilişkin J. NASCH öne çıkan isimdir. Mesela T.JEFFERSON (ABD 3. Başkan) bir mimardır ve çağın akımına tam destek vermiştir. Örneğin başkanlık sarayının mimari tasarımında etkindir.

 

Bu dönemin ardından 19. Yüzyıl mimarisi gelir ki bir anlamda “kaos”u andırır. Bu dönemde bir yandan endüstriyel toplumun etkisindeki kentsel değişimler varken diğer yandan, gotizme karşı bir dönüş söz konusudur.  Dönemin berraklığı 20. Yüzyılın ilk yarısı ve ikinci yarısı olarak ayrımlı biçimde daha da belirginleşecektir. Güzel sanatlar güçlendirildi. Aslında apartman kültürü, şehirlerin temel sorunları döneme ilişkin tartışmaları da getirdi ve mimari sanat bir bunalım yaşar gibiydi. Bu çağ klasik olan her şeyi kullanmaya çalışıyordu. Net bir tarz yoktu ortada…

Örneğin bu dönemde doğunun egzotizmi bir konu ve tema olarak didik didik araştırıldı. Bu durum felsefeden edebiyata ve sanata geniş bir alanı kapsamıştır. Bu anlamda 19. Yüzyıl avrupa toplumları için bir bunalım ve gerginlikler çağıydı; zaten 2. Dünya savaşı bu bunalımın neticesinde pahalıya mahal olacaktır. Nihayetinde kentler konusunda da notlar düşüldüğü üzere 19. Yüzyıl bir bilimsel mimarinin ve mühendisliğin çağı olacaktır. Ve bu durum 20. Yüzyılda daha da belirginleşecektir. Konunun derinlemesine girmeyeceğiz.

Her şeyden önce mimarinin yapı-malzemeleri değişti; cam, metal, beton ve betonarme… Örneğin egzotizmi hatırlatan ASYATİK çay evleri şehirlerde yer edindi. Zaten kahvehaneler 18. Yüzyılda Avrupalı tarafından tanınmıştı. Döneme ilişkin Paris OPERASI bir örnektir.

Nihayet 20. Yüzyıl ise yepyeni mimari alanların ortaya çıktığı bir dönemdir. Sokaklar, caddeler, sergi binaları, kapalı çarşılar, sinema kültür vesaire tümüyle yep-yeni bir dünya imajı ve peyzajı yaratmıştı. Bu dönem nihayetinde klasik mimari ile modern yapının birlikteliğine tanık olunan bir dönemdir; özellikle 2. Dünya savaşından sonra bu değişim göze çarpmaktadır.

 

MÜZİK VE DANS SANATLARINA KISA ÖZET

 

Elbette insanlar yaptıkları evlerde oturmaya –barınak-- başlayarak, yabanıllıktan evcilliğe geçmişler ama evin dışında ki doğayı bir yana asla atamadıkları gibi, çağımızda bir özlem haline dahi gelmiştir. Çünkü insan zaten kendisi de bir yanıyla her zaman doğal bir varlıktır. İşte, sevgili dostlar, müzik ve dans bu söylediklerime çok güzel oturmaktadır; zira bedenimiz ve ruhumuz, yani doğa ile tin, sürekli taşıdığımız evlerimizdir. Bunların uyumu danstır, müzik ise uyumun kendisidir diyorum…

Dans çünkü bir ritimdir; müzik ise bu ritmin ruhudur! Dans esnekliktir, müzik ise esnekliğin dilidir. Böylece insanın sanat olarak ürettiği ilk anlamlar ritim ve uyumdur desem olur mu? Olabilir.

 

Müzik, notaların kurgusunda insana belli bir yöneliş sağlayan, böylelikle de ‘kendine özgü’ bir dile sahip olmuş, diğer sanat dallarından derinden ayrımı olan bir icradır. İcradır diyorum çünkü sanat değil sanatçıdan söz ederiz. Müziğin diğer bir temel ayrımı ise göze değil kulağa hitap etmesidir. Ruhumuzun dinginliğine erişen müziğin dili, tabi ki de kulağımız yoluyladır. Müziğin gürültüden ayrılması, ruhun inceliğiyle ilgilidir; ruhsal dinginliğini yitirmiş kulaklar, çarpıklaşır.

Müziksiz bir toplumdan söz edildiğine rastlamadım. Yaptığım incelemeler müziğin en eski diyarı olarak kadim doğuyu –mısır ya da Çin ya da Hint toplumlarını gösteriyor. Türklerde de Hunlardan günümüze gelen bir müzik geleneği var, örneğin askeri bando ve dini ağıtlar, şölen müzikleri köken olarak Hun devletine ya da toplumlarına tarihlendirilmiştir.

 

Müzik nedir; müzik ses demektir. Ses varsa müzik vardır, uyum varsa sanat vardır; o halde en mükemmel sanat icrası doğanın kendisidir. Rüzgârın sesiyle suyun sesi hiç karışır mı bir birine? Ya da kuşların ve çalılıkların sesleri, doğada ki uyumu hiç bozabilir mi? Bu yüzden müzik dehaları her zaman doğayı dinlemişlerdir. Zaten doğayı unutan kulakların ayarı bozulmuştur; sürekli şehir kültürünün aptal müzik mekânlarında gezinen bir kulak artık ayarsızdır; o her şeyde ayarını kaçırmıştır. Bu anlamda doğadan kopan insan, yani maddenin esiri olan kişi, ruhunu yitirmiştir, sadece senaryoların bir piyonu olup çıkar; bir figüran olmaktan asla kaçamaz. Ona emredilen yerlerde oturur, uygun görüldüğü biçimlerde eğlenceye izin verilir. İşte müzik, tinselliğin bu acınası yanına karşı bir duvar örecektir; tabi gürültü ile eserin ayrılabildiği bir müzikten söz ediyoruz. Yoksa “eğlence kültürünün” ürettiği ve sömürdüğü müzik konumuzun dışındadır.

 

Konuya tam karşıt bir müzik tarzı olarak opera, müzikle tiyatronun birlikteliğidir. 17. Yüzyılda ortaya çıkan bu tarz güçlenerek günümüze kadar gelen ender bir sanat icrasıdır. İki genel biçimde ortaya çıkacaktır; drama ve trajedi. Burada sözler müzikal bir tarzda dile getirilerek ilgi çekiciliğin üst seviyede yer alması ve gösterinin gücünün artması sağlanmıştır. Antik çağda ki müzikle sahne sanatı ilişkisinden farkı da sözlerin müzikal seslenişidir. LİR çalgısının eşliğindedir ve eser anlamına gelir. Burada çağın estetik anlayışının bir yansıması olarak tanımlanmıştır.

 

Müziğin doğayla olan uyumu kendini müzik aletlerinde cisimleştirir. Boynuzlardan, kamışlara ve kargılara kadar doğadaki maddeler çalgıların temelini oluşturdu. Uygarlıkla ilgisi müziği sanatların en temel konuma yerleştirmiş olduğundan, soyut bir kavrama içerse de aslında o doğrudan somut bir evrenin ürünüdür. Felsefeyle de yakınlığı bu ikilemden kaynaklanır, her ikisinin de ortak bir tanımı ortaya konamamıştır. Soyutlama müziğinde felsefenin de ortak çıkış noktasıdır. Örneğin bir kaynağa göre uzun hava ile kurt uluması ilişkilendirilmiştir. Bu anlamda ÇİN kaynakları Türk toplumlarının kurtlar gibi uluduğunu not düşmüştür. Öte yandan insanların “ses çıkarma” eylemi ile doğada ki seslerin analojisi dikkat çeker. Müziğin tarihsel konumlanmasının yapılamamsı ile onun sözlü aktarımı arasında doğru bir orantı vardır. Ancak zamanla müzik elbette bir ders ve kuram niteliğine bürünecektir. Bu anlamda müziğin tarihi ile insanın uygarlık tarihi bir birine çok yakınlık arz etmektedir. Söz gelimi HİNT müziği 4000 yıllık bir geçmişe sahiptir. Veda yazıtlarının SEMAVEDA kısmında müziğe dair bilgiler vardır. bir anlamda teori kitabı niteliğindedir.

 

Hint müziği, RAGADA adı verilen ses dizileri üzerinde doğaçlamayla yapılırdı. 132 RAGA vardı. Bu say çeşitli kaynaklara göre değişir. Bu eski rakamların 1600 kadar çeşidi olduğu iddia edilirse de, uygulama alnına girenler 30’u aşmaz. Bunlardan altısı birinci derece rakamlar, ötekiler ikinci derece rakamlar olarak anılırlar.

RAGANIN sözcük anlamı, renk, espridir. Her RAGA, ayrı ortamlarda, ayrı duyguların anlatımı için kullanılırdı.”[2]      

 

Yazarın vurguladığı üzere ÇİN ve Hint müziklerinin teorik olarak etkileri, müzik dünyası içinde önemli bir yere sahiptir. Örneğin MISIR müziği de çok eskidir ama teorik olarak yerleşmesine dair bir belgeye sahip değiliz. Öte yandan GREK uygarlığında da müzik görece yenidir ve MÖ 9. Yüzyıl olarak tarihlendirilen bir geçmişe sahiptir. Mısır uygarlığı Grek uygarlığında etkili olmuştur. Ancak şiir sanatında ve mimari de Grek uygarlığı gerçekten çok önemli bir geleneğe sahiptir. Bu Yunan uygarlığında müziği önemsiz kılmaz, hatta şölenlerinde ve icat ettikleri tiyatro sanatlarında müziğin yeri vazgeçilmezdi. Söz gelimi koro eşliğinde aktörlerin gösterisi iç içeydi. Yunan müziğinde filozof PİSAGOR bir örnektir. Baktığımızda PİSAGOR’DA Mısır’da yetişmiştir. Matematikle telin titreşimleri arasında bir ilişki kurmuştur. Onun felsefesinde “düzen” teması o kadar güçlüdür ki matematikte sayılar bu düzenin taşıyıcısıdırlar. İşte seslerin bile bu düzen içinde olduğu görüşüne ulaşarak, tellerin ölçüler sayesinde farklı sesler çıkardığına örnekler sundu. Sazın müzik ölçülerine, sayılara bağlanması onun sayesinde oldu.

 

Roma kültüründe her şey bir pratik ilişkiler bütünüdür. Yunan felsefesinden örneğin stoacılar uygundu, aynı şey mimari de ve müzikte de geçerlidir; müzik, Roma dünyasında bir işlevsel araçtır. Roma müzikte de felsefe de olduğu gibi Yunan kültürünü devam ettirdi. Oysa Asurlular, Mısırlılar ya da Sümerliler müzikte kadim bir gelenektirler.

Müziğin kurumsal ve toplumsal ilişkilerde kullanıldığına tanık oluyoruz, zamanlar içinde kendi tarzını zamanın genel havasında değiştirdiğine de tanık oluyoruz. İlahilerin, dinin, politikanın müzikle ilişkisi dikkat çekicidir. Örneğin HİTİTLERDE MÜZİK dans ve şölenledir. Bir diğeri kilise müziği dinsel imgelerde kullanmıştır. Savaş müziğinden, şölen ve festival müziklerine kadar değişimlere tanık oluyoruz. Örneğin halk ozanları ellerinde ki müzik aletleriyle (bağlam ya da ARP) müziği toplumsal ve siyasal ilişkilerde kullanmışlardır. Reformasyon da müzikle kilise ilişkisi değişti, ya da islamiyetle Türklerin kaman şölenleri anlamsızlaştı. Yani müziğin güncel yaşımın etkileriyle değişimi dikkat çekicidir ve uygarlık kavramına çok temel bir konu başlığıdır. Örneğin opera Floransalı zenginlerin desteklediği bir müzik tarzıydı. Tıpkı mimari değişimlerde olduğu gibi müzikte de dönemler vardı. Barok dönemi müzikte önemli bir değişimi karşılar; bireysellik güçlenir, çalgılarda ki çeşitlilik artar. MONODİ tarzı öne çıkar ki çalgının sese olan eşliğidir; zamanla çalgı daha da öne geçecektir. Barok müziği gösterişi temsil eder. Tüm bunlar çağın insanını ve toplumsallığını yansıtmaktadır. Opera ise bu gösterişe karşı bir duruşa sahiptir. Opera tinselliğe öykünür. Müziğin asıl dönüştüğü çağ ise klasik çağ denilen (18. Yüzyıl ile 19. Yüzyıl başı) dönemdir. HAYDN, MOZART ve BEETHOVEN dönemin sanatçılarıdır.

 

Endüstriyel dönemde müzik çok eleştiriye sahne oldu ve yeni türler ortaya çıktı. 20. Yüzyıl bu anlamda gerçektende gerginliklerin çağı olarak damgasını müziğe de vurdu. Rock müziğin yanı sıra örneğin arabesk müziği de doğulu toplumlarda kendini gösterdi ve bu müzikler, 60’lı yıllar göz önüne alındığında, kentleşmenin ve sanayi çağının etik çarpıklıklarından doğmuştur.

 

Dans etkinliklerinde görülen, dönemsel etkiler ışığında dönüşmüş olmasıdır. Örneğin 16. Yüzyıl dansın da icat dönemi oldu. Bale bu dönemde ortaya çıktı ve zenginlerin şatolarında desteklendi. BALET demek dans eden kişidir. Dansın köken olarak çıkış noktası inanç ve ritüellerdir. Kamanların danslarından yağmur danslarına kadar… Örneğin nevruz bir şölen olarak ateş üstünde danslarla bilinir. Dans ile müzik operayı da doğuran bir etken olabilir.

 

Konuya ilişkin ileri okumalar için kaynakça verilmiştir. Uygarlık kavramına yönetim ve sanata dair yeni eklemlerle yeni açıklıklar gelecektir.

 

 

KAYNAKÇA

 

E.H.GOMBRICH, sanatın öyküsü, remzi kitap evi,

 

J.J.WİNCKELMANN, antik çağda sanat tarihi,

 

N.BARIN, Batı dans tarihi, Kültür bakanlığı,

 

A.TURANİ, dünya sanat tarihi, remzi kitap evi,

 

J.RUSS, Avrupa düşüncesinin serüveni, doğubatı yayın,

 

H.UHLIG, Avrupa’nın anası Anadolu, telos yayınları,

 

C.M.ALTAR, opera tarihi, kültür ve turzim bakanlığı,

 

A.BAZIN, sinema nedir? İzdüşüm yayın,

 

M.İLİN –E.SEGAL, insan nasıl insan oldu, say yayın,

 

F.G.VURAL, islamiyet’ten önce Türklerde kültür ve müzik, çizgi yayın,

 

J.BURCHARDT, İtalya’da rönesans kültürü, us yayın,

 

EDİT; İLKER KOÇ, HİTİLER, ORTADOĞU TEKNİK ÜNİVERSİTESİ,

 

G.THOMSON, insanın özü, payel yayın,

 

G.THOMSON, tarih öncesi ege, cilt;2, payel yayın,

 

U.ECO, ortaçağ estetiğinde sanat ev güzellik, can yayınları,

         



[1] J.BURCKHARDT, İtalya’da rönesans kültürü, us yayın, sayfa: 339-340).

[2] C.SELANİK, müzik sanatının tarihsel serüveni, doruk yayın, sayfa: 30).

 

Etiketler: KENT, UYGARLIK, İMAR