Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 4. BÖLÜM
  • Kategori: Antropoloji
  • Tarih: 01 Temmuz 2014

EL NOTUMDA SOSYAL DEMOKRASİ VE TÜRKİYE,

 

 

 

—  Osmanlı devleti II. Meşrutiyet sürecine girdiğinde ekonomik olarak belirli ölçütlerde sıkıntılar içindeydi ve endüstrileşme, çok daha temel ihtiyaçları karşılayacak oranda mevcudiyete sahip, yabancı sermaye ile kurulan silah ve dokuma fabrikalarından ibaretti. (M.KORAY, SOSYAL politika, s. 164.)

 

—  Amele perver cemiyeti (METE TUNÇAY, Türkiye’de sol akımlar(1908-1925), Ankara sevinç matbaası, 1967: 9- dipnot.), işçi teşkilatı olarak ilk kurulan özelliğe sahipse de Osmanlı Marksist anlamda sol ideolojiyle 1900’lü yıllarda tanışacaktır. (İ.SARITAŞ, sosyal demokrasi, s.177.)

 

—  Türkiye cumhuriyeti devleti 1922(saltanatın kaldırılması) (ŞEREF GÖZÜBÜYÜK, açıklamalı Türk anayasaları, 1993: 42. “1 Kasım 1922 gün ve 308 sayılı Meclis kararı ile saltanat makamı, Hilafetten ayrılmış ve saltanat kaldırılmıştır”.) yılından itibaren kurumsal temelde yeni bir rejim olarak çıkış noktasını başlatmış, 1923 yılında da Cumhuriyet’i ilan etmiştir.

 

Bu sürece gelme aşamasında, Mondros mütarekesinde öngörülen, Wilson İlkerlerinin Türk toprakları üstüne dair olan 12. İlke, İTC(ittihat terakki cemiyeti) örgütünün yurdun değişik bölgelerinde “ulusal bağımsızlık” şubelerini kurmalarına neden olmuş, Yunanlıların ve Ermenilerin işgal ettiği çeşitli kentlerde müdafaa-i hukuk cemiyetleri ortaya çıkmıştır. (ERİK J. ZÜRCHER, modernleşen Türkiye’nin tarihi, çeviri Yasemin SANER, iletişim, 2004: 221-222.)

 

—  Söz konusu cemiyetler, Türk devriminin oluşmasında temel taşlar olmuş, siyasi ve mali yardımlar için birer araç olarak kullanılmışlardır.(EMRE KONGAR, 21. Yüzyılda Türkiye, remzi kitap evi, 45. Basım, 2012: 136.)

 

—  Bu cemiyetler, Sivas kongresinde(1919) tek bir çatı altında toplanmış, Mustafa Kemal paşa bu çatı cemiyetin başkanlığına getirilmiştir. (MUSTAFA ERDOĞAN, Türkiye’de anayasalar ve siyaset, liberte, 2001: 38.)

 

—  1908 devriminden 1922 yıllarına kadar geçen süre içinde Osmanlı devleti 1. Dünya savaşına taraf olmuş ve Almanya’nın savaşı kaybetmesiyle birlikte bedel ödeyen ittifak devletlerinden birisi olmuştur. Bu süre içerisinde, siyasal gelişmeler ortaya çıkmış ve 1908 devriminden sonra işçi hareketleri görülmeye başlanmış, hatta bu yeni dönemin düşünce özgürlüğüne sığınarak işçiler 100’e yakın grevler yapmışlardı. (ZÜRCHER, a.g.e. s.146.)

—   

—  Bu anlamda 1908 devrimi ile Türkiye’de ilk işçi hareketleri başlamış olmaktadır. (A.ÇELİK, vesayetten siyasete Türkiye’de sendikacılık, s.71.)

 

Ancak bu özgürleşme havası hükümeti sıkıntıya sokmuş ve işçi grevlerinin engellenmesi adına 1909 tarihinde “tatil-i eşkâl” kanunu ile kamu hizmetlerinde grev ve sendikacılığı yasaklamıştır. (M.KORAY, sosyal politika, s. 166.)

—   

—  Bu kısıtlamalarla birlikte işçi hareketlerinin ilk partisi olan Osmanlı sosyalist fırkası Eylül 1910 yılında, H. Hilmi tarafından kuruldu. (SİNA AKŞİN, kısa Türkiye tarihi, Türkiye iş bankası yayınları, 17. Basım 2013: 88.)

—   

—  Bu partinin kuruluş hazırlıkları II. Meşrutiyetten önce İzmir’de başlamış, meclis dışında ise “iştirak” adında bir dergiye sahiptir. (SODEV, sosyal demokrasi notları, MEHMET KABASAKAL, Türkiye’de sosyal demokrasini gelişimi ve CHP, s. 94.)

—  1908’den 1920’de BMM kuruluncaya kadar geçen süre içinde Türkiye’de çeşitli cemiyetler kurulmuş, İttihat ve Terakki fırkası aleyhinde görüşler ortaya çıkmış, hatta 1912 yılında sopalı seçim tabir edilen İttihat ve Terakki cemiyetinin zorbalığına tanık olunmuştur. 

—   

—  1909 yılında sıkıyönetim ilan eden (N.AYDIN, İnsan hakları, demokrasi ve medya, s.130.), İttihat ve terakki komitesi, gerek padişaha gerekse diğer gruplara karşı şiddet uygulamaktan hiç çekinmediler. (KONGAR, 21. Yüzyılda TÜRKİYE, s.135.)

—   

—  Nihayet 1913 yılında yapılan Babı Ali baskınından sonra İttihat ve terakki iç siyasal durumda tümüyle hâkim hale gelmiştir. (ZÜRCHER, modern Türkiye’nin doğuşu.168.)

—  1913 yılından itibaren 1918 yılına kadar ittihat ve terakki diktatörlüğünde, hiçbir siyasi faaliyete rastlamak mümkün gözükmemektedir. (METE TUNÇAY, Türkiye’de sol akımlar, s. 19.)

—   

—  1908 yılından sonra varlık bulan çoğulcu siyasal yaşam (ERDOĞAN, liberal toplum liberal siyaset, s.299.), söz konusu 1913 yılından itibaren sükûta uğramıştır. Bu süre içinde şu fırkalardan söz edebiliriz; mutedil hürriyet pervan fırkası- ılımlı liberal parti-(1909), Osmanlı anayasal reformlar partisi, Ahali fırkası(1910), Hizbi cedide partisi ve nihayet sosyalist parti. (ERDOĞAN, Türkiye’de anayasalar ve siyaset, s.25.)

—   

—  1912’li yıllarda zayıflayan işçi hareketleri, mütareke döneminden sonraki süreçte(1918 ve özellikle 1917 Bolşevik devrimin de etkisiyle) canlanmaya başlamıştır. (AZİZ ÇELİK, vesayetten siyasete Türkiye’de sendikacılık, s.75.)

—   

—  1919 yılında kurulan Türkiye işçi ve çiftçi sosyalist partisi buna bir örnek gösterilebilir. (İ.SARITAŞ, Sosyal demokrasi-geçmişten günümüze, s. 182.)

—   

Genel olarak bakıldığında Türkiye’de ekonomik yapılanmanın sol düşüncelere siyasi bağlamda kapalı olduğu söylenebilir. Bu dönemlerde devletin çalışma ilişkileriyle olan ilgisizliğini birkaç başlıkta özetleyebiliriz;

 

1) Ülkenin ekonomik yapısının tarıma dayalı olması ve endüstrileşmenin henüz başlamamış olması,

2) Devletin endüstrileşme politikasının liberal bir ekonomik politikaya dayanması ile bu alan müdahaleye gerek duymaması,

3) Endüstri ilişkilerinin en önemli tarafını oluşturan gerçek bir işçi sınıfının henüz gelişmemiş ve örgütlenmemiş olması,

Devletin politik yapısının ve politik rejiminin bu güçsüz işçi sınıfından gelecek ve istek ve baskılara karşı duyarlı olmaması.(M.KORAY, sosyal politika, s. 168-169.)

 

1920’de açılan BMM ile Sovyet Rusya hükümeti arasında bir münasebet söz konusu olmuş ve bunun verdiği heyecanla komünizm’e dair eğilimler görülmektedir. Örneğin 1 Mayıs 1921’de işçi bayramı kutlamalarına tanık olunmuştur. (SARITAŞ, a.g.e. s. 188.)

 

Türkiye cumhuriyeti devleti, “halkçılık” (GÜRİZ, a.g.e. s.283. Burada ATATÜRK halkçılığı şöyle anlatır; bizim hükümetimiz… ilmi ve sosyal niteliği bakımından halk hükümetidir. Halkçılık sosyal düzenimizi çalışmaya dayandırmak isteyen bir sosyal meslektir. Bunun için bizler bizi yok etmek isteyen kapitalizme karşı milletçe mücadeleyi gerekli gören bir doktrini izleyen insanlarız.” (GÜRİZ’DEN AKTARIM), vurgusuna sahip olmakla birlikte bir yerde “sosyal devlet” anlamını da içermiş oluyordu.

 

—  Devlet, “ideoloji” olarak, belli bir toplum tasarımını, bir hayat tarzını topluma siyaseten kabul ettirmeye adanmış(ERDOĞAN, liberal toplum-liberal siyaset, s.297.), cumhuriyetin ilk yıllarında yer alan liberal yaklaşımlarını terk ederek, 1932 yılı itibariyle ulusal bir kalkınma programı kabul edilmiştir ve bu da devletçiliktir. (KORAY, a.g.e. s.169.)

 

—  Halkçılık” (ERDOĞAN, a.g.e. s. 283.) ERDOĞAN, Kemalizm ilkelerinde gösterilen halkçılığı şöyle karşılamıştır; “bu ilke sırf bir retorik malzemesi olmaktan öteye gitmemiş; uygulama da ise büyük ölçüde halka karşı işlemiştir.” ),, 1924 anayasasının 1937 değişikliği ile girmiştir. (ŞGÖZÜBÜYÜK, açıklamalı Türk anayasaları  s. 55. İlgili maddede yer alan değişiklik şöyledir; “ Türkiye devleti cumhuriyetçi halkçı, devletçi laik ve inkılâpçıdır.”)

 

—  Sosyal demokrasi, devletçiliği değil devleti kabul eder. Halkçılığı ya da milliyetçiliği, dinciliği ya da “tarihsiciliği” (KARL POPPER, açık toplum ve düşmanları- cilt 1, çeviri Mete TUNÇAY, liberte, 2008: 12. Filozof POPER, “tarihsicilik” kavramını şöyle anlatır; “bu, benim tarihsicilik dediğim, tutumun kısa bir anlatımıdır. Tarihsicilik eski bir düşüncedir, ya da daha doğrusu, gevşekçe birleştirilmiş bir düşünceler topluluğudur.” Ve aynı sayfanın devamı.) değil; halkları, milletleri, dinleri ve tarihleri kabul eder. Atatürk’ün halkçılık anlayışı, siyasi, ekonomik ve toplumsal uygulamalarda halkın çıkarlarını ön planda tutan; toplumlarda ki sınıflardan birinin diğerlerine gör üstünlüğünü kabul etmeyen bir anlayıştır. (A.BADELİ, Türkiye’nin son yüzyılı ve sosyal demokrasi, s.474.)

 

—  Nevar ki Sosyal demokrat siyaset iki genel yaklaşımla analiz edilir; ilki sınıfın merkeziliğinin altı çizilmektedir ve diğeri, dayanışma, sınıf ötesi işbirliği ve siyasetin önceliği olan toplumsal yaklaşımdır. (Y.EMRE, CHP, sosyal demokrasi ve sol, s. 31.)

 

—  Bu bağlamda halkçılık sosyal demokrasiyi sindirebilmiş bir ideolojik yaklaşım değildir. Sosyal demokrasi her şeyden önce bir işçi dayanışmasından doğan, belli bir sınıfın etkinliğini politik merkeze yerleştiren siyasal uygulamadır.    

 

—  O halde “halkçılık” ve “devletçilik” yaklaşımlarıyla, ardalan ideolojik oluşumuyla sosyal demokrasi, her şeyden önce “çoğulcu” ve “eylemci” temelinden yoksun kalmaktadır. Bu anlamda CHP sosyal demokrasiyi karşılayamaz.

 

          1946 SONRASI DÖNEM 

 

—  Türkiye 1920’li yılların sonlarına doğru devletçi bir politikaya kaymış, 1932 yılında ulusal bir politika kabul edilerek, liberal ekonomi modelinden vazgeçilmiştir. (KORAY, a.g.e. s.169.)

 

—  Bu yıllar dünya ekonomisinin de ciddi bir buhran yıllarıydı ve Türkiye, bu dönemlerde dışa kapanmış bir ekonomik sistemle, devlet eliyle bir milli sanayileşme içine girmiştir. (K.BORATAV, Türkiye’de iktisat tarihi, s.59.)

 

—  Dolayısıyla bu yıllar Türkiye cumhuriyetinin ilk sanayileşme dönemleridir. BEHİCE Boran’a göre Türkiye cumhuriyeti kuruluşundan itibaren bir bürokratik burjuvazi teşekkül etmiş ve bu yapılanma, 30’lu yıllardan sonra ki devletleşme sürecinde de özenle güçlendirilmeye devam etmiştir. (BEHİCE BORAN, Türkiye ve sosyalizm sorunları, sarmal yayın, 1992; 215.)

 

—  Bu anlamda söylenebilir ki 1950 siyasal dönüşüm, bir tür karşı devrim türünde olmalıdır. 1946 yılına gelindiğinde tek parti döneminde birazcık gevşeme görüyoruz. Bunun nedenlerinden belki de en önemlisi, CHP içinde ki muhalif hareketlerdir. “Menderes, Köprülü, Bayar ve KORALTAN, 1945 yılında mecliste görüşülen toprak reformu yassına karşı çıkarak, parti içindeki ayrışmanın açık sinyallerini vermiş oldular ve “dörtlü takrir” önermesini parti meclis grubuna sundular.”(KONGAR a.g.e.s. 145.)

 

—  1934 soyadı kanuna göre önce ERTEKİN sonra MENDERES soyadını alan Adnan Menderes ve diğer üç kişiyle(Celal BAYAR, Fuat KÖPRÜLÜ ve Refik KORALTAN) birlikte, halk dilinde “demir kırat” adıyla bilinen DP, Ankara’da 7 Ocak 1946 yılında kuruldu. (MAHMUT GOLOĞLU, demokrasiye geçiş, Türkiye iş bankası yayınları, 2009: 37.)

 

—  1946 yılının sol düşünce açısından önemi, bu dönemde CHP iktidarının bir takım değişiklikler yapmasıyla birlikte aynı yıl sosyalist partilerinin de kurulmuş olmasıdır ve bunun nedeni, dernekler yasasında yapılan değişikliktir. (KONGAR a.g.e. s. 146.)

 

—  1946 yılında kurulan Türkiye sosyalist partisi ve Türkiye sosyalist emekçi ve köylü partisi, ne var ki, KONGAR’IN ifadesiyle, “ Türkiye dış politikasının Sovyet ilişkileri nedeniyle 46 yılı sonunda liderleri tutuklanarak kapatılmıştır.”

 

—  Bu döneme gelindiğinde Türkiye’de sanayi işçileri çok az sayıdaydı ve 1945 yılına kadar gelinen dönemde sendikalaşmaları yasaktı. (ZÜRCHER, a.g.e.s. 304.)

 

—  Burada dikkat çekilmesi gereken bir konu, “halkçı” yaklaşımların, devlet eliyle sosyal politikayı izlemiş olmasınadır ve bu anlamda halkçılık, “devlet eliyle modernleşme ve kalkınma sürecinde, sınıfsal çatışmaları önlemenin bir aracı olmuştur.”(ÇELİK, a.g.e.s. 64. Yazar ÇELİK, konuya ve döneme ilişkin korporatizm, patrimonyal ve solidarist yapılanmaya da dikkat çekmiştir. Merkez-çevre ilişkisinde bir uzlaşının hiç sağlanamamış olmasını patrimonyalizm ile açıklamaktadır. Burada bir vesayetçilik vardır ve 1947yılında ki sendikalar kanunu ile başlayıp 1960 yılına kadar geçen dönem ve sonrasında sendika-siyaset-devlet ilişkilerine dikkat çekken yazar, dönemi bir vesayet ilişkisi olarak gözlemlemektedir. Yazar 67. Sayfada dönemi şöyle özetler; “dönemin tekçi, devletçi ve halkçı kavrayış ile uyumlu olduğunu söylemek mümkündür.”  )

 

—  1946 yılında sadece dernek kurma yasağı kalkmadı aynı zamanda bir sendika kurma kanunu da çıkarılmıştır ve işçilere siyasete girme yasağı getirilmiştir. Şu maddeleri içermektedir;

1) İşçilerin ücretlerini yükseltebilmek için, işçi sendikaları toplu iş uyuşmazlıkları çıkarabilirler, üyelerinin sosyal çıkarlarıyla ilgili etkinliklerde bulunabilirler.

2)  İşçi ve işveren sendikaları iş uyuşmazlıklarında hakem kurullarına görüşlerini bildiriler ve çözüm için aracılık yaparlar.

3)Sendikalar üyelerine sosyal ve hukuki yardımda bulunurlar, kooperatifler kurarlar.(KORAY, a.g.e. s.172. )

 

—  Tüm bu özgürlük yaklaşımları, Türkiye devletinin temel sorunu olan “bürokratik devlet geleneği” (GÜRİZ, a.g.e. s. 288.), ile her dönem yüzleşmek zorunda kalmıştır. Söz konusu yönetsel gelenek, modern dönemde gündeme gelmiş olup ulus devletlerin bürokratik örgütlenmesini karşılar. (H.HÜSEYİN ÇEVİK, kamu yönetimi- kavramlar, sorunlar, tartışmalar, seçkin, 2012: 31.)

 

—  Buradan ulus kavramı, halktan ayrılır ve seçkinci bir idea haline dönüşür. Bunun önüne geçmenin bir yolu olarak halkın katılımcılığı teşvik edilmiştir. Katılımcı demokrasi, “halkın çeşitli yollardan siyasete en geniş biçimde katılabilmesidir.” (M.AKİF ÇUKURÇAYIR, siyasal katılma ve yerel demokrasi, çizgi, 2006: 27.)

 

—  Konuya ilişkin önemli bir başlık olarak “hizmette yerellik ilkesi” (BİLAL ERYILMAZ, kamu yönetimi- düşünceler, yapılar, fonksiyonlar, politikalar, umut tepe yayınları, 2013: 126. Bilal hocanın konuya ilişkin görüşleri şöyledir; “hizmette yerellik ilkesi, bireyi toplumun odak noktasına yerleştirir. Bu kavram, öz itibariyle ‘bir hizmeti en yakın birim yürütsün’ anlayışına dayanır… Söz konusu ilke, bireyin tek başına güç yetirebileceği işlere devletin müdahalede bulunmaması olarak da yorumlanabilir.”), katılımcılığı teşvik etmekle birlikte, halkın ya da bireylerin, devlet karşısında karşıt olmasını engellemeye yöneliktir. Kanaatimce merkeziyetçi zihniyetin aşılmasında “yerellik” ilkesinin ciddi payı olmaktadır. Oysa Sosyal demokrasi, en temelde “devletçi” yaklaşımları her zaman karşısına almıştır. Yani burada “devletçilik” ile ya da “halkçılık” ile sosyal demokrasiyi ayıran temel konu, sosyal demokrasinin konjoktürel bir siyasal zemine sahip olduğudur. Keskin bir ideolojik ayrıma kapalıdır. Çünkü sosyal demokrasi en başında bir sınıf politikasıdır. 

—  Sosyal demokrasi, 1950’li yıllardan itibaren işçi sınıfından daha geniş tabana doğru ilerlemiş, bu süreç “kapitalist devletin mutlakıyetçi anlayıştan sosyal demokrasiye nasıl dönüştüğünü göstermiştir.” (SODEV, AYHAN KAYA, yenidünya düzeni ve sosyal demokrasi, s. 86.)

—  CHP ya da DP sendikacılığa karşı gereken ilgiyi göstermemiş, “1946 ile 60 yılına kadar geçen sürede sendikacılık, potansiyel komünist faaliyet olarak algılanmıştır.” (A.ÇELİK, a.g.e.s. 122.)

—   

—  Ancak 60’lı yıllar sol siyasal yapının ve fikri mücadelenin gerçek anlamda bir mücadelesi olmuştur. Bülent ECEVİT, 1961 yılında kurulan İnönü hükümetinde çalışma bakanı olarak işçi hakları ve iş mevzuatlar getirerek sendikal örgütlenmenin ve faaliyetlerinin önünü açmıştır.(BADELİ, a.g.e.s. 415.)

 

 1961 ANAYASASI VE SOSYAL DEMOKRASİ

 

—  1961 anayasasında devlet, “Kemalist toplum projesini gerçekleştirmekle görevli ideolojik bir tarafgirlikle maluldür.” (ERDOĞAN, Türkiye’de anayasalar ve siyaset, s. 83-84.)

—  1961 Anayasa’sı, sendika kurma(m.46), toplu sözleşme ve grev yapma(m.47) haklarının yanında yoksul ve dar gelirli kişilerin sağlık ve bakım ihtiyaçlarının giderilmesi bağlamında sosyal hakları sağlamıştır(m. 48-49). Seçme ve seçilme(m.55), parti kurma(m.56) gibi hakların gözetimiyle siyasal ve kişi hürriyetlerinin güvenceye alınması(m.14), özel hayatın korunması(m.15), seyahat ve yerleşme hürriyeti(m.18) gibi bireysel hakların tümü hakkında da anayasal güvence sağlamıştır.(GÖZÜBÜYÜK&KAPANİ, a.g. Eserler.)

 

—  Diğer taraftan 1961 Anayasa’sı mevcut kanunlarıyla, ‘sadece kişilere belirli haklar ve hürriyetler tanımakla yetinmemiş, bunların sağlıklı olarak gelişmesi için gerekli ortamı da yaratmaya çalışmıştır.’ (KAPANİ, a.g.e s. 135)

—  Nevar ki “korumacı” bir tinselliğe sahip olan 61 anayasası, Erdoğan’a göre “dayanışmacı-milliyetçi bir anlayışın ve Kemalist ideolojik kaygıların fazlasıyla etkisinde kalmıştı” (ERDOĞAN, a.g.e. 2001:81)

—  Diğer taraftan 1961 Anayasa’sı çoğulcu yaklaşımıyla sadece sosyalist ideolojilere değil İslamcı yaklaşımlara da sivil toplum doğrultusunda kimi güvenceler getirmiş oluyordu. (Hikmet ÖZDEMİR, siyasal tarih(1960-1980), Çağdaş Türkiye 1908-1980, cem yayın evi, İstanbul, 2013:239).

 

—  Ve bir diğeri, sivilleşmenin en önemli ayağı olan toplumsal kurumlar açısından da 1961 anayasası oldukça cömert davranmıştır. “Hukuki teminat müesseseleri kurmanın dışında, 1961 anayasası; meslek grupları, sendikalar, siyasi partiler gibi toplulukların, üniversite ve radyo-televizyon idaresi gibi özerk kuruluşların belirli haklar ve dokunulmazlıklarla donatılmış olarak sosyal yapı içinde yer almalarını sağlamıştır.” (KAPANİ, a.g.e. 1993:127)

 

—  Hukuk kuralları mükemmel bir toplum için gerekli ama yeterli bir şart sağlamamaktadır. “Hukuk için hayati derecede önemli olan, belirsizliğin azaltılmasında kuralların oynadığı roldür.”(BARRY, a.g.e. s116)

—  1961 anayasasının getirdiği özgürlük havası ile birlikte sendikacılıkta (ZÜRCHER a.g.e.s. 324), ve sol düşünce de önemli bir dönüm noktası yaşandı ve TİP, 13 Şubat 1961 yılında on iki sendikacı tarafından kuruldu. (SARITAŞ, a.g.e. s. 202.)

 

—  TİP, BORAN’A göre, sosyalist literatürdeki “halkçılık” görüşünden farklıdır, ona göre bu görüş, sınıf ve zümreleri dikkate almaz. (BORAN, a.g.e. s. 83.)

 

—  TİP, kuruluş amacında sosyalist bir parti kurmayı değil, işçilerin çıkarlarını parlamentoda savunmak olarak ortaya çıkmıştır. (VEHBİ ERSAN, 1970’lerde Türkiye solu, iletişim, 2013: 19.)

—  TİP, varlığıyla, öteki partileri ideolojik açıdan kendilerini daha açık seçik tanımlamaya da zorladı. (ZÜRCHER, a.g.e. S.358)

 

—  Öte yandan bu dönemlerde sosyal demokrasi Avrupa’da iktidarda yer almaya başlamış, sendikal faaliyetler de artmıştır. (BADELİ, a.g.e.s. 415.)

—  1960’lar soğuk savaşın en etkili dönemiydi ve Batı Avrupa’nın sosyalist partileri(eş deyişle sosyal demokrasisi) gelişme içindeydi ve TİP, demokratik sosyalist çizginin en etkili, en umutlu hareketine dönüşmekteydi. (İSMAİL CEM, soldaki arayış, Türkiye iş bankası kültür yayınları, İstanbul, 2011, giriş, x)

—  Aslında 1961 anayasası özgürlükler adına oldukça değişimler getirmiş olsa da, “Türkiye’nin demokratik kurumlarının merkezinde yine, millet egemenliğinin deposu olarak TBMM yer alıyordu.” (STEVEN COOK, yönetmeden hükmeden ordular- Türkiye, mısır, Cezayir, çeviri Bahar ŞAHİN, HAYYKİTAP, 2008: 240.)

 

—  1961 anayasasıyla değişen siyasal ve sosyal düzen, yeni bir toplumsal yapılanmayı öngörüyor ve bu noktada etkili değişimlere zemin hazırlamış oluyordu. Bu değişim, demokratik ve sivil bir Türkiye istese de Mustafa Erdoğan’ın başlık olarak sunduğu gibi “ihtiyatlı bir demokrasi”ye (ERDOĞAN, Türkiye’de anaysalar ve siyaset, 2001:77) işaret ediyordu.

 

—  Bunun bir neticesi olarak 1970’ler sol’a ve demokrasiye bir darbe olarak indi. Ardından gelişen toplumsal anarşiyle birlikte 80’li yılların “balyoz”u tüm ülkeye indirildi. 

 

 

CHP VE SOSYAL DEMOKRASİ

 

—  1959 yılı kurultayında CHP 61 anayasasının temel düşüncesini içeren başlıklarla programını değiştirdi, başlıklar şöyle; 1) ikinci meclis, 2) anayasa mahkemesi, 3) seçimlerde “nispi temsil” uygulaması, 4) yüksek hâkimler kurulu, 5) üniversite özerkliği, 6) basın özgürlüğü ve 7) yüksek iktisat şurası. http://www.sodev.org.tr/Okullar/SDO/ders_notlari/turkiyede_sd_ve_chp.html. (çevrim içi, 02.01. 2014,)

1961 anayasası ile birlikte TİP dışında sol düşünceye yakınlaşan, 1965 seçimlerine yeni bir başlıkla -ortanın solu- katılan CHP, sosyal demokrasiyi içeren söylemlere sahiptir. Cumhuriyet Halk Partisinin sol düşünceye yaklaşımını asıl 1953 program değişikliğinde görmek de mümkündür. (EMRE, a.g.e. s. 78. Söz konusu metin şöyledir; “ değerin, korunması ve ulusal varlığın temeli haline getirilmesi gereken ana kaynağı yurttaşların emeğidir. Her yurttaşa zihinsel ve kişisel kapasitesine uygun çalışma olanakları yaratmak, işsizlere iş bulmak ve iş verenlerinde haklarını gözeterek emeğin sömürülmesini önlemek için gereken önlemleri almak devletin görevidir. Partimiz tüm yurttaşlarımızın iş güvencesini dokunulmaz hak olarak görmektedir”(CHP programı, 1954), EMRE, a.g.e. s. 78, aktarım.)

 

—  Cumhuriyet Halk Partisinin sosyal demokrasiyi temsil etmesi oldukça zordu. Her şeyden önce CHP tek parti rejimine göre uyarlandığı gibi, temelinde devrimi ideoloji olarak üstleniyor ve bu anlamda seçkinci ve kurucu bir parti olmayı da önemsiyordu. Yukarıdan beridir görüldüğü üzere “sosyal demokrasi” çoğulculuğu merkezine alan ve çok daha önemlisi siyasal katılıma önem veren bir “sınıf” partisi olarak gelişme göstermiştir. Oysa yukarıda da anımsatıldığı üzere Cumhuriyet halk partisinin “halkçı” ve “devletçi” ve hatta “milliyetçi” ilkelerinden oluşan üst-dili bir sınıf partisi olmasından çok bir anlamda toplumcu bir partiyi öne çıkarıyor. Bu anlamda düşünüldüğünde, “CHP’nin tek başına o yıllarda sosyal demokrat kimliği üstlenmesi, belki de, Türk sosyal demokrasisi için en kötü kader olmuştur.” (SARITAŞ, a.g.e. s. 211.)

 

—  Ortanın solu yaklaşımı, “sol” yaklaşımla gelişmekten ziyade, dünya politikasında meydana gelen gelişimlerin bir etkisinde ortaya çıkmıştır. “İsmet paşa, söz konusu düşünsel gelişimin, 1972 yılında istifa etmesinin ardından yaptığı açıklama ile gerçek yüzünü ortaya koymuştur. “(ÖZDEMİR, a.g.m. s.254. Özdemir, söz konusu açıklamayı şu şekilde aktarmıştır; “CHP bünyesi itibariyle devletçi bir partidir. Bu sıfatla elbette ortanın solu bir anlayıştır. 1923’de ki harap ülkede devletçilik nasıl tek, eşi ve yardımcısı olmayan bir kalkınma çaresi idiyse, bugün de ekonomik hayatımızın(1972) temel bir unsurudur”.)

—  Burada önemli olan ayrım noktası, sol’un, 1960’lı yılların ilk yarısında, CHP dışında hatta CHP’YE rağmen gelişmiş olduğudur. (EMRE, a.g.e. s.128.)

 

—  CHP, bir parti-devlet birlikteliği olduğunu, 1936’da İnönü’nün yayınladığı genelge ile çok net bir şekilde göstermişti zaten. (SARITAŞ, a.g.e. s. 215. 18 haziran 1936 yılında İsmet paşa tarafından yayımlanan genelgeye göre içişleri bakanı parti genel sekreter olarak görevlendirilmiştir. )

—  Ortanın solu yaklaşımı İnönü’ye aittir ve yaklaşım olarak şöyledir; 1) aşırı sağ; gericiler ve sermaye sömürüsünü savunanlar, 2) ortanın sağı; tutucular. 3) orta veya merkez; halk baskısı ile bir şeyler yaparlar, 4) ortanın solu; halkçıdırlar, toplumcudurlar. 5) aşırı sol; özel mülkiyeti reddeder. (ERAY YILMAZ, Türkiye tarihi- 1923-1991- papatya yayın, 2012: 110.)

—  Buradan çıkan netice de “sosyal demokrasi” ile CHP arasında ki temas, zorunlu birlikten öteye geçemediği gibi gelinen dönem itibariyle de aynı neticeden söz edilebilir.

 

—  Sosyal demokrasi, tekrar vurgulamak gerekirse, bir halkçı parti ya da resmi bir ideoloji değil, bir sınıf ideolojisidir ve bir dava mücadelesidir. “Ne CHP ne de DSP günümüzde bir sınıf partisi özelliklerine sahiptir.”(GÜRİZ, a.g.e. s.287.)

—  Ortanın Solu sloganıyla 1965 seçimlerine giren CHP bu taktikle bir başarı elde edemedi ve hatta karşıt propagandanın gelişmesine neden oldu; “ortanın solu, Moskova yolu.” (ZÜRCHER, a.g.e. s. 366.)

—  Bu durum, CHP içinde eleştirilere neden olmuş ama İnönü, ortanın solu sloganının derinleştiren ve öne çıkaran ECEVİT’İ destekleyerek 1966’da partinin genel sekreteri seçilmesini sağladı. Bu gelinen süreç sonrasında parti içinde tartışmalar büyümüş, Ecevit ve grubunun karşısında ki FEYZİOĞLU grubu parti merkez yürütme kurulunu “partinin sosyalist” olmadığına dair açıklama yapmaya zorlaşmıştır. (SODEV, KABASAKAL, a.g.m. s. 113.)

—  Bu süreç içinde Cumhuriyet halk partisinden ayrılanlar oldu, öte yandan 1969 seçimleri de beklenen başarıya ulaşmamış, 70’li yılların başından itibaren söylemler geliştirmeye başlanmıştır. (BADELİ, a.g.e. s. 417. Bu sloganlardan örnek verirsek, “toprak işleyin, su kullanın”, ya da “bu düzen değişmeli” gibi.)

—  ECEVİT’İN amacı cumhuriyet Halk partisini “elitçi”, “devletçi”, kimliğinden çıkarıp çağdaş Avrupa sosyal demokrasisinin normlarına uygun dönüştürmeyi sağlayabilmekti. (ERSAN, a.g.e. s. 66.)

—  Böyle bir dönüşüm öncelikle “DEMOPEDİ” (M.AKİF ÇUKURÇAYIR, siyasal katılma ve yerel demokrasi, çizgi, 2006: 19.), olgusudur ve burada yatan temel düşünce, demokrasinin eğitimle olan ilişkisine dair bir karşılık bulur. Böyle bir sürecin toplumsallık ve kültür ile olan ilişkisi çok açıktır.

—  Nevar ki kendisini bir “devrim” partisi olarak gören ve bu dayanak üstünde kurucu görevi ile tanımlayan bir parti, temel çıkış noktasını kolayca değiştiremezdi. Kuruluş amacında “homojen” bir zemine sahip olan, sınıf farklılığına karşı duran ve “elitist bir parti olmasından ötürü diğer sınıfların örgütlenmesine karşı duruşu olma” (SARITAŞ, a.g.e. s.219.), konumu ile CHP, sosyal demokrasiye gerektiği gibi ait olamazdı, olamadı da.

—  CHP 1965 ile 1980 yıllarında bir değişim geçirmiş, gençliğin kurup geliştirmeye çalıştığı “halkçı-devrimci gençlik dernekleri” ile bir takım dinamizmlere sahip olmuştur. (BADELİ, a.g.e.s. 422.)

—  Nevar ki CHP içinde ki “seçkincilik” yeniden uyanmış ve bir daha konuya ilişkin bir tartışmaya yeniden girilme gereği görülmemiştir. Bu dönem içinde Ecevit, “1976 programında” 6 okun yanına “6 ilke” getirmiş ve parti programını dönüştürme gayretine de girmiştir.(SODEV, KABASAKAL, a.g.m. s.116.)

 

—   1980’li yıllar fordist ekonomik teorilerin yerini ‘esnek-fordist’ (DAVİD HARVEY, post modernliğin durumu, çeviri Sungur SAVRAN, metis, 2010: 318. Yazarın burada getirdiği açıklama oldukça ilginçlik taşır. 70’lerde karşılaşılan stagflasyon olgusunun derinden etkilediği ekonomi ve politik dünya, esnek üretim biçimlerinin gelişmesini dayatmış, Fordist ekonomi tipini yerinden etmişti. Yazara göre 1945 sonrası dönemde Fordist yapılanma daha da yaygınlaştı. Bu durum üçüncü dünya ülkelerinin Komünist ülkeler dışında kalanlarda kapitalizmin daha da emilmesi anlamına gelecektir. Örneğin 1944 BRETTON WOODS anlaşması, yazara göre, dolar aracılığıyla ABD, maliye ve para politikalarında dünyanın ekonomik gelişmesinde kendisine bağımlı kılıyordu. Burada fordist yapılanmanın ABD hegemonyası için eşsiz bir şemsiye görevi gördüğü çok açıktır. Zamanla bu sistem bir takım eşitsizliklere nende oldu ve devlet, bunu gidermek için kamu hizmetlerinde artışa gitmek durumundaydı. Ama bu durum ancak özel sektörün kazanımıyla olabilirdi çünkü Keynesyen ekonomi buna bağlıydı.

—  Nevar ki zamanla gelişen ekonomik krizler, bazı üçüncü dünya ülkelerini rekabetçi gücünün artması ve iş sözleşmesinden kaynaklanan katılıklar; öte yandan enflasyonun artmasıyla birlikte doların dünya ekonomisinde ki rolünün gerilemesi eklenince, bir mali kriz ortaya çıkmıştı. 1968 1973 arasında yer alan grev dalgaları bu mali daralmayı karşılıyordu ve artık özel sektör gereken karı sağlayamadığı için kapitalizmin maddi kaynakları da daralmış oluyordu. PARA bir kez daha ekonomiye temel bir “meta” olarak yardıma koşuyordu. Emlak piyasası çökmüş, Arap-İsrail savaşının getirdiği petrol ambargosu ve likitide bolluğuyla birlikte enflasyon artmıştı. Tamda burada “emek” yeniden bir sömürü alanına girmişti ve dahası teknoloji tasarruf için önemli bir başlık haline gelmişti. Turizm, hizmet sektörlerinin diğer başlıkları, teknolojinin temel konumu ve buna bağlı olarak “zaman-mekân” sıkışmasıyla birlikte, artık yönetsel anlamda da devrim yaşanmaya başlanmıştı. Sendikalaşmanın azalması, devletin küçülmesi ve istihdamın böylece yayılması, sanırım esnek-fordist bir politikanın getirdikleriydi… asıl gelmek istediğimize geri dönersek, zaman-mekan sıkışması ve bu kavramların dönüşmesi, metaların teknik rasyonalizasyonu sayesinde daha hızlı dolaşmasını, öte yandan banka kartları gibi araçların sayesinde para akışının da hızlanması sayesinde gelişmiştir. Böyle bir süreçte ‘e-devlet’ tasavvurumca bir zaman-mekân aşımı olarak görülebilir. Burada kültür endüstrisi, kapitalist güç odaklarının tam da merkezi haline gelmiştir. Amaç, mal tüketimini hızlandırmaktır. ) yaklaşımlara terk ettiği, devletçi ya da merkezci devlet yönetimlerinin yerini yerelci ve bölgeselci yaklaşımlara dönüştürmeye başladığı bir dönemdir. “Bu dönem de Avrupa Birliği bölgeselleştirmeyi ön plana çıkararak birlik içindeki gelişmişlik farklılıklarını gidermeyi amaçlamıştır.” (RUŞEN KELEŞ&AYŞEGÜL MENGİ, avrupa birliğinin bölge politikaları, cem yayın evi, 2013: 54.)

—  Bu anlamda merkeziyetçi yaklaşımların yerini alan aşağıdan yukarıya doğru bir dönüşümden söz edebiliriz. Bu döneme damgasını vuran Yeni-sağ kamu yönetimi; 1) devletin –kamu yönetiminin- ve kamu faaliyet alanının özellikle ekonomik nitelikli olanlarından başlayarak, KİT’lerin küçültülüp, daraltılması… 2) daraltılan bu alanda genelde kamu faaliyetlerinin özelde de kamu örgütlerinin, kamu işletmeciliği anlayışı etrafında yapılandırılması ve işletilmesi gibi anlamlara sahiptir. (Prof. Şinasi AKSOY, Türkiye’de kamu yönetimi, Nobel yayın, s.586)

—  Bu dönem itibariyle dış etkilerle birlikte Türkiye devleti, 24 Ocak 1980 kararlarıyla ithal ikameci politikalara son vererek, liberalleşme, dışa açık politikalar ve devletin küçülmesi doğrultusunda kararlar almış ve buna mukabil sosyal devlet söylemi de önemini kaybetmiş olacaktır. (KORAY, a.g.e. s.195.)

—  Bu dönüşümle birlikte CHP kadroları, 1980 sonrası dönemde de sol düşünceye yakınlık arz etmeyecektir. DSP de benzer bir yoksunluk içinde kalacaktır. SODEP(sosyal demokrasi partisi, kurucusu Erdal İnönü, 1983), DSP(demokratik sol parti, B.ECEVİT kurdu, 1985, ama genel başkanı Rahşan ECEVİT oldu) VE SHP sosyal demokrat parti iddialarıyla kurulan partilerdir. (SARITAŞ, a.g.e. s.260-261)

 

NİHAYET;

 

—  Cumhuriyet Halk partisi temelinde yeni bir siyasal ideolojiye geçiş aşamasını sanırım Lozan barış antlaşmasında aramak mümkün gözükmektedir. Söz konusu antlaşma her şeyden önce yeni bir diplomasi atağı olarak görülmüş, bu müzakere de yer alan kadro yeni Türkiye’nin ortaya çıkışını da sağlamışlardı. İkinci dünya savaşında iktidarı elinde tutan kadro, ittihat terakkiden cumhuriyetin kuruluş dönemine kadar geçen sürecin içinden doğan elit tabakadan oluşmaktadır. (SELİM DERİNGİL, denge oyunu- ikinci dünya savaşında Türkiye’nin dış politikası, Tarih vakfı yurt yayınları, 2000: 57.)

—  CHP 1930’lu yıllardan sonra “korumacı-devletçi” (BORATAV, a.g.e.s.60.) dönüşümünü aynı temel ideolojik etkiyle yerine getiriyordu.

—  Muhalefet olmak ile düşman olmak arasında ince bir ayrım vardır; ilkinde eleştiri nesnel kılınabilmişken, ikincisinde somutluk arayışına giren bir muhalefet mantığı söz konusudur. İlkinde çözüm önerileri ılımlı bir dil ve etkili saptamalarla dile gelir, bu durumda çözüm öncelikle çözümü ortaya koyacak yollarla öne sürülür. İkincisinde ise çözüm en başından kadük haline döner ve burada tarihselci bir duvar örülür. İdeolojik temel elbette tezleri savunmada meşruiyet sağlar ama çözümü sağlamaz. Çünkü her çözüm kendi durumsallığı içinde ortaya çıkar ve burada tarihsellik sadece güdüsel tepkileri doğurur. Çözüm süreci tıpkı hukukta yer alan usul yasaları gibidir, usulsüz olan her hukuk, en başından meşruiyetini nasıl kaybediyorsa, çözüme giden süreç kendi içinde meşruiyetini ayakta tutamıyorsa oradan sadece kötü saptamalar ortaya çıkabilir.

—  Özetle, sosyal demokrasi bir teori olarak belli bir sınıf ideolojisi üstünde kurulan ve zamanla kitlesel bir güce sahip olan siyasal bir teori olarak, çoğulcu, özgürlükçü, demokrat ve adil bir sistemi öngörmektedir. Sosyal demokrasi farklı toplumlarda farklı çözüm arayışlarına esneklik sağlayan, evrensel bütünlüğe önem veren, çevreci, bireyi topluluk içinde anlamlı bulan bir toplumsal düşüncedir. Buradan hareketle Türkiye sosyal demokrasiye gerektiği oranda sahip bir siyasa üretememiştir. Bunun birçok nedeni vardır ama en önemlisi, çoğulculuğu kabullenememiş, “seçkinciliği” her zaman bir siyasal sulta olarak kabul etmiş(toplumda dâhil bu kabule) kültür yapısından kurtulamayışıdır. Türkiye eğer siyasal anlamda bir uzlaşı istiyorsa ve buna mukabil çoğulcu ve özgürlükçü bir anayasa metnine hak kazanmayı umuyorsa, öncelikle Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana meydana gelen siyasal yarığı bilinçlenip, bireyini ve toplumunu bu temel üstünde üretebilmelidir. Kutuplaşmadan ve ötekileştirmeden vazgeçmelidir.

 

Etiketler: UYGARLIK, YÖNETİM, BİLİM