Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 5.BÖLÜM
  • Kategori: Antropoloji
  • Tarih: 03 Temmuz 2014

tarımsal üretime geçilmesi, her şeyden önce, insan toplumlarının nüfusunun küme toplumlarındakine karşılaştırılamayacak kadar çok artmasına yol açtı. Önce yüzlerce, sonra binlerce insan aynı mekânlarda yaşamaya başladı. Bu insanların beslenme, barınma, güvenlik ihtiyaçları toplumları karmaşıklaştırdı. İlişkileri yüz yüze olmaktan çıkarttı. İş bölümünü yarattı, derinleştirdi. Üreten ile üretmeyen arasındaki farkın algılanmasını ve tespit edilmesini zorlaştırdı. Refah seviyesini yükseltti ancak başkalarının sırtından geçinme fırsatları ve yolları da yarattı. Böylece, F. OPPENHEİMER’A göre, insan toplumlarında iki geçinme yöntemi ortaya çıktı; üretme ve yağmalama.”[1] 

 

Yönetim; amaç, ilgi, grup ya da örgüt ve hiyerarşi gibi kavramları kapsar. Politika, yönetim olgusunun sistematik ya da pratik inceler. Bu anlamda düşünüldüğünde insanın yönetilme ihtiyacı, temel bir gereksinim olarak ortaya çıkarken, paylaşım ve adalet temelinde zamanla disipline kavuşan yönetim bilimi bir siyaset felsefesidir. Felsefenin burada ki amacı “yönetim ve yönetilen” ilişkilerini sormak, ayrıca siyasal kurumların işlevlerini tartışmaktır.

 

İnsan için “yönetim” en “ilkel” dönemlerden çağımıza kadar var olmayı hak etmiş, zorunlu bir görevler alanıdır! Örneğin “aile-babası” ya da “aile-anası/analık hukuku sisteminde olduğu gibi” birer yönetici olarak, onların görevleri ve iş bölüşümün deki rolleri açısından yönetim kavramının konusunu içermiştir. Buradan yola çıkıldığında yönetim demek, örgütsel bir yaşamda sosyal ve ekonomik bir paylaşım demektir. İnsan örgütlenmeksizin yaşam olanağına ve uygarlık üretme imkânına sahip olamaz ve olamamıştır. Yönetim insan dair her şeyin “kaplamsal” bir çerçevesini oluşturur. Böylelikle avcı-toplayıcı yaşamdan tarım toplumlarına ve nihayet meclis sistemlerine kadar “yöneten ve yönetilen” ilişkisi insanın vaz geçilmez bir konusu olagelmiştir.

 

bir topluluğun ya da örgütün amaçları (ve bunların gerektirdiği araçlar), politika yapımı olarak da bilinen faaliyetler dizisi sonucunda ortaya çıkar. Bilinçli olarak böyle görülsün ya da görülmesin, kişinin kendisi ya da başkaları için amaç yarattığı bu faaliyet de felsefe yapmaktır. Temeli felsefeye dayanan ya da felsefe sonucu ortaya çıkan amaç, yönetim sürecinin merkezinde yer alır ve son analizde, örgütler, yönetimin iradesi ile idarenin becerisi kabuğu içinde bir arada tutulan değer (amaç, hedef, gaye) ‘FASCES’LERİ, yani denetimlerini temsil ederler.”[2]

 

İLKEL YAŞAMDAN ÖRGÜTLENMEYE DOĞRU

 

İlkel insanlarda yönetim fikrinin soy gruplar arası ilişkilerde başladığı genel kabul görmüş bir tespittir. İnsanlar her şeye “ev-içi” planlama ile başladı ve buradan zamanla mülkiyet edinme fikri gelişmiş olmalıdır. Yerleşikliğin getirdiği “rekabet” daha çok çalışma ve daha çok mülkiyet edinmeyi de getiriyordu. Mülkiyet edinme ise zamanla farklı gruplarla birleşmeyi getirmiş ve evliliğin ise bu süreçte, yani mülkiyet edinme sürecinde etkili olduğu gözlemlenmektedir. Siyasal yaşamın ve toplumun ortaya çıkmasında mülkiyet ilişkileri belirgin bir örnektir. Mülkiyetin temelinde “yurt edinme” isteği ve çabası yatmaktadır. Önceleri avlanma alanlarının belirginleştiği bu “yurt-edinme” fikri, tarımsal zamanlarda, yani yerleşikliğe geçildikten sonra çok daha belirgin bir sınır oluşumlarına sahne olmaktaydı. DUVERGER siyaset sosyolojisi çalışmasında şöyle yazar;

 

yurt hem ataların toprağı hem de evlat-yurttaşların anasıdır. Burada, tüm var olma araçlarını topraktan sağlayan ve tüm yaşantılarını çok sıkı bir şekilde toprağa bağlı olma nedeniyle toprak modeline göre biçimlendiren yerleşik çiftçilerin toprağa olan bağlılığını yansıtan bir ülke tasarımıyla karşılaşmaktayız. Onlar için toprağı bir ana-tanrıça gibi görmekten doğal bir şey olamaz.”[3]

 

Yurt edinme düşüncesi bu alıntı da çok önemli bir saptama sunmaktadır ve bu istek zamanla kentleri ve ülkeyi getirmiş olacaktır. Mülkiyet edinme ve yurt edinme düşünceleri elbette aşiretler arası ilişkileri de temellendirmiş olmalı ve hatta kız alıp-verme işlemleri zamanla bu birleşme de, mülkiyet birleşmesinde rol oynamıştır. Konfederasyonlar ve bunların yöneticileri –reisler- rekabet dünyasını daha da temellendirmiş olacaklardır. Şunu tespit etmek gerekir; eski toplumdan modern topluma geçiş, yönetimin karmaşıklaşmasını göstermektedir. Zamanla uluslaşma ise modern siyasanın temellendiği ve devletin yetki gücünün yaygınlaştığı bir süreci içermiştir.

 

Kabilelerin “ülke-toprağı” fikrinin temelinde, avlanma ya da ekim alanlarının belirlenmesi yatmaktadır. Böylelikle falanca kabile belli belirsiz arazi/coğrafya alanında geçimini sürdürür olmuştur ve diğer falanca kabile kendi “bölgesinde” yaşamını idame ettirir olmuştur. Kabileler arası bu sınır belirleme ile birlikte kabileler içinde de birlikler oluşturmayı ve yönetimci seçmeyi zorunlu kılan bir siyasal alan meydana gelmiştir. Devlet düşüncesinin temelinde bir yandan “yurt” fikri yatarken diğer yanda ise “mülkiyet-edinme” yani rekabet fikri yatmaktadır. Örneğin ROMA devleti kabileler konfederasyonuyla temelleri atılmış bir devlettir. Reisler kurulundan oluşan bir “üst-yönetimden” söz eder MORGAN;

 

“bu kurulun doğal kökeni, kurulu oluşturan reislerin soy örgütleridir. Gerekli bir ihtiyaca cevap verdiği için de, soy örgütlenmesine dayanan toplumlar sürdükçe, bu kurulda varlığını sürdüreceğe benzemektedir. Soyların soy reislerince temsil edilmesine uygun olarak, kabile de soyların reislerinden meydana gelen reisler kurulunca temsil edilmektedir. Kurul, bu toplumsal sistemin değişmez bir özelliğidir ve kabile üzerinde kesin yetke bu kurula aittir. (…)

               Kurulun başta gelen görevi, kabilenin genel çıkarlarını korumak ve savunmaktır. Kabilenin esenliği ve erkinliği halkının yiğitliğine ve akıllılığına olduğu kadar, kurulun uzak görüşlülüğüne ve erdemliliğine de bağlı bulunmaktadır. Bu kabileler diğer kabilelerle savaşlar yaptıkları için kurul toplantılarında çeşitli sorunlar ve önemli konular üzerinde durulmakta; bunların çözümlenmesi ise, yukarıda belirtilen nitelikleri gerektirmektedir.”[4]

 

Burada anlatılanlar, zamanla kent devrimini getirmiş olacaktır; sanırım bilinen ilk bu devrimi SÜMER halkı gerçekleştirmişti. Kralların atası olan şehir yöneticileri, bir yandan dinsel bir simge iken diğer yandan komutan ve reistir. Siyasal toplumun birçok yönetsel hastalıkları da bu süreçlerde palazlanacaktır; örneğin rüşvet, nepotizm vesaire. Öte yandan kurulan ambarların, ekilen toprağın, hasadın vesaire birçok işlemlerin hesabını tutacak olan muhasebeciler ortaya çıkmıştır; bürokrasinin de böylece temellenmiş oluyordu. Bu durumda diğer bir bürokratik yönetim askeri güçtür. Bu hem içeriden hem de dışarında gelecek olan kaos için kurulmuştu. Tüm bu değişimler içinde bir diğer siyasal başlık ortaya çıkıyordu; uzmanlar sınıfı! Bu sınıf örneğin haritacılık, kayıt tutma işlemleri, muhasebe vesaire birer uzmanlık alanı olarak gelişiyordu. Devletin bu düzene girme ya da “devlet” fikrinin temellerinin bu dönemde atılıyor olması önemlidir.

 

İlk yerleşim yerleri olarak kentler genel anlamda izlendiğinde, zanaatkârların, idarecilerin ve tüccarların merkezi olan merkezlerdir. Zaman içerisinde yönetici sınıfın yaygın bir güce ulaştığına tanık olunur ki bunun simgeleri ortaya çıkan dev saray-yapıtlardır. Zenginlerle fakirlerin ayrımlaşması ve kölelerin ortaya çıkması, aslında, imparatorlukların da habercisiydi. Hatta Sümer toplumundan kalma bir takım hukuki noktalar tespit edilmiştir ki burada tüccara ve yöneticilere dair imtiyazlar gözlenmektedir. Örneğin ASUR devleti belki de monarşi yönetimine ilk örnektir. Öte yandan HİTİTLER ve MISIR devletleri de benzer bir yönetimle iç içe olsa da krallık muhtemelen çok genel bir yönetim biçimidir.

 

KRALLIK DÖNEMİ

 

Anlatılanlara göre tarihte bilinen en geniş coğrafyaya ve kültürel alana sahip ilk imparatorluk PERS imparatorluğudur. Bu imparatorluk SATRAPLAR (genel valilik) yönetimine tabidir ve merkezi yönetim zayıfladığı için çok uzun ömürlü de olamamıştır. İmparatorluğun ortaya çıkmasında temel konu tarımda ki değişimler ve gelişmelerdir; kısaca buna bilinen en etkili ilk teknik devrim diyebiliriz; demirin teknikle buluşması! Pulluğun ortaya çıkması ile birlikte ekim artar ve bu süreçle birlikte nüfus artışına da tanık olunmuştur. Bu dönemde HİNT devleti de bir tarım devleti olarak ortaya çıkacaktır. Tarım devletleri imparatorlukları beraberinde getirdi. Her şeyden önce demirin kullanımı hem tarımı hem de orduyu daha teknik ve etkili kılıyordu. Bu dönem krallıkların temel konusu kısa süreli bir coğrafya hâkimiyetiydi ama örneğin ÇİN krallığı gibi merkeziyetçi bir yapı, ya da ROMA gibi yurttaşlıkla temellenen bir toplumsal düzen, diğerlerinden farklılıklara sahipti. Çin krallığı aşırı merkeziyetçi bir güç ve despotik bir askeri sistemdir. Aynı şekilde ROMA krallığı da geniş bir tarım devleti olmakla birlikte milis bir askeri düzene sahiptir. MAKEDON krallığının en ciddi katkısı, profesyonel askeri birliklere sahip olmasıdır. Burada yönetim açısından tek farklı sistem Atina devletinde ki “demokrasidir.” Ancak bu sistem, askeri temelli yönetimlerin ortaya çıkmasıyla gücünü kaybetmiş ve taki ORTAÇAĞ sonlarında kendine özgü bir devlet sistemleri ortaya çıkabilmiştir.

 

Çin krallığının savaş arabaları, keskin kılıçları ve düzenli süvarileri uzun süre ayakta kalmasını sağlamıştı. Bunun ötesinde MAKEDONYA krallığı melez bir yapılanmaya sahipti; kabilelerin buluştuğu bir birlikten ibaretti. Aslında ROMA krallığı da kabilelerin –LATİNLER- birliğinden oluşmuştu ama yurttaşlık ve savaş ekonomisinin getirisi daha çok savaşa yönelik kararların alınması demek oluyordu. Bu ise bir talan imparatorluğunu, emperyal bir gücü ortaya çıkarıyordu. Roma devletinde Makedon krallığın askeri yapılanması bir örnek olarak alınmıştır. Öte yandan yunan yurttaşlığını da toplumsal yapı da temellendirmişti. Roma’da sivil yapı her zaman askeri yapının denetimindeydi. Roma Akdeniz’i denetim altına almış ve ticaretin ganimetlerinden faydalanıyordu. Bu önemlidir çünkü AKDENİZ gerçektende kendi döneminde bir dünya olarak görülürdü. Bu eski krallıklar bir Akdeniz uygarlıklar dizisiydi. Roma eyalet sistemindeydi ve vergilendirme bu yolla oluyordu. Bölgesel bir vergilendirme sistemine sahipti. Militarist bir güç olarak ROMA uzun süre ayakta kalmıştı.

 

ROMA devleti yıkılıp dağıldıktan sonra dünya yönetsel sistemi yep yeni bir dönemece giriyordu; FEODALİTE!

 

FEODALİTE

 

Bu dönemde tarımın etkinliği ve zamanla ticaretin öne çıkması dikkat çekicidir. Feodal düzenin temel etkilerinden bir tanesi Avrupa toplumlarına rekabet ortamını doğurması, tarım sektöründe yeni ekim biçimlerinin ortaya çıkması, askeri sistemde meydana gelen yenilenme vesaire, tümüyle modern kapitalizminde temellerini oluşturmuştu. Haçlı seferleri örneğin, para kazanma ve toplumsal düzenin ayakta kalması adına politik bir hareketler zinciridir. Arapların avrupa içlerine kadar ilerlemesi, Akdeniz kıyılarının batının tekelinden düşmesi, nüfusun artması ve ortalıkta çoğalan maceracıların artması tümüyle haçlı seferlerine ve korsanlıklara kapı aralamıştı. Feodal beyler yani toprak ağaları özel askeri birlikler bulunduruyordu ve iç kargaşa içindeki Avrupa, dışarıda bir düşman unsuru oluşturarak toplumsal dinamizmi sağlayabilmişti. Örneğin NOMANDİYALILAR bu düzene tipik bir göstergeydi.

Feodal düzen bir kaos ortamıydı. Feodal düzenin baskıcılığı Roma gibi merkezi yapılanmalardan çok daha farklıydı. Bu durum bireysel çabayı da tetiklemişti. Rönesans olgusu feodal düzenin bir patlamasıydı. Bu dönemlerde mesleki birlikler ve etrafı çevrili kentlerin yaşam olanakları, uzman mesleklerin ortaya çıkışı vesaire gerçektende çok temel etkenler olarak modern Avrupa’yı doğuruyordu. Bu dönemde örneğin yarıcılık çok önemli bir değişimin başlangıcıydı; para talebi ve lüks yaşam bu tarım işletmeciliğini önemsetiyordu. Bu dönemin su değirmenleri tarımdaki gelişmeler açısından örnek bir konudur. Yarıcılığın bu dönemde etkisine dikkat etmelidir, zira endüstriyel toplumun öne çıkmasında tarım sektörünün “yarıcılık” faaliyetleri çok etkili olacaktır. Burada toprak işletmeciliği modern dönemlere zemin oluşturmuştu.

 

Feodal düzen 10. Yüzyılda kendini belirgin kılmış, ya da Roma’nın merkezi gücü diskalifiye olmuş, barbar saldırıları durmuş, İslamın Akdeniz’deki ilerleyişi durmuş, bazı kent devletlerin zenginleşmesi görülmüş; yeni bir düzenin oturmasını sağlamıştır. Bu düzen yani feodal düzen, parçalı bir yönetim yargılarıdır. Mahalli bir yönetimler ağıdır feodalite ve burada “merkeziyetçi” gücü kilise devralmıştır; ama bu merkeziyetçi güçten kastımız evrensel ve siyasi bir etkiden ibarettir. Örneğin haçlı savaşlarının ardında bu evrenselcilik yer almaktadır.

 

feodalizmin tanımına, toprak sahipleriyle köylülerin ilişkisinin dâhil edilip edilemeyeceği konusunda oldukça çok tartışma yapılmıştır. Bir uçta, senyörler ya da tımar sistemindeki lortlarla onlara bağımlı emekçilerin ilişkilerine feodal denemeyeceğini savunanlar olmuştur. Çünkü onlara göre feodalizm, egemenlikle ve bağımlılıkla ilgili olmayıp, yasal olarak eşitler arasındaki bir sözleşme ilişkisiydi –bazıları, diğerlerine hizmet etmekle yükümlü olsalar bile, en azından lort statüsündekiler için bunun böyle olduğunu iddia ediyorlardı. Diğer uçta ise feodalizmi bütünüyle toprak sahibi köylü ilişkisiyle tanımlayanlar vardır; hatta bu tanım bazen sadece Batı’ya özgü köylü bağımlılığı için değil, rant alınan herhangi bir tarımsal sömürü durumunda da kullanılmıştır. Her iki uç da yararlı görünmemektedir.

Öte yandan, feodal lortları nasıl tanımlarsak tanımlayalım, onların var olmaları kuşkusuz tam da köylülerle ilişkilerine dayanmaktaydı.”[5]

 

Feodalite üzerine gerçekten de birçok yerde farklı tartışmalar vardır ve WOOD’UN da yaklaşımı bunu göstermiştir. Ancak benim burada vurgulamak istediğim, önceki not öbeklerimizde, -şu kentlerle ilgili olanları kast ediyorum-, görüldüğü üzere feodal düzen bugünün avrupa yerel siyasetinin temelidir ve bu siyaset, kapitalizmi her zaman ayakta tutmanın temel bir konusu olagelmiştir. Çünkü gerçek olan şudur ki feodal yapı, toplumsal dinamizmi sağlamış, Roma’nın merkeziyetçi yapısından sıyrılarak bölgesel rekabete girebilmiştir. Bu önemli bir değişim türküsüdür. Çünkü burada köylü sınıflar, büyük patronların kendi aralarında ki kavgaları esnasında, kendilerini yenileme imkânı bulmuşlar ve kitle hareketlerine imkân doğmuş olmalıdır. Bu önemlidir zira Rönesans ve reformasyon dönemini bu tür kitlesel hareketlere borçluyuz.  

 

gözümüzün önünde Tanrının öfkesinin patladığını görüyorsunuz… Bunlar yalnızca ıssızlaşan kentler, yıkılan ya da yakılan manastırlar, yalnızlığa terk edilmiş tarlalar… Her yerde güçlü zayıfı eziyor ve insanlar, tıpkı karmaşa içinde bir birilerini yutan balıklara benziyorlar.’ 909’da, TROSYL’DA toplanan REİMS bölgesi piskoposları böyle diyordu. 9. Ve 10. Yüzyıl edebiyatı, ayrıcalık beratları, kilise konseyi tutanakları bu tür yakınmalarla doludur. İstediğimiz kadar, bu aşırılığın bir bölümünü dini hatiplerin doğal kötümserliği olarak görelim. Koro halinde, kesintisiz olarak tekrarlanan ve öte yandan birçok olgu tarafından da doğrulanan bu tema da, beylik sözlerin ötesinde başka bir şeyler bulunduğunu kabul etmek zorundayız. Kuşkusuz bu dönemde, özellikle papazlar gibi görmeyi ve ayırt etmeyi bilen insanlar, karmaşa ve şiddetin egemen olduğu korkunç bir ortamda yaşadıkları duygusuna sahiptiler. Ortaçağ feodalitesi alabildiğine karışık bir dönemin bağrında doğdu. Hatta belli bir ölçüde, bizzat bu karışıklıklardan doğdu. Oysa bu denli fırtınalı bir ortamı yaratmaya ya da sürdürmeye katkıda bulunan nedenlerden bazıları, Avrupa toplumlarının iç evrimlerine tümüyle yabancıydı.”[6]

 

ULUSLAŞMAYA DOĞRU

 

Feodal düzen zaman içinde etkisini yitirmekle birlikte beraberinde “uluslaşma” sürecini de taşıyordu. Aslında gerçekten de uluslaşma süreci, bir coğrafya konusudur ve özellikle Avrupa toplumlarında ki kültürel, siyasi, toplumsal ve ekonomik bir takım farklılıkların bu süreçte etkili olduğu iyi görülmelidir. Uluslaşma hakkında çeşitli görüşler vardır; bazıları konuya dinsel ya da dilsel yaklaşırken, bazı yazarlar ise toplumsal, sosyal ya da bir şekilde kültürel yaklaşmışlardır. Bu her nasıl bir anlam ile karşılanırsa karşılansın, sonuçta uluslaşma Avrupa devletlerinde feodal düzenden sonra meydana gelen merkeziyetçiliğin gölgesinde ve özellikle 17. Yüzyıl Fransız monarşisinde ortaya çıkacaktır. Bu sürece gelmeden önce Rönesans kültürünün etkisi gözden kaçmamalıdır; bilimin, sanatın ve yeni bir felsefe olarak anılan hümanist dünya görüşünün kilise karşıtı bir imgelem yarattığına dikkat edilmelidir. Bu dönemde örneğin İngiltere’de güller savaşı -1485- sonlanmıştı; bu ise feodal düzenin bir yerde bitişini simgeliyordu. Ayrıca İngiliz milliyetçiliği --TUDORLARLA- güçlenmişti. İspanya da meydana gelen yeni ittifaklar, diğer tarafta Fransa monarşisiyle karşı karşıya gelinmesine neden oldu. Bu merkeziyetçiliğin güçlenmesiyle birlikte yenidünyalara açılmak için sermaye ve nüfus da hazır hale geliyordu. 15. Yüzyıl keşifler yüzyılı olarak Avrupa tarihinde kendini göstermiştir. 16. Yüzyılda meydana gelen dinsel değişim, yeni ve modern Avrupa’ya bir yol haritası belirlemişti; laik bir devlet ve yönetim sistemi!

Kilise artık çürümüş ve yönetimde kokuşmuştu, zamanla nepotist yaklaşımlar aşılsa da bu dönem AVRUPA dünyasının baş belasıydı. Avrupa devrimlerinde güzel olan şey, devrimi yapanların devrimin içinden çıkmış olmasıdır; tepeden inme değildir! İşte rönesans ve reform da böyle bir devrimdir. Reform süreci, feodal düzenin tabutuna çakılan son büyük bir çivi gibiydi. Alman prenslerini bu reform sürecinde destekleri önemlidir. Başlangıçta protestan tavır feodal despotizme karşı çıkmış ama bir süre sonra hızını kaybedecektir. Ve sonra Fransa monarşisi Katolik düşünceyi yeniden öne sürdü ve karşı-devrim denilen bir çatışma ortaya çıktı. Örneğin Cizvitlerin bu süreçteki etkisi dikkate değerdir.

 

Uluslaşma sürecine giden dönemlerde Avrupa toplumlarının kültürel bir farkındalık hissi içinde oldukları gerçeği de ortadadır. Siyasal olmasının yanında kültürel zemin her zaman uluslaşmayı hazırlamıştır. Avrupa milletlerinde kendi aralarında dahi bir üstünlük yarışı her zaman süregelmiştir; yani ulusalcı düşüncenin temelinde bu “ben” yöneliminin de bir etkisi olduğu gözlenmektedir. Roma devletinin yıkılmasıyla birlikte bir şok yaşanmış olması ve zamanla Avrupa topraklarının kendi evinde dahi Avrupalıları güvensiz bırakması, uluslaşma düşüncesinin bir sosyo-psikolojik boyutu olacaktır. Bu anlamda örneğin İngilizler ulusçu bir toplum üstünde inşa edilmiştir.

 

Kilise, evrenselci yaklaşımıyla Avrupa toplumu için, yeniden monarşi ve uluslaşma sürecine kadar geçen sürede, çok etkili bir konumda yer aldı. Örneğin manastırlar gerçekte kırsal alanların yönetimini karşılıyordu. Kilise, Romanın gücünü yitirmesiyle birlikte, ortaya çıkan boşluğun doldurulmasında çok etkili bir kurum olarak doğmuştur. Devletin desteklediği Hıristiyanların zamanla dev bir kurum haline gelmesi, bu haliyle evrenselci bir dünya tasavvurunu Avrupalı toplumlara yayması, aslında uluslaşma sürecine de bir katkı sağlayacaktır. Çok geniş arazileri satın aldılar, çok ciddi bağışlarla ve dini törenlerle gösteri haline dönüşen bir kurum olup çıkmıştı.

 

Fransa’da feodal sistem 15. Yüzyılda belli süreçler içerisinde krallığa –monarşiye- doğru dönüştü. 11. LOUİS bu konuda öne çıkan kraldır. Monarşi kilisenin üstünlüğünü elinden aldı ve 17. Yüzyıla gelindiğinde FRANSA monarşi devletiydi. Soyluların iktidar çevresinden uzaklaştığına tanık olunan bir dönem içine girilmiştir. Öte yandan merkantilist sisteminde bu dönemde kabul görmesi, zamanla ortaya çıkacak sorunları da tetiklemiştir. Fransa’nın bu tutumu Avrupa coğrafyasında sorunlara da yol açmıştır; örneğin HOLLANDA ekonomisinde ve siyasal çevrede de aynı olumsuz bir tepkiye nende olacaktır. Bu sırada Fransız kültüründe de yayılma sürecine girmiştir.

NEVAR Kİ, zamanla monarşinin getirdiği iki şey; Bürokrasi ve merkantilist ekonomi, Fransız monarşisinde derin bir sıkıntıya neden olacaktır. 18. Yüzyıl sonlarında artık dar boğaza girecekti. Bu süreç içinde 18. Yüzyıl aydınlanması tüm evrensel değerler üstünde derin izler bırakacak bir yenidünya imgelemini inşa etme derdindeydi. İngiltere ise endüstriyel devrimiyle bu yenidünyanın motoru olacaktı. Tarih 1789 yılını gösterdiğinde AVRUPA milletlerinin süregelen bir dizi değişimlerinin en önemli dönemecine gelinmişti.

 

(…)

 

Avrupa milletlerinin ANTİK yunan ve Roma döneminden 19. Yüzyıla kadar geçen süre içerisinde meydana gelen iki teme kırılma var gibi; ilki, siyasal toplumlar olarak AVRUPA fikrinin özellikle rönesansla birlikte belirginleşmesi ve bunun getirdiği birlik oluşumları. Bir diğeri ise diğeri, çağımıza damgasını vuran kapitalizmin icadı, onun getirdiği bireyselliğin öne çıkması ve kendine özgü bir kültür kuruculuğunun da böylelikle temellenmiş olmasıdır. 1789 FRANSA’SI işte bu Avrupa’nın doğum yıl dönümü olacaktı.

 

 

KAYNAKÇA –bu bölüm notları için-

 

A.PAGDEN, AVRUPA FİKRİ, AYRINTI YAYIN,

 

L.ARNHART, SİYASİ DÜŞÜNCE TARİHİ –PLATO’DAN RAWLS’A, ADRES YAYINLARI,

 

N.FAULKNER, MARKSİST DÜNYA TARİHİ, YORDAM KİTAP,

 

A.HEYWOOD, SİYASETİN TEMEL KAVRAMLARI, ADRES YAYIN,

 

J.BRONOWSKI –B.MAZLISH, LEONARDO’DAN HEGEL’E BATI DÜŞÜNCE TARİHİ, SAY YAYIN,

 

M.BLOCH, FEODAL TOPLUM, ISLIK YAYIN,

 

I. WALLERSTEIN, TARİHSEL KAPİTALİZM, METİS YAYIN,

 

E.M.WOOD, YURTTAŞLARDAN LORTLARA, YORDAM KİTAP,

 

MAX BEER, SOSYALİZMİN VE SOSYAL MÜCADELENİN GENEL TARİHİ, KAYNAK YAYINLARI,

 

J. RUSS, AVRUPA DÜŞÜNCESİNİN SERÜVENİ –ANTİK ÇAĞLARDAN GÜNÜMÜZE AVRUPA DÜŞÜNCESİ, DOĞUBATI YAYINLARI,

 

C.FREEMAN, MISIR, YUNAN VE ROMA –ANTİK AKDENİZ UYGARLIKLARI, DOST YAYIN,

 

W.WOODRUFF, MODERN DÜNYA TARİHİ, POZİTİF YAYIN.

 

MCNEILL, AVRUPA TARİHİNİN OLUŞUMU, KÜLLİYAT YAYINLARI 00004

 

F.ENGELS, AİLENİN ÖZEL MÜLKİYETİN VE DEVLETİN KÖKENİ, SOL YAYINLAR,

 

G.THOMSON, TARİH ÖNCESİ EGE, PAYEL YAYIN,

 

F. BRAUDEL, KAPİTALİZMİN KISA TARİHİ, SAY YAYINLARI,

 

A.YAYLA, KARŞILAŞTIRMALI SİYASAL SİSTEMLER, LİBERTE YAUINLARI,

 

C. HODGKİNSON, YÖNETİM FELSEFESİ, BETA YAYINLARI,



[1] A.YAYLA, karşılaştırmalı siyasal sistemler, sayfa: 20-21, liberte yayın).

[2] C.HODGKİNSON, yönetim felsefesi, beta yayın, sayfa: 8).

[3] M.DUVERGER, siyaset sosyolojisi, varlık yayın, sayfa; 679.

[4] L.H.MORGAN, eski toplum 1, payel yayın, sayfa: 213-214).

[5] ELLEN M. WOOD, yurttaşlardan lortlara –eski çağdan ortaçağa batı siyasi düşüncesinin toplumsal tarihi, yordam kitap, sayfa; 178).

[6] M.BLOCH, feodal toplum, ıslık yayın, sayfa: 35-36).

 

Etiketler: UYGARLIK, ULUSLAŞMA, DEVRİM