Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
"UYGARLIK" KAVRAMI ÜSTÜNE: 7. BÖLÜM
  • Kategori: Antropoloji
  • Tarih: 08 Temmuz 2014

toplumsal bunalımın artması, Nasyonal sosyalizmin önemli bir kaynağını oluşturan bir düşünce değişikliğine, bir yansıtmaya yol açtı. Eski orta sınıf üyeleri, sınıflarının ekonomik ve toplumsal yazgısının farkında olmak yerine, kendi yazgılarını, bilinçli olarak ulusun yazgısı çerçevesinde değerlendirmeye başladılar. Yaşanan toplumsal bunalımın sorumluluğu, bu kez ulusal yenilginin ve VERSAİLLES antlaşmasının omuzlarına yüklendi; bu antlaşma bunalımın simgesi haline geldi. 1918 yılında zafer kazanan tarafın Almanya’ya yaptıklarının, NAZİZİMİN yükselmesinin ana nedeni olduğu sıklıkla söylenmiştir.”[1]

 

19. yüzyılla birlikte değişen sadece yaşamın ahlaki ya da kültürel alanları değildir; bununla paralellik taşıyan bir şekilde siyasal arena da ciddi değişimler olmuş, bu sürecin etkisi altında modern ideolojiler ve felsefeler gelişmiştir. Bu gelişmeler endüstriyel toplumun getirdiği yeni algılar, yaşam alanları ve mekânsal değişimlerle birlikte, kültürel dayatmaların etkisinde olacaktır. Böylece ortaya çıkan siyasal tepkiler batı modernitesini sorgulanır hale getirecek ve özellikle ikinci dünya savaşı sonrası yeni bir Avrupa inşa süreci başlayacaktır. Burada ki “yeni” kelimesinden kastım, 70’ler dünyasını hazırlayan, uygarlığın her aşamasında bir eleştiri konusuna dönüşen “post-modern” sürecin inşasına dairdir. Bu süreç 80 sonrası bir dünyayı inşa etmiş, küreselleşme altında tek kutuplu bir mevzi konumuna dönüşmüştür. Şimdilerde isminden söz edilen ancak köken olarak “evrensel yurttaşlık” düşüncesiyle ortaya çıkan bir aydınlanma projesi olan kozmopolitanizm felsefesinin de temellerini atmıştır.  Elbette ulus devletler ayaktadır ve bu evrensel siyaseti kurmak kolay gözükmemektedir. Yani burada bir yandan küreselleşme ilerlerken diğer yandan yerellik bilinci de güçlenmiştir. Bu anlamda Avrupa birliği projesinde de sorunlar yaşanmaktadır.

 

Şimdi kısaca ideolojileri, meclisleri, parti sistemlerini özetleyerek görelim.

 

SİYASİ İDEOLOJİLER

 

LİBERALİZM

 

“liberalizm bir ideoloji olarak bireye duyulan bağlılık ve bireylerin kendi çıkarlarını tatmin edebilecekleri ve kendilerini gerçekleştirebilecekleri bir toplum inşa etmek gibi merkezi bir temaya sahiptir. Liberalizmin özündeki değerler bireycilik, akılcılık, özgürlük, adalet ve hoşgörüdür.”[2]

 

Liberal ideolojinin temel konusu serbest piyasa ekonomisidir ve çıkış dönemini merkantilist sistemin önemsizleştiği sürece kadar geri götürebiliriz. Liberal siyasetin temel savunusu sınırlı bir devlet iktidarıdır. Burada devletin “piyasaya olan” müdahalesi her zaman eleştiriye tabidir ve piyasa kavramı liberal ekonomi ve liberal siyasetin çok temel bir konusudur; bu temel konuyu kotaran kavram özgürlüktür.

Söz konusu “özgürlük” kavramı anayasal bir hukuk sürecinde karşılık bulan ve bu temelde anlamlı bulunduğu şekliyle önemlidir. Burada diğer bir konu başlığı olarak, liberal düşünce de, “bireycilik” yer edinmiştir ki, özgürlüğün anayasal temeli bununla karşılık bulur. Yani liberal düşünce de “sınırlı devlet” iki şeyi sağlamayı amaç edinir; özgürlük ve bireycilik! Her ikisi de ortak bir konuyu içerir; seçim hakkı ve fırsat hakkı!

Bu süreçlerin, yani özgürlüğün ve bireysel seçimin yaşam hakkı için sınırlı devletin var olması, iktidarın aşağıdan yukarıya doğru bir meşrutiyet sürecine bağlıdır. Liberal düşünce de çok temel bir konu olarak “iktidar”, tepeden inme, ya da total düşünceleri içeren her yönde bir otorite yollu olmaması yönündedir; iktidar, aşağıdan yukarıya yani bireylerden totale doğru bir seyir izlemesi yönünde anlamlıdır. İşte bu yüzden liberal düşünce her türlü totaliter düşünceye temelden karşıdır.

 

Liberal düşüncenin felsefi kökenleri LOCKE’A kadar geri gider. Rasyonel bir düşünme temelinde bireylerin seçmek hakkı öne çıkar. Filozofun insan zihni üstünde ki çalışması ve doğalcı görüşleri, bireyin kendiden yola çıkarak kendini yaratma düşüncesiyle bağdaştırılabilir. İngiliz siyaset felsefesinin bu “doğalcı” yönü ve Protestan okulunun maddeci tarafı, liberal düşünceyi bu topraklarda yaygınlaştırmıştır. Hakeza ABD devletini bu İngiliz akılcılığı ve doğalcılığı kurmuştur. Hatta bu anlamda ABD dinsel tarafı doğrudan püritendir. Bu ise bu ülkeyi maddeci bir yaşam içine gömerek “değer” değil eşya üretilmesini sağlamıştır.

Bireyci yaklaşımların temel konusu olarak “negatif-özgürlük” önemlidir ve burada bireyin devletin ya da toplumun karşısında, özgürlükler tabanında, öncelediğini anlıyoruz. Bu negatif özgür olma “kendiliğinden” bir var olmayı anımsatır. Yani liberal toplum tasavvurunda asla üst bir yasal çerçeve kabul edilemez. Tek yasal çerçeve varsa o da sözleşmedir, yani anayasacılıktır. Liberal düşünce hakkında elbette daha birçok düşünceler öne sürülmektedir, farklı liberal düşünceler vardır, örneğin sosyal liberalizm gibi. Ama bizim amacımız genel hatlarıyla sunmaktır. Öte yandan web sitemizin ilgili bölümlerinde (arama motorunu kullanınız) liberalizm notlarımız mevcuttur.

 

SOSYALİZM

 

SOSYALİST düşünce, liberal düşünceye zıt bir kutuptadır; totalci bir düşünüş, en ılımlı olan kısmında da olsa illaki mevcuttur; örneğin sosyal demokrasi ki benim tercihimdir -CHP değil-[3] total düşünceye hâkimdir.

Zira doğuştan sakat ya da diğerlerine göre daha geride hayata başlayan kişiler nasıl oluyor da eşit bir ilkeye tabi olabiliyor? Liberal düşünceye bu ve diğer bazı konularda kesinlikle katılmıyoruz!

 

19. yüzyılın sonlarına doğru meydana gelen işsizlik ve kargaşa ortamı, diğer bazı düşünceler de olduğu gibi sosyalist düşünceye de zemin hazırlamış oldu. Bu temel karşı çıkış bu süreç içinde, liberaller tarafına ağırlık olsa da, kimi sosyal hakların işçiler lehine olmasını sağlamıştır. Liberal düşünce her ne kadar “özgürlük” düşüncesini savunsa da ya da bu savunuya felsefi –ki çoğu mugalâtadır- bir zemin bulmaya çalışsa da, asıl özgürlük kavgasını veren ve bu sayede bir takım hakları elde eden sol düşüncedir; SOL DÜNYADIR!

ANCAK tüm bu çabalara rağmen sol düşünceyi iki genel ayrımda görmek durumundayız; yani bütünlüklü bir sol dünya maalesef hiç olamamıştır. Burada elbette rasyonel ve doğal sürecin içinde kendini geliştiren sosyal demokrasiyi öne çıkarıyoruz. Sosyal demokrasi 2. Dünya savaşından sonra daha demokrat bir yaklaşımla ve döneminde “devletçi” havasının tesiriyle siyasal arena da güçlü bir konuma yerleşti. Oy kazanmaya eğildi ve dar bir alandan –işçiler alanından- geniş bir zemine yayıldı. Sol düşünce de elbette “birlik-olma” ya da kardeşlik” gibi düşünceler daha etkin rol oynayacaktır. Burada toplumsallık öne çıkar ve cemaat içinde bireyin daha özgür olduğu arka planı yatar. Ancak sosyal demokrasi üstüne ben web sitemde geniş bilgiler sundum. Arama motorundan bu notlara ulaşılabilinir.

 

MUHAFAZAKÂRLIK

 

Muhafazakârlık düşüncesinin kökeni de Fransız devrimiyle ilişkilidir, en azından politik arena da bu süreçten sonra ortaya çıkacaktır. Modern bir ideolojidir. Ancak nu ideolojinin temel sıkıntısı, “muhafazakâr” kavramının ikircikli yanıdır. Yani bir kişi muhafazakâr biri olduğu gibi, yani “gelenekselci” birisi olmasının yanında, sol bir düşünceye de oy verebilir. Ancak bu o kişinin sosyalist olmasını gerekli kılmaz. Öte yandan sosyalist bir insan muhafazakâr bir partiye hangi anlamda oy verebilir? Bu ilkinde olduğu kadar kolay değildir. Bunun sebebi gelenekselciliğin kötü bir tabirle ele alınıp yuhalanmış olmasındandır ve yanıltıcıdır.

 

“muhafazakârlık incelemesine üç genel yaklaşım vardır; tarihsel ulus-devlet yaklaşımı, kronolojik yaklaşım ve kavramsal yaklaşım. Bunlar birbirini dışlayan yaklaşımlar değildir. Bu yaklaşımlar, bazı incelemelerde birbirleriyle büyük ölçüde örtüşür. Bu yaklaşımların hiç biri, kavramsal yaklaşımın bir boyutu hariç, herhangi bir ayırıcı ya da zorunlu ideolojik muhafazakâr konumu tanımlamaz.”[4]

 

Yazarın bu üç başlığını özetle sunuyorum,

1) tarihsel ulus-devlet fikri; bu düşünceye göre muhafazakârlık ulus-devletten ortaya çıkmıştır. Burada “ulus” fikri önemlidir ve uluslaşma kültürel bir konu olarak liberal düşünceyi dahi etkilemeye devam etmektedir. Yani ABD liberalleri dahi büyük oranda muhafazakârdır.

2) bu düşünceye göre kronolojik dönem önemlidir. Farklı dönemlerdeki farklı muhafazakâr partileri ya da düşünceleri irdeler.

3) bu düşünüşte kavramsal yaklaşım öne çıkar. Bir yaklaşıma göre “saf” bir muhafazakâr doktrin mümkündür. Diğerine göre farklı muhafazakârlık ekollerinin mümkün olabileceğidir.[5]

 

MUHAFAZAKÂR düşüncenin çıkış noktasında “liberal bireyciliğe” karşı oluşan bir tepki vardır. Sanayi devriminin toplumsal değişimi, aynı şekilde kültürel bir yozlaşmayı ve dahası ailelerin bölünüp, parçalanmasını getirmişti. 19. Yüzyıl ideolojilerinin hemen tümü liberal ekonomiye ve liberal felsefeye karşı bir duruşla ortaya çıkmışlardır.

1970’li yıllar yeni bir muhafazakâr düşünceyi, “yeni-sağ” denilen ve NEO-LİBERAL ekonomiyle buluşan, ANGLO-AMERİKAN bir taraf olarak ortaya çıkan muhafazakârlığı getirdi. Burada “Keynesyen” ekonominin yerini alan liberal ekonomi, aynı şekilde liberal bir yaşamı da getirdi. Bu düşünceye göre devlet, piyasadan geri çekilmelidir. Refah devletine bir tepki olarak oluşan bir siyasal ittifaktır; elbette ardında yatan konu AMERİKAN SERMAYESİNDE eritilemeyen ürün fazlasıdır! 

 

ANARŞİZM

 

Anarşi kelimesinin kökeni “iktidar-yokluğu” anlamına yakındır. Burada hangi anlamda iktidar yoktur? Eski toplumların bir iktidarı vardır, kabilelerin de şefleri vardır. Ancak bu iktidar devlet midir?

Bu anlamda anarşizm ideolojiler içerisinde tam bir talihsizlik örneğidir; bir yandan kargaşayı, diğer yandan “terör” anlamını içerirken, öte yandan devletsizliği de içermiştir. Dolayısıyla anarşi olumsuzlukta üstüne olmayan bir kelimedir. Politik arenaya 19. Yüzyılda girmiştir. Anarşist ideoloji, bir yandan devleti eleştirmesiyle liberal düşünceye yaklaşırken, diğer yandan eşitsizliğe getirdiği eleştiriyle de sosyalizme yaklaşır. Anarşizmin doğasında “otoriterliğe” olan karşı duruş söz konusudur ve bu her alanda olan bir baskıya karşı duruştur.

Bu halleriyle anarşizm ile nihilizm arasında yakınlık söz konusudur ve hatta bazı örneklerinde nihilist düşünce ile anarşist düşünce yan yanadır. Örneğin sendikalizmin militarist yaklaşımda olduğu gibi… Ne var ki nihilizm ile anarşizm arasında kültür ve ahlak bakımından fark vardır; nihilizmin hiçbir konuda ahlaki ve kültürel bağlılığı yoktur. Ayrıca anarşist düşünce de “devlet” ile hukuk yakınlığı vardır ve adalet fikri, bu yüzden, hukuktan ayrı olarak ele alınır.    

 

FAŞİZM

 

Faşizm kavramı “birlik” anlamını içeren modern bir ideolojidir. Köken olarak FASCES kelimesine dayanır ve Roma kökenlidir. 19. Yüzyılın son dönemlerinde kullanılmış ancak 1920’lerde öne çıkmıştır. Bu kavram öne çıkmadan önce SİCİLYA’DA bir grup devrimci kendilerini FASCİ olarak adlandırırdı. Faşizm kavramının da kullanımında sosyalist bir düşünce vardır, kapitalist sisteme karşı bir duruşu simgelemiştir. Örneğin MUSSOLİNİ başlangıçta bir sosyalisttir. NASYONAL sosyalizm ise konuyu özetler niteliktedir. Başlarda faşizme karşı olan ilginin sebebi, onun, sosyalist bir kökene sahip olmasıyla ilgilidir. Faşizm temelde sosyalist bir anlama sahip olsa da pozitivizmi kesin olarak dışlar. Bu ideolojide bireyin hiçbir anlamı yoktur, burada duygular toplumsaldır ve tarihsel yapı egemendir. Sosyalist sistemde “sınıf” ayrımı vardır ve bu ayrım toplumsallığı böler, faşizm buna karşıdır. Bu anlamda HEGEL felsefesinin faşist Almanya’da önemli olması boşuna değildir çünkü devlet tanrısal bir güç olarak anılmıştır. Faşizmde sosyalite bireylerden değil kurumlardan oluşur, bu ise onun devletçilikteki dayatmasının izleridir. Faşist ekonomide de aynı biçimde “kurumlar” vardır ve bireyler burada da ikincildir. Burada anlaşılması gereken konu devlet ve kurumsal ilişkidir. Faşizm adına web sitemizde notlar ayrıca mevcuttur, burada bu vurgulamalarla yetiniyoruz.

 

MECLİS SİSTEMLERİ

 

Meclis kavramı, hemen her tür alanda “toplanma yeri” olarak karşılık bulur. Burada müzakereler yapılır ve kararlar alınır. Bu ister demokratik usullerle isterse de diğer meclis türlerinde örneğin askeri usullerle olsun. Meclisler öte yandan “yasama” yeridir ve buradan yasalar çıkarılır. Meclis sistemlerinde modern anlamda birkaç şekil vardır; bunlar “yasama ile yürütmenin ayrı olduğu, beraber olduğu ve kesin olarak ayrılan tiplerdir. İlki parlamenter sistemlerdir. İkincisi meclis sistemleridir ki yasama ve yürütme meclise aittir. Diğeri ise başkanlık sistemidir.

 

Anayasalar çokluk yazılı metinlerdir ancak örneğin İsrail ya da Birleşik krallık anayasaları belli bir “kod” içinde değillerdir, örfler burada etkilidir. Anayasalar yasaların çıkarılmasında ki etkinliğine göre değişebilir. Cumhuriyet anayasası ya da federal anayasasında ki farklılıklar da olduğu gibidir. Öte yandan çift meclisli sistemlerle tek meclisli sistemlerde farklıdır. Çift meclisli sistemde yasa çıkarma işi bölünmüştür. Bu durum yürütmeye karşı bir fren görevi görür. Örneğin 1961 anayasası bu türdendir. 61 anayasasının bir diğer önemi ise “anayasa mahkemesinin” getirilmesiyledir ki burada amaç çıkarılan yasaların uyumluluğu içindir. 24 anayasası yürütmenin etkin olduğu ve yasaların keyfi çıkarılmasına karşı bir kontrol mekanizmasının olmadığı bir meclis sistemini öngörüyordu.

 

Parlamenter sistem 19. Yüzyılda temsili siteme doğru kaymıştır. Bir diğeri ise tek parti sistemlerinin yer aldığı meclis sistemleridir ki burada meclis tek parti yönetiminin kararlarına uyar. Örneğin Sovyet Rusya bu sisteme tabi bir durumdaydı.

 

Başkanlık sisteminde yasama ile yürütme sert bir ayrıma tabiidir. Yürütme ile meclis bir birini denetler. Başkanın veto hakkı önemli olsa da çoğunluğu elde eden meclis başkanın veto hakkını aşabilir. Başkanlık sisteminde bireylere olan güven çok açıktır. Ancak bireyler, seçim yaparak meclise taşıdıkları temsilcileri sayesinde yönetim karşısında özgürdür. Amerikan anayasası kutsal bir metin gibi algılanır ve insanlar bu metne saygılı olunması gerektiğini bilirler. Bu çok önemlidir. Amerikan başkanı iki dereceli bir seçimle iş başına gelir ve başkan, tek başına, tüm ulus tarafından seçilir. Bu çok önemlidir. Bu başkan hem devletin hem de hükümetin başkanıdır, örneğin bizde Cumhurbaşkanı devletin ve hükümetin başkanı olsa da bu durum temsilidir. Çünkü veto etme hakkı sınırlıdır. Başkanın karşısında kongre vardır; senato ve temsilciler meclisinden oluşur. Senato önemlidir çünkü her bir eyaletin temsilcisi ayrıdır. Bu anlamda senatonun gücü ve etkisi daha farklıdır. Eyaletlerin kendine özgü yapısı bu anlamda senatoyu daha çekici kılmaktadır. Amerikan anayasasının asıl önemli konusu yüksek mahkemedir ve demokrasinin temeli bu yargı kolundandır. Bu yargının prestij yasaların uygunluğunu denetlemesiyle daha da öne geçer ve üyeleri ömür boyu görevdedir. Bu ise onları çok büyük bir prestij sahibi yapmaktadır. Yurttaşlar bu yargı sayesinde çok ciddi bir güven altındadır.

 

PARTİ SİSTEMLERİ ÜSTÜNE

 

Siyasi partilerde 19. Yüzyılın bir üretimidir ve ilk siyasi parti 1800 yılında ABD de kurulmuştur. Siyasi partilerin ortak amaçları iktidarı ele geçirmek olarak kabul görmüştür. Birer örgütlü yapılar olarak siyasi partiler ikinci dünya savaşından sonra ve 80 sonrası yeni-sağ döneminde öne çıkmışlardır. Diktatörlüğün kabullenemediği siyasal bir kurum olarak partiler, çeşitli tiplerle özetlenmiştir. Bu ise sistemler açısından değişimler göstermiş ve modern siyasetin temel bir göstergesi olarak önemli bulunmuştur. Kitle partilerinden çekirdek partilerine kadar çeşitli anlamlara sahip olmuşlardır. Örneğin SDP gibi bir parti kitle partisidir. Öte yandan devrimci partiler ise eylemsellik için disipline olunmuşlardır. Örneğin NAZİ partisi bu tipoloji içinde yer almıştır. Öte yandan liberal demokrasilerde partiler anayasal sistemlerle sınırlı olup, belli sınırlar içinde yapılanmışlardır. Bir anlamda otoriter partilere bir panzehir gibidirler…

ABD siyasal arenasında yer alan Cumhuriyetçi ve Demokrat parti her alanda yaygınlaşmayı amaç edinen parti tipleridir. Siyasal partilerin örgütsel tarafı diğer örgütsel yapılanmadan farklıdır; örneğin sivil toplum örgütlerinde merkezi hedef iktidarı elde etme çabası değildir, bazılarına girmek zorunludur örneğin esnaf kefalet gibi, oysa siyasi partilere böyle bir zorunluluk yoktur. Siyasal partiler organizasyon içinde olmalıdırlar. Bu organizasyonun iki yönlü amacı vardır; bir tanesi iktidarı ele geçirme iken diğeri ise vatandaşlarla iktidar arasında bağlantı kurmaktır.

Partiler hükümetin görev ve yetkileri konusunda çalışan ve konuya ilişkin yaklaşımlar getiren örgütlerdir. Bu örgütler anayasal güvenceye sahip, belli ölçülerde ekonomik haklara haizdir. Siyasi partiler demokrasinin çok temel araçlarından birisidir. Her şeyden önce “temsil” etme yetkisi onlara bu görevi yüklemektedir. Çok-partili, tek-partili ya da iki-partili gibi siyasal sistemleri gözlemlediğimizde çağdaş siyasetin vazgeçilmez unsurları haline gelmişlerdir. Türkiye çok partili sistemden tek partili sisteme geçebilir mi? Ama öncelikle başkanlık sistemine oturması gerekir. Bu ise sadece yasal bir düzenleme ile olup bitmez. Bir de örneğin tek parti sistemi vardır; bu ise komünist ülkelerde olduğu gibi ya da bir zamanların Türkiye’sinde olduğu gibi (CHP) devletle parti birleşmesidir.

 

“siyasal aktörler toplumsal aktörlerin taleplerine uymadıklarında, yani temsilcilik niteliklerini yitirdiklerinde ne olur?

Dengeleri bozulan siyasal aktörler devletin yanına geçerler ve demokrasinin var olabilmesi için gereken birinci koşula, devletin erkinin sınırlanması koşuluna karşı gelirler. (…)

Partisiz, siyasal aktörsüz demokrasi yoktur, buna kimse karşı değildir, ayrıca halk oylamasına dayanan bir demokrasiden de ciddi anlamda söz etmek olanak dışıdır. Bununla beraber PARTİERKİL[6] yönetim, demokrasiyi, temsilciliğini elinden alarak ortadan kaldırır veya kargaşaya ya da ekonomik yöneticilerden oluşan grupların büyük olasılıkla bir diktatörün müdahalesiyle son bulacak egemenliğine yol açar. PATRİERKİL bir yönetim tehlikesi en çok bir ülke sanayi toplumu olmaktan çıktığı sırada ve toplumsal aktörler bölünüp zayıfladığında baş gösterir.”[7]

 

Bu kamusal bozulma biçimi Türkiye’ye hayli uygun gibi geldi bana…

 

SİVİL TOPLUM ÜSTÜNE

 

Sivil toplum, kavramsal olarak “resmi gruplaşmanın” karşısında yer alan bir anlama sahip olabilir. Örneğin bürokrasi resmi bir yapılanmadır ve buna karşın siyasal partilerin sivil yapılanmadır; ne var ki her iki örgütsel yapı anayasal güvenceye sahiptir. Birini sivil diğerini resmi yapan konu, en azından bir seçenek örneği olarak, yurttaşın dâhil olma ve ayrılma hüviyetlerindeki serbestîlikten kaynaklanır. Demek ki sivil toplum kurumları ile iktidar ve devlet arasında bir denge ya da “balans ayarı” durumu söz konusudur. STK’LAR genel yaklaşıma göre “baskıcı” gruplar olarak da bilinir. Örneğin esnaf ve sanatkârlar odası ile kanarya sevenler derneği arasındaki ayrım baskıcı gruplar ile diğer sivil toplum grupları arasında ki farklılığı da ortaya çıkarmıştır. Baskı grupları ile sivil toplum örgütleri arasında bir ayrım getirmem gerekirse –tabi dar anlamda-, bu ayrım baskı gruplarının “bilinçli-eylemcilik” olarak diğerlerinden ayrılırdı. Baskı gruplarından çıkardığım genel gözlemim, politik süreçte oynadıkları motivasyon gücüdür. Bu etkili bir güç ortamı oluşturmaktadır. Baskı grupları ve siyaset ilişkisi 20. Yüzyıl başlarına geri gider.  

 

Sivil toplum grupları aynı zamanda kamusal insanı üretir; kamusal insandan anladığım, yaşadığı çevresiyle iletişim içinde olabilen ve belli bir grup içerisinde yer alabilmiş, demokratik hak ve özgürlüklerini bilen kişidir. Bireycilik kamusal insan üretemez ve bu insan, duyarsız birisi olarak da demokratik değildir. Bazı liberal düşüncede bireycilik öylesine hat safhadadır ki, birey ile devlet arasında hiçbir şeyi kabul etmezler. Biz ise bunu kesinlikle kabul etmiyoruz.

Öncelikle sivil örgütlenme muhalif partilere dahi eleştiri getirebilme olanağı sağlar. Bu ise iktidar partisi ile muhalif parti arasında ki güç paylaşımına dikkat çeker niteliktedir. Bu önemlidir. Ve ülkemizin en büyük eksikliklerinden birisidir, sivil toplum örgütlenme!

 

REFAH DEVLETİ ÜSTÜNE

 

REFAH devleti, bir sonuç olarak faydacı düşüncenin teessüs etmiş olmasıdır. Yani diğer anlamda refah devleti olgusunun kapitalist sürecin bir devamı olduğudur. Özellikle 2. Dünya savaşı döneminde meydana gelen yıkım sosyal refahın artması adına devletçi yapıyı zorunlu hale getirmiştir. Özellikle bölgeciliğin bu dönemde ön plana çıkması buna iyi bir göstergedir.

Nihayetinde belli bir süreç içinde ezilen işçi sınıfı zamanla refaha ulaşmış ve devletin politik arenasında etkili olmaya başlamışlardır; MARX gerçek anlamda büyük bir yanılgı içinde kalmıştır. Çünkü insanlar her zaman “uzlaşıya” dönüktürler! Buna mecburdurlar! Burjuvazi hukuk sisteminde bu sosyal sistem yerleşmiştir ve toplumsal anarşinin bir daha doğmaması için düzenlemeler yapılmıştır. İnsanlar çoğu zaman rahat bir yaşamı ideallerine tercih edebilirler. Yoksulluk ve anarşiyi kimse istemez ve 19. Yüzyıl sonlarında başlayıp birinci dünya savaşına kadar geçen sürede meydana gelen anarşi ve ayaklanmalar, bu esnekliği sağlamıştır. Elbette tüm bunlar birer kazanımdır ama öte yandan liberal ideoloji de tümüyle yardım kuruluşlarını dışlamamışlardır. Aslında burada sorun, insanların tembelliğe olan yatkınlıklarından gelmektedir.

 

“refahçılığın ve refah devletinin yükselişi, şüphesiz, siyasi teoride kullanılan bazı geleneksel kavramların yeniden ele alınmasına yol açmıştır. Refah düşüncesinin kendisi ise, esas olarak, özellikle 18. yüzyılda piyasa toplumunun yükselişiyle birlikte gelişen iktisat biliminden doğmuş olup başlangıçta refah tamamen faydacı düşüncelerle temellendiriliyordu. Piyasa değerliydi, çünkü, toplam refahı en çoğa çıkarıyordu…”[8]   

 

Refah devleti sosyal hak ve adalet kavramlarına da vurgu yapar. 1789 devrimi Fransa’sı bu kavramların mecliste tartışıldığı dönemlerdir. 1793 de kabul edilen ikinci insan hakları bildirgesinin 21. Maddesi şöyledir;

 

kamu yardımları kutsal bir borçtur. Toplum, çalışabileceklere iş bulmak, çalışamayacak durumda olanlara da yaşama imkânları vermek suretiyle yoksul vatandaşların geçimlerini sağlamak zorundadır”[9]

 

Sosyal haklar ikinci dünya savaşının getirdiği yıkımla daha da öne çıkmış ve yasal düzenlemelere, uluslar arası arena da tanınır hale gelmeye başlamıştır. Bu dönemde kurulan siyasal organlar, bu temel yıkım karşısında tutum almışlardır. Türkiye bu yasal haklara 1961 anayasası ile etraflıca sahip olmuştur. Tabi konunun derinliğini web sitemin siyasal linkinde, 60-65 arası başlıklı sunumda (PROF. ŞABAN hocaya sunuldu) mevcuttur.

 

(…)

 

Buraya kadar düştüğümüz notlara biraz yakından bakıldığında, politika disiplininde klasik dönemden ne kadar farklı bir yerde olduğumuz hemen göze çarpmaktadır. Öncelikle “toplumsallık” çok değişmiştir, bu ise “iktidar-alanları” meydana getirmiş ve böylece güç çekişmeleri farklı bir mecraya kaymıştır. Bu kayma insanların daha özgür oldukları anlamını kesinleştirmedi, hatta insanlığın en çok zulme uğradığı bir çağı yaşattı. Demek ki “uygarlık ve yönetim” ilişkisinde sorun, yeni siyasal tiplerle aşılamıyor, ya da en azından bu onun garantisini veremiyor. Demek ki insanlık tarihi boyunca meydana gelen tüm sorunlar farklı tiplerle yeniden gündeme geliyor ve yaşam alanlarının ötesinde bir değişime sahip olunamıyor. Bazılarımız böyle düşünmeyi kabullenmeyebilir; ne yani insanlık gelişmedi mi? Bence “gelişme” kavramı tarihsel bir abartıdır, her dönemin kendi paradigması içinde o dönemin gelişmişliği verilebilir.

Sırada ki konumuzun başlığı “uygarlık ve teknik” olarak belirlenmiştir. Bu konudan sonra uygarlık adına bir yorum sunmak niyetindeyim,

 

Görüşmek üzere.

 

 

7. BÖLÜM NOTLARI İÇİN KAYNAKÇA   

 

E.FROMM, SAĞLIKLI TOPLUM, PAYEL YAYIN,

 

R.ARON, SANAYİ TOPLUMU, DERGÂH YAYINLARI,

 

A.TORRAINE, DEMOKRASİ NEDİR? YKY YAYINLARI,

 

E.HOBSBAWM, DEVRİM ÇAĞI -1789, 1848- DOST YAYIN,

 

M. DUVERGER, SİSYASET SOSYOLOJİSİ, VARLIK YAYIN,

 

A. GIDDENS, MODERNLİĞİN SONUÇLARI, AYRINTI YAYIN,

 

M.G.ROSKİN, ÇAĞDAŞ DEVLET SİSTEMLERİ, -COĞRAFYA,SİYASET, KÜLTÜR, ADRES YAYIN,

 

F. VON HAYEK, KÖLELİK YOLU, LİBERTA YAYIN,

 

E. FROMM, ÖZGÜRLEŞME OLGUSU, ALTINPOST YAYIN,

 

M. DUVERGER, SİYASLA REJİMLER, SOSYAL YAYINLARI,

 

A. HEYWOOD, SİYASETİN TEMEL KAVRAMLARI, ADRES YAYINLARI,

 

A.HEYWOOD, SİYASET, ADRES YAYINLARI,

 

EDİT; A.TOKOL –Y. ALPER, SOSYAL POLİTİKA, DORA YAYINLARI,

 

A.GIDDENS, SAĞ VE SOLUN ÖTESİNDE, METİS YAYINLARI

 

A.GIDDENS, SİYASET –SOSYOLOİ VE TOPLUMSAL TEORİ, METİS YAYINLARI,

 

EDİT; HALİS ÇETİN, SİYASET BİLİMİ, ORİON YAYIN,

 

A. VİNCENT, MODERN POLİTİK İDEOLOJİLER, PARADİGMA YAYIN,

 

A. YAYLA, SİYASET TEORİSİNE GİRİŞ, SİYASAL KİTAPEVİ,

 

R. SENNETT, KAMUSAL İNSANIN ÇÖKÜŞÜ, AYRINTI YAYIN,

 

N. AYDIN, İNSAN HAKLARI, DEMOKRASİ VE MEDYA, KUMSAATİ YAYINLARI,

 



[1] E.FROMM, özgürleşme olgusu, sayfa: 218, ALTINPOST yayıncılık.

[2] A.HEYWOOD, siyasetin temel kavramları, adres yayın, sayfa: 92).

[3] CHP bir sosyal demokrat parti olamaz, çünkü o düzeni korumayı vatandaşlık hakkını korumanın önünde tutuyor; 1930 dünyasının ilkeleriyle çağımızı anlamaya çalışıyor ve çağımız, ne yazık ki, o dönemleri çoktan geride bırakmış ve hatta çok daha etkili bir biçimde aşmıştır. CHP bu yüzden çok derin bir değişim geçirmeli ya da sadece milliyetçi bir cephe olarak tabanda kalmaya devam edecektir.

[4] A.VİNCENT, modern politik ideolojiler, PARADİGMA yayın, sayfa: 95-96).

[5] VİNCENT, A.G.E. SAYFA: 96-97-98).

[6] Siyasal aktörlerin ve sivil aktörlerin işlersiz kaldığı bir toplumsal tip, ya da kamuoyu olarak yazar tarafından üst satırlarda anlatılmıştır.

[7] A.TOURAINE, demokrasi nedir? YKY yayın, sayfa: 87-88).

[8] N.P.BARRY, modern siyaset teorisi, liberte yayın, sayfa: 446).

[9] AKTARIM, M.KAPANİ, kamu hürriyetleri, sayfa. 53, yetkin yayınları, 1993 basım).

 

Etiketler: MODERN, POLİTİKA, UYGAR