Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
YAŞAM VE FARKINDALIK
  • Kategori: Antropoloji
  • Tarih: 26 Haziran 2012

Bir sokakta yürüyorken çevremizdeki eşyaları ayırt edebilirz, onları irdeleyip bunun neticesinde bir takım fikirlere ulaşabilir ya da bir takım düşünme biçimlerini üretebiliriz. Peki, tüm bu eşya parçaları bizi ayırt edebilir mi? Elbetteki "hayır" cevabını hemen zihnimizde hazır buluruz. Ama bundan asla emin olamayız; çünkü birçok şair, edebiyatçı  v.s. bir şehirle, tabiat ile konuştuğunu ve iletişime geçtiğini kelimelerle icra ediyorlar.

BU nasıl mümkün olabilir?

Bir eşşek yükümüzü çeker, bir geyik içsel bir hırsımızı doyuma taşır, bir balık hem açlığımızı giderir hem de içsel bir doyumumuza karşılık gelir. Öyle ise bir şairin ya da edebiyatçının taşlardan mana çıkarmaları ile ve buradan elde ettikleri haz ve doyum ile; bir geyiğin avcıya verdiği doyum aynı minvalde yer alırlar; bu minvalin adı ironidir!

 

İNSAN öznesinin en temel bir gereksinimi "haz ve doyum, şehvet ve doyum, acı ve doyum, v.s." bir eksiklik duygusunun temel kökenlerini oluşturur. Eksik olmasaydık neden haz ve şehvete sahip olabilirdik ki? niçin ama niçin, yaşantımızın en temel paradigması "hırs" ve tamahlarımızdır?

US ve bilincimizin burada ki temel bağlamları nedir?

US, bilincimizin bir nesnesidir! Bilincimizin doyuma ulaşması adına bize hizmet veren bir yetimizdir us ve bize göre en yüce ve en temel varlığımız bilinçtir!

Usumuzun edimsel birliğini kazandıran ve ona anlam veren, nesnelerle olan ilgisini tetikleyen ve bu yolla usumuza, bir amaç yükleyen bilincimizdir.

 

Zihin filozofu KANT, düşüncede tasarladığı kategorik yapılandırmaların temel konumunda eşyayı elbette düşünüyordu, ama eşyanın bu kategorileri bize verdiğine inanmıyordu; eşyaya olan ilgimizi anlıyordu ama onları adlandırmanın ve biçimlendirmenin, ve bu yolla eşyaların bilinmesini öngörüyordu. Sokağa çıktığımızda gördüklerimizin bir envanterini çıkarabilmiş herhangi bir "kabala" bilgeliğine sahip değiliz, bu yüzden aslında, durmadan her yeni bir üretim aşamasında bizler, zihinlerimizde ve anlağımızda, söz konusu kategorikleşmeleri yeniden üretiyoruz. Ve bu yolla bizler, her şeyi yeniden yorumluyoruz ve yeniden üretiyoruz; her şeyi ve her anlamı bu yolla yerine getiriyoruz. Ama yeni bir element yaratamıyoruz ya da yeni bir kategori kurgulama İMKANINA HİÇTE SAHİP DEĞİLİZ; YAP-BOZ tahtasında çeşitli biçimlerin yeni biçimlerine ulaşıyoruz.

Kim gelecekte ne olacağına tanık olabilmiş ki? Buna tanık olanların yeri burası değil, aşkın  bir evreni ve bu yüzden zaman ve dolayısı ile hareket ve mekan ötesi bir evreni içermiş olacaktır.

KANT bir yerde şöyle yazacaktır; "inanca yer açabilmek için bilmeyi bir kenara bırakmak zorunda kaldım"

Burada geçen ironi nedir? inanca yer açmak nasıl bir istemdir ve bu istemin kökeninde yatan olgunun ya da kategorinin anlamı nedir? Filozof bir şeylerden vazgeçmeyi itiraf etmiş olmuyor mu burada ve aslında felsefe, bilmek edimi, fenomenolojinin sadece bir yönü mü?

W. BENJAMİN bu filozof hakkında şöyle yazar; "felsefe, ancak KANT`IN ve PLATON`UN çizgisinde ve inanıyorum ki, kant`ın gözden geçirilmesi ve geliştirilmesi yolu ile öğreti olabilir ya da en azından, öğretiye eklenebilir""

Bu düşünüşün iki büyük kişiyide etkilediğini biliyoruz; EİNSTEİN ve K.POPPER ! Bu iki düşünür ve bilim adamı, kant felsefesinden oldukça zihinlerini doldurmuş ve kendilerini bu öğreti ile buluşlarına yönlendirmişlerdir. İnanma ihtiyacı insan anlağının çözümleyemeyeceği bir kategorinin en temel ve en nahiv bir durumudur. HUME bu durumu yani bu ilgiyi ve istemi asla anlayamadığını öne sürmektedir.

KOJEVE şöyle yazar; "... istek olarak `istek`, yani doyurulmasından önceki hali ile, gerçektende, açınlanmış bir hiçlikten, gerçek dışı bir boşluktan başka bir şey değildir. Bir boşluğun açınlanması, bir gerçeğin yokluğunun varlığı olması bakımından istek, istenen şey`dir. Özsel olarak farklı bir şey, kendi kendisi ile sonsuza kadar özdeş kalan, durağan ve verilmiş bulunan bir şeyden, gerçek varlıktan başka bir şeydir..."" ve devamında şöyle yazar; "... insan özbilinçtir. o kendi bilincinde olan tek varlıktır. özbilincin doğuşunu anlamak, insanın niçin ve nasıl `ben...` demeye başladığını anlamayı gerektirir..."

FAHRETTİN RAZİ şöyle yazar; "varlığımı bildiğimi bilirim..." Burada geçen ikinci bilmek usumuzun eşyaya taşmasını ifade edecektir, ilk bilme ise KOJEVE`İN anlatmaya çabaladığı `istembilinci...` olacaktır.

FİLOZOF KİERKEGAARD şöyle yazar; "hazla ilgili sonsuz hesaplamalar yapmak, haz almayı engeller. yani, iyi, haz verici olandır. zevkli olan keyif almaya bağlıdır, keyif almak bilgiye dayanır ve bilgi ise, bitimsiz bir kıyaslama ve reddetmeye..."

 

Burada aktardığım bu alıntılar, bir bütünlük içinde görüldüğünde; insan ruhunun farklı kategorileri içermiş olabilceği, ya da basit anlamda bir yaşam ereği taşımadığı ve belliki çeşitli anlamları içermede özgün olduğunu anımsatmayı amaçlamaktadır. Bu amacın kendi anlamı dışında hiç bir anlamı yoktur.  

 

 MİTOLOJİ VE RUH

 

Mısır uygarlığında ölen kişilerin mumyalama ritüelinde kalplerinin sökülmediğini okudum ve burada geçen cenaze merasimlerinde, insanları ya da cesedi diyelim, bir başka yaşama hazırladıklarını görüyoruz. Kalp ise bu insanlarca bilmenin ve bilginin ya da bilincin merkezi konumunda yer almıştır. Bu yüzden kalp, cesedin yeni yaşamında lazım olacağı kanısı ile yerinde bırakılmıştır ve beyin ise yerinden sökülüp atılmıştır. Hatta ARİSTO dahi beyini bir tür, bedeni soğutan makine olarak görüyordu doğrusu. Bu anlamlar bana neyi göstermiş olabilir?

Elbetteki bu insanların evreni ve kozmosu algılama biçimleri ile bizim bu işlevi yerine getirme biçimlerimizin netürden farklılıkları içerdiğini. Ama temelde birçok şeyin aynen kaldığı ortadadır; haz ve istem, coşku ve sevgi, değer ve koruma, tehdit ve güven v.s birçok olguların halen aynı ciddiyetle yaşamımızda yer aldığını göstermiştir. Bu gün nasıl ki araçlarımızdaki firen pedali ile gaz pedali yan yana duruyor ise, ve tıpkı korku ile güvenin zihnimizde yan yana durması gibi, bu yaşamsal ikilemler doğal bir süreci betimliyor.

Filozof KİERKEGAARD şöyle yazar; "mekana gerçeklik veren doğanın organik süreci, zamana gerçeklik veren ise tarihin içeriğidir. Ama mitsel tasarımda zaman ve mekanın yalnızca hayali bir gerçekliği vardır"

Burada anlatılan gerçekten ilgi çekicidir. En başta söylendiği gibi, eşyaların ve doğanın öyle yanıbaşımızda sessizce durmaları, içimizde müdahale gereğini doğurduğu gibi, bu eşyalar bize bu içsel durumların da biçimlerini veriyorlar. Her eşya kendine özgü bir biçimde yer almış olduğundan, bizim ilgi çekici olan bilincimizin bu biçimlere olan sarkması, haz ya da istemlerimizinde varoluşunu sağlamış oluyor. Bu durumun sona ermesi ölümle başlamıştır. Çünkü ölüm ruha değil cesede geldiğinden, artık "fark-etmek" geride kalmış demektir.

 

((Ölüm bu anlamda, bilincin yokluğu değildir; bilincimizin varlık bulmasını sağlayan nesnenin yani cesedimizin sonudur. Cesedimiz, bir sokakta yürürken ya da eşyalarla ilişki içinde bir anlam sahibi olurken, fark etmeyi ve böylece ayırt etmeyi sağlayan yegane aracımızdır. Bu anlamda doğa ile olan birlikteliğimizin ve bu birlikten meydana gelen alışkanlıklarımız, tecrübelerimiz ve bunlardan hasıl olan bilgilerimizinde kaynağıdır. Cesedimizin yaptığı bu "işlev", zamanı ve mekanı, varoluşu tanımlayan bir araç konumundadır. Öyle ise insan bilinci ve ruhu, kendi nesnesine ilk büründüğü andan itibaren, ayırt etmeye ve tasarımlamaya ilerlemiştir. İşte ölüm tüm bu bilmelerinde sonu demektir. Bu bağlamda cesedin varlığı bilmenin imkanıdır ama bu bilme kendine has bir alanı içerebilir; zira böyle bir cesed ancak belli bir hazırlığı tamamlamış ya da belirli yetilere büründürülmüş bilincin varlık bulması ile bir anlama sahip olabilirdi. Aksi halde, tüm dağların ya da ovalarında kendi başına bir cesed olduğunu düşünebilirdim ve bu cesedin ayrım gücü olmadığını tamda bilinçsel bir eksikliğe bağlardım doğrusu.

Ölüm fikri çok çeşitli anlamlara gelmektedir. Bu fikir, insanı tamamlayan ve onu adlandıran, dahası; insan edebiyatının en kaçınılmaz bir tarafıdır. Ölüm bir taraftır ve yaşam buna muhalif değildir. Asıl muhalif olan ölümsüzlüktür. Yaşam fikrinden anlaşılan sonsuzluk fikrini içermez ama bu durum yaşamında bir ölümü içermesini zorunlu kılmış olacaktır ve ölümsüzlük ise ölümün hilafında sonsuzluğu içerir.

islam literatüründe ölüm fikri, doğaya oldukça muhaliflik içermiştir ve burada asıl olan, ölümden anlaşılan kavuşmaktır. Peki ama bu kavuşma kimedir? Yaşamı var edene!  Bu yüzden ölüm bu literatürde sadece bir süreçtir ve asıl olana rücu etmeyi anlatır. Oysa birçok alim ya da filozof, islam literatüründeki bu ölme eğilimini ya da bu fikrin içeriğini hiç bir zaman kavrayamamışlardır. Müslüman önce ruhen ölür sözü, ve cesedin ise buradaki aşılmışlığı fikri; kavuşmaktır ve bu kavuşma, kendini madde ile sınırlandırmayan "mutlak sonsuzluğa hakim" ve tecrübeden ve böylece bir bedenden ve zamandan masum "yaratıcıya" olacaktır. Burada "tasavvuf" fikrinden kısaca söz açmak gerekiyor.

Bir kaynağa dayanarak şu açıklamaları yapıyorum;

"" insanların iki cephesi vardır, 1-maddi vücut ve 2- manevi vücut.

maddi vücut herkesler tarfından bilinen ve görülen vücuttur. manevi vücut ise gözle görülmez. Kuran-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde isimleri geçen; kalp, ruh, akıl, nefs gibi unsurlar hep manevi vücudun azalarıdır. Bu unsurlar hayvanlarda yoktur. insanın maddi vücudunun yaşaması için yemeye, içmeye, teneffüs etmeye ihtiyacı olduğu gibi; manevi vücudunda gıdaya ihtiyacı vardır.

manevi vücudun gıdası ise nur`dur. Nur Allah-u teala hazretlerinden gelir. Bu nur "bir aracı" ile insan kalbine aktarılır. Bu nuru alamayan manevi vücut ise yaşam bulamaz. Önce hastalanır, sonrada ölür. Bu, manevi ölümdür. bU DURUMDAKİ BİR İNSAN YAŞAYAN ÖLÜ GİBİDİR.( birçok tarikat bunun tam tersini anlıyor. yani bu dünyadan el etek çekmeyi bir ölüm hali görüp, güya nura gark olduğunu sanıyor. oysa müslüman yaşamalıdır ve nur ile muhafaza olan yaşayabilir).

` `Onların kalpleri vardır; anlamaz. Gözleri vardır; görmez. Kulakları vardır; işitmez. Dikkat edin, onlar hayvanlar gibidir. belkide delalet hususunda onlardan dahada aşağıdadır" ayet-i kerimesi bu kimseleri tarif eder(a`raf-7/179).

Cenab-ı hak kuran`ı kerimin 191 yerinde manevi kalpten söz açar. 49 yerinde nurdan, 59 yerinde akıl`dan, 9 yerinde ise ruh`tan söz açar.

tasavvufun amacı, insanı, hem dünyada hemde öte-dünyada huzurlu yaşatmaktır, bunu amaç edinir.

tasavvuf ilmine göre insanın manevi vücudunda iki zıt varlık vardır; nefs ve ruh. Bu iki zıt varlık insanın vücuduna sahip olmak için mücadele eder. Nefs her türlü kötülüğü emreder ve bundan gıdalanır. bir hadis-i şerifte şöyle haber verilir; insanın en büyük düşmanı iki kaşının arasında ki nefsidir... imam rabbani(k.s) şöyle der; nefs kötülüklerin deposudur.

Muhammed bahaüddin Şah nakşibend(k.s) şöyle söyler; yolumuz, ender bulunan yollardandır. sağlam halkadır. hazreti peygamberinmiz(s.a.v)`in sünnetlerine tutunmaktan başka bir şey değildir. Ashab-ı kiramın takip ettiği yolu izlemekten başka gaye yoktur""

Bir mürşide gelip bağlanan kişiye mürid denir. Mürid bu "nur"`u kalbine nasıl alabileceğini öğrenir. Frazları yapmaya özenle dikkat etmelidir ve haramlardan sakınmaya kati olarak özen göstermelidir. artık bu kişinin nefsi sıkı bir takip ve kontrol altına alınmış demektir....

veli= dost manasınadır. Evliya ise veli kelimesinin çoğuludur. Veli kişi, din ve tasavvuf istilahında ise, Allah`ın kendisine dost seçtiği, keramet sahibi şeriat ehli mümin zatlardır. veliliğin en küçük derecsine "velayet-i suğra" makamı denir. bu makamda ki bir kişi, onlarca sene kalbine Allah`tan başka bir düşünce somamaz, bunu yapamaz. Velayeet bu makamın adına fena-i kalb makamı denir. Diğer veli makamları is eşöyledir; velayet-i kbra, velayet-i ulya, velayet-i nübüvvet, velayet-i risalet, velayeti ülül-azmiyyet makamlarıdır.

Veliliğin en üst makamında bulunan kişilere "kutub" denir. Kutublar her devirde bir veya iki, en fazla üç kişi olurlar. Bunlara üçler denir. kutbul-aktab, Gavsul azam, kutbul üla diye adlandırılırlar. Kutbul aktab, kutupların kutbu demektir ve üçlerin en büyüğüdür. Bu zaat peygamberimizin(s.a.v) tam varisidir. -el ülemaaa versetül enbiya-- sırrının tam sahibi bunlardır. Bu zaatlara mürşid-i kamil denir.

silsile-i saadat; seyyitler zinciri demektir. tasavvufta iki sil sile mevcuttur; bir tanesi gizli zikir ve diğeri açık zikir silsilesidir. Gizli zikir silsilesi h.z EBU BEKR sıddık(r.a) ile başlamıştır.Açık zikir yapanlar ise H.z Ali(k.v) efendimize dayanır. Bütün tarikatlar bu iki ana koldan gelmiştir. Daha sonra bu iki kol, Nakşi silsilesi ve kadiri silsilesi diye adlandırılmıştır. Bu silsilelere silsile-i zehep(altın sil sile) silsile-i kibrit-i ahmer isimleri verilmiştir.

Elbette ki mürşid-i kamilinde sahteleri vardır ve hakikilerinden ayırt etmek gerekir. Hakiki olanlarda herkeslerin mutabık olduğu bazı şeyhler vardır; Abdulhalık gücdüvani, Şah Nakşıbend, İmam-ı Rabban-i ve Abdullah Dehlevi(k.s) gibi zaatlardır. Bu kişilerin irdelenmesi ile sahte ile hakiki ortaya çıkar.

Ama bu oldukça zor bir iştir. Sahtesinde bulunan en açık vasıflar şunlardır; birincisi bu kişiler, şeriatın emirlerine(iman ve islam şartları) ve sünnete uymaz. Her devirde görülen en açık misali, kadın erkek münasebetlerindedir. Kadın cemaatle bir arada bulunur. Kadınlara elini öptürür. Kendisine tabii olanlar görünüşte çoğalıyor gibi gözükür, fakat hakikatte çoğalmaz. seneler geçtikçe sahteliği meydana çıkar. neticede de sönüp gider. sahte mürşidin, sohbetlerinde ve toplantılarında rüyaya çok geniş yer verilir. Hadis-i şeriflere ve ayet-i kerimelere ulemanın verdiği manaların dışında manalar verilir. sünnetler yanlış yorumlanır. Dinin yayılması için değil, kendi tarikatının yayılması için çalışır. Bu kişiler mekruhlara ehemmiyet vermez. Nafile ibadetleri insanların gözü önünde yapar. zamanlı zamansız, yerli yersiz insanların gözü önünde ağlar. Halbuki tasavvuf, insanların gözü önünde nafile kılmayı ve ağlamayı kesin olarak yasaklamıştır.

Böyle kişilerin en büyük yardımcısı şeytandır. şeytan, sahte mürşide devamlı mürid toplar. insanların rüyalarına girerek onları rüyalarında kandırır. sık sık o kişinin(sahte mürşid) suretine bürünerek insanlara gözükür. Şeytan önceleri itimat sağlamak için dini telkinler verir, ama zamanla bu insanları saptıracak görüntülere başlar. sahte mürşidin tabbileri artık, here gece peygamberimizi (!) rüyalarında görmeye başlarlar. peygamber efendimiz ise o mürşide selamlar ve talimatlar gönderir.(!) Artık ameller zamanla ruyalarla işlenmeye başlar. Bu halleri gören o kişiye kolayca bağlanır.

Oysa o kişinin peygamber efendimiz diye gördüğü şeytandır. -ŞEYTAN BENİM SURETİME GİREMEZ- hadis-i şerifine ne dersiniz, derseniz eğer,; BU DOĞRUDUR. Burada şeytan, peygamberin suretine değil ama başka bir surette ben peygamberim diyerek kendini fısıldamış oluyor. O suretin peygamberimiz olup olmadığını bilmek için, peygamberimizi dünyada görüp bilmiş olmak gerekiyor. Onun yüzünü sahabe-i kiramdan başka kim bilebilir?...""

     EVET, kısaca tasavvuf ilminden not düştüm ve burada ki amacım, ruh ve nefs ilişkisini farklı bir literatürde sunmaktır.

Aslına bakılırsa, tasavvuf ilminin temel bir ayrımı vardır; görünüşlerin gerisinde bir anlamı ihtiva eder. Bu ise felsefeden kati bir biçimde ayrılıktır. Filozofların yolu burada farklı bir mecrada yer alır. Bu iki yolun birliğini anlama çabası şüphesiz gereksizdir. Çünkü felsefe zihin ve us ile yakından ilgilenir ama erdemlik, aklın ulaşabileceği bir yol değildir. Akıl, erdemliği açık edebilir ama bunu sağlamaz. EPİKTETOS,;bir günah işleyen kişinin, sadece işlediği günahtan zarar çekmediğini ve ayrıca bu günahın onun ruhunda kötülüğü genişlettiğini yazmıştı.

 Stoa felsefesinden farklı olarak modern felsefe, Epiktetosun şiddetle reddettiği EPİKUR felsefesine öykünmüş olacaktır. Filozofun buradaki görevi, ortaçağ filozofundan oldukça farklıdır ve bunuda burada belirtmekte yarar görüyorum doğrusu. 

E.GİLSON ve HUXLEY gibi filozofların çeşitli eleştirileri olduğu gibi, KİERKEGAARD ve varoluş felsefesininde konuya ilişkin çeşitli açılımları söz konusudur. Öte yandan pozitvizmin, gerçi pek etkisi kalmamış olsada, getirmiş olduğu farklı bir felsefe öngörüsü vardır. Ve bu felsefelerin her birinin filozofa yüklediği anlamlar farklıdır. Okuyucuyu burada uyarmak isterim.

Ben her iki tarafın ilmini(din-felsefe) araştıran biri olarak, nesnel bir biçimde, bu iki farklılığı ortaya koyabileceğimi sanmıyorum. Burada ben pek aciz ve cılız kalıyorum. Amacım örneklendirmektir.

Filozof EPİKTETOS felsefe üstüne şöyle yazar; "felsefe, bize, görünüşten daha fazla şeylerin gerektiğini gösterir. İşte tam şuradan başlar; insanların birbirleriyle aralarında bulunan düşünce ayrılıklarının farkına varması ve bu ayrılığın nedenlerini sorgulaması; "salt görünür" olana karşı duyulan güvensizlik ve şeylerin gerçekten olduğu gibi görünüp görünmediğini araştırmak. Bu izlenen yolla birlikte birtakım kurallar belirlenir. Nasıl ki ağırlıkları ölçmek için belli tanımlar kullanıyorsak. işte bu kurallar felsefenin başlangıcıdır""

Okuyucunun dikkatini çekmek isterim ki buradaki "görünüş" ile tasavvufi ilimde ki görünüş aynı manada yer almazlar. Tasavvuf ilminde  yer alan görünüş, tüm maddi olanı kapsar; oysa felsefe, tıpkı birçoklarının yolunda olduğu gibi; kendi koyduğu yasalar ile dünyada yer alan şeylerin görünmeyen ilişkilerini araştırır. Yani, önümüzde yer alan her hangi bir nesnenin buradaki varlık nedeni ve bunu bizlere sağlayan yasalarını irdeler. Ama tasavvuf, insanı ve bu insanın nesnelerle hiç bir bağı olmayan öteki tarafını irdeler. Felsefenin icra edilmesi için bir cesede şiddetle ihtiyaç vardır; aynı şekilde tasavvuf ilmine ulaşmak içinde cesedin bir takım dini hükümleri yerine getirmesi adına ihtiyac vardır. Ama felsefenin yolu cesedi aşmak değil, onu eğitmek ve nesnelerle olan ilişkisinde onu bilinçlendirmektir. Oysa tasavvuf tamda buradan ayrılır, yani cesedi yok saymaz ama onu aşar! Amacı bu aştığı cesedi yönetmektir ve bu bağlamda ona ikili bir alanı huzurlu kılmaktır. Felsefe insanı bu alemde çok daha kuşkulu kılar, her bir nesne onun için temelden sorgulanması gerekir; oysa tasavvufun amacı bunun dışında yer alır; çünkü asıl olana ulaşmaktır ve bu ulaşmanın yolu ise kuşku değil, tam tersine; teslimiyettir.!

Felsefe, insan zihnine hitap ederken tasavvuf, insanın ruh ve nefs ilişkisine uzanır. Çünkü iyi bilir ki, bu iki temel konumun kendi aralarındaki üstünlüğü, insan bedenini belli bir istikamete çevirir. Böylece bu kişi, kendi istikameti doğrultusunda, dış dünya ile olan ilişkilerini düzenler ve buradan anlamlar üretir. Oysa felsefe ancak işin bu ikinci kısmı ile ilişkilidir. Felsefe için insan ve doğa ikilemi vardır, ve amacı bu ikilemi aşmak ve yorumlamaktır. Oysa tasavvuf için ruh ve nefs ikilemi vardır ve amacı bu ikilemi aşmaktır.

Felsefenin ereğine ulaştırdığı insanlar bu dünyada meşhur ve erdemli kişiler olarak anılır, ama bu erdemlikleri burada kalır. Oysa tasavvuf, başarıya ulaştığı ruhu her iki alemde erdemli kılacaktır.

Okuyucu, sakın ola "benim" burada bir taraf tuttuğumu sanmasın; benim ortaya koyma ereğimin böyle bir neticesi yoktur. Sadece, "tasavvuf felsefesi" ucubesine bir eleştiri sunmaktır ereğim. Çünkü burada açık bir yanlış anlama vardır; tasavvuf en başta bir teslimiyetle karşılık bulur; oysa felsefe bunun tam zıttıdır. Tasavvuf aklın yolu değildir, tam aksine; aklı teslim etmenin yoludur! Akıl, din ve hükümleri için bir anlama karşılık gelecektir; ama bunun ötesine aşıldığı anda artık orada akıl bir işe yaramaz. 

"Akılsız insan" burada bir anlama karşılık gelemez. Çünkü böyle biri ile meclis kurulmaz. Aklını kullanamayan insanın anlamı ise pek açık değildir. Ama aklı ile hareket adamın bir anlamı vardır. Akıl bir alet ilmidir ve burada geçen anlam, tıpkı imam gazzali`nin şu örneğinde geçtiği biçimdedir; "akıl temel ise din binadır. temeli olmayan bina olmaz ama binası olmayan temel ise bir işe yaramaz" Peki ama burada neden bir ayrım vardır?

Şöyle bir ayrım yapalım; din olmadan tasavvuf olmaz, tasavvuf olmadan ise din kamil olamaz. İşte birincide ki ayrım neyi ima etmiş ise, ikinci ayrımda aynı manayı ima eder. Söylenmek istenen budur.

Bukadar anlatım burada yetsin. )))

 

Öyle ise mitoloji bir insan tasarımı olarak, insanın enkaranlık mekanizmasına; ruhuna ve bilincine açıklık getirmek ve bu noktayı bu karanlığı aydınlatmak için varlık bulmuş olmalıdır.

AST şöyle yazar; "mitsel olan, platon`un spekülasyonunun teolojik dayanağı gibidir. Bilgi dogmalarla bağlanıp kuşatılır ve aklı, insan düşüncesi çemberinden çıkarıp sonsuzluğun daha yüksek hayatına doğru bir sezgiye yöneltir. Akıl burada eski soylu ve dünyevi varlığını unutacak, tanrısallığın ve sonsuzluğun dipsiz kuyusuna dalacaktır. Platon`un diyaloglarında felsefi sunumların , yalnızca aklı daha yüksek bir düzeye çıkarmaya ve mitte duyumsal olarak görülen sonsuzluğun ve tanrısallığın sezgisine hazırladığı söylenebilir. Tıpkı gizemli olaylarda derin düşüncenin hazırlıktan ve başlangıçtan sonra yer alması gibi..."

KİERKEGAARD şöyle yazar; "bir yazının mitsel ifadeye sahip olduğunu söylemek için, onun bir mit`e gönderme yapmasının yeterli olmadığına; çünkü bir mit`e gönderme yapmanın tasarımı mitsel kılmayacağına dikkat çekmeye gerek duymuyorum. keza, bir mit`i ele aldığı için, anlatımın mitsel bir ifadeye sahip olması gerekmez. Çünkü bu durumda kişi mitin ötesine geçmiş olur. zaten kişi bir mit`i inanç nesnesi haline dönüştürmek istiyor diye, bir anlatım mitsel olmaz; zira mitsel olan anlayışa değil, imgelere yöneliktir. mitsel olan, bireyin kendisini ona teslim etmesini gerektiri. ve anlatım, ancak imgelemin üretim ve taklit aşamaları arasında gidip gelirken mitsel olabilir..."  

 

FİLOZOF bu düşünüşünü çok anlamlı bir içerikte sunmuştur, zira mitleşen her imge bir inanç nesnesidir gerçektende. Bu yüzden aslında nesne değil efsanedir.

Filozof Kierkegaard`ın şu tanımıda ilginçtir; "şiir dilek kipindeki bir kuramsal yargıdır. mitsel olan haber kipinde bir kuramsal yargıdır. mit, gerçeklik olarak algılandığı sürece mit olamaz.""

Yaşamımızın bir parçası olan ve dış dünya ile birlik içinde algılamayı imkanlı kılan psişik tutumlarımız, tarihsel sürecin kendi gerçekliğini hem ele veriyor hemde, şuur denilen ontolojik varsılımıza da açıklık sağlıyor.

Evrensel imgelemde yer alan kosmos fikrinin doğaya karşın kendini ayakta tutması, birlik ve tümlük içinde anlamayı sürgit bir algı biçiminde tekil olan üstünde baskıya maruz bırakması; bilim mutlakiyetliğinin modern bir illizyonu gibidir. Bilim eşyayı anlayarak kendini aşmıştır ama eşyayı aşması için, kendilik bilincine ermesi gerekir ama bilim salt bir hamlık içinde hala yer almaya devam etmektedir! Bilim mitolojinin üvey bir evladı gibidir, biri diğerini görmezden gelemez.

Ünlü tarihçi W.DURANT şöyle yazar; "sihir hurafelerle başlar ve ilimle son bulur. Garip inanışlar sahrasını animizm doğurdu ve pekçok tuhaf formül, dua ve ayinlere yol açtı. Hemen hemen bütün ilkel insanlar, bedduanın çok kötü tesirli bir şey olduğuna ve nazardan sakınmak gerektiğine inandılar. Fetişizm, büyüden de eski ve güçlü. Muska, fetişlerin sihirli güçlerine karşı taşınırdı.

modernlik, hiç bir zaman bizi terk etmemiş ortaçağların başına geçirilen bir başlıktır, beredir.Frazer, ilmin temelinde sihir saçmalıklarının olduğunu gösterdi. Ama en temelde sihir rahibi üretti. Rahip, bir sihirbaz olarak vecd içinde kalıyor, kelimelerle karmaşık dulara yapıyor ve iradeleri beşeri gayeler uğrunda değiştirebiliyordu. Ama dini yaratan rahip değildi. Rahip dini kullandı...""

Semavi varlıkların tavırları, arada geçen zamanın getirdiği deneyimler(gece yıldızın, gündüz doğanın görünmesi) insanın içsel kategorilerini harekete geçirmiş olacaktır ve insan, bu eyleminde farkındalık ilkesi gereği, birini diğerinden ayırma edimini icra edecektir.

Hz. İBRAHİM babamızın, semavi bir din ile yücelmesi; yıldızları ve güneşi takip ederek, evrensel bir imgeye yani bir "yaratıcı" imgeye ulaşdığı anlatılır. İnsanın bu imgelere ulaşması ruhsal bir deneyim değilse nedir? Ve tıpkı dışsal deneyimlerimiz de nasıl ki kol ve bacaklarımız, göz ve kulaklarımız, temelden farklı algıları üretebilmişlerse ve bu durum belli bir us yetkinliğinde bir sıraya konabilmiş ise; ruhsal deneyiminde bu sıradüzene sahip olması pek anlamlıdır ve inandırıcıdır.

Ruh ve mitoloji birlikteliğini bağlı kılan, eşyalara karşı bir korunum ve sakınım yasasını içermiş olmalıdır; bu yasa eros ve tantanos karşıtlığının birliği değilse nedir?  Niçin ölümden bu denli sakınım gereği duyulmuştur ve ölüm bu denli yaşamsal bir ilke olarak tamda "öteki" olmayı bilmiştir?

Mitolojinin en büyük nesnesi, ölümsüzlük imgesidir! Bu amaca yeltenen her bilinç, kendi ereğini saptamayı ve buna karşıt, dış-dünya içinde kendini üretmeyi çaba edinmiştir. Nasıl ki kadim mısır ikonalarından birisi ölülere yazılan muskalar ise, günümüz birçok batı kültüründe benzeri birçok ikonalar vardır. Bunların en önde geleni ise; çarmıha gerilmiş isa ikonudur! İnsanların bir bölümü buna tapıyor! Bir bölümü, Hindistanda olduğu gibi ineğe tapıyor ya da heykellere ve eski ahitlere ya da mezarlara tapıyorlar. Peki niçin tüm bunlar? Niçin ölüm bu denli güçlü ve kollayıcı; bilim ölüm fikrini niçin aşamıyor? Bilimin getirdiği darlık ve insanların hayal gücünün genişliğinin bir çelişkisini mi yaşıyoruz? 

GALİLEO bir sanatkarın sadece uzakları izlemek için icad ettiği teleskopu yeniden üretip, daha güçlü bir biçimde, gök yüzüne baktığında; teknolojinin ne büyük bir ilim yolu olduğunu anlamıştı. Bu yüzden aslında bilimin temelini bu türden teknolojik aygıtlar oluşturmuştu. Ama nevar ki, zamanla uzaya giden mekiklerin oradan bize getirdiği yeni bir yaşam değil; yaşamın yeni bir zeminidir ve bu yüzden, ölümün yerini yeni bir şey almıyor! Teknoloji ölümsüzlük imgesini aşamıyor.

 

Bir kelimenin yazılabilmesi ve bu kelimelerin yaşamın temeline yerleşebilmesinde ki sırrı nedir? Ses ve çığlık, mantık ve metafizik tasımların insan yaşamına getirdiğini acaba hangi biyolojik ya da kimyasal tasımlar getirebilmiştir? Mitoloji ve göksel inançlarımızın temelinde anlam bulan düşünme yetisinin kendi özgeliğini, sanıyorum hiç bir teknolojik varoluşlar sağlayamamıştır. Soyutluk becerileri öyle kolay ele geçmemiştir, uzun süreleri kapsamıştır ve soyutlama yetisi insanın biz özgesidir!

W.DURANT şöyle yazar; "aletlerle yapılacak iş arasındaki bağlantı ne ise, kelimelerle düşünce arasındaki bağlantı odur. mahsul esas itibari ile aletlerin gelişmesine bağlıdır"

Filozof wittgeinstein`de şöyle demiştir; "dil bir alet çantasıdır"

W.DURANT, insanın bu kelimeler yolundaki macerası hakkında şöyle yazmaktadır; "özel isimlerin cins isimler haline gelmesi için şüphesiz aradan çok nesil geçmiştir. Birçok kabilelerde, renkli objelerden farklı olarak, renkler karşılığında ayrı ayrı kelimeler yoktur. Ümit, korku, madde, şuurluluk ilah. gibi soyutluklar için kelime yoktu. Bu soyut kelimeler düşünce ile ortaya çıkar, medeniyetin incelik ve sembolün aleti olurlar. kelimeler sadece berrak düşünceye değil, daha iyi bir sosyal organizasyonun yolunda da hizmet ettiler. Eğitim, bilgi ve sanatların bir nesilden diğer nesile aktarılmasında daha iyi bir vasıta olarak, nesilleri zihnen bir biriyle pekiştirdi. Fikirlerin taşınması ve trafiği için yeni yollar açtılar, hayatın temposunu muazzam bir şekilde çabuklaştırdılar, sınır ve muhtevasını genişlettiler. Cins ismin kudret ve şaşasına başka hangi icat erişti?... "

NE kadar muazzam bir bakış açısı diğ mi?

Filozof Kierkegaard, kavramlar üstüne derin araştırmalar yapan biridir. Onun için insan özgesinde hakim olmuş düşüncelerin irdelenmesinin bir yoluda kavramlardır.

Bir çalışmasında şöyle yazar;" `korku`da daima bir nesne vardır, ama `ürperti` nesnesizdir. ürpertinin nesnesi yokluktur""

Burada çok güzel bir ayrım sözkonusudur. Bizler kelimleri ve tümceleri kullanırken, bilinçli ya da bilinçsizce kendimizi ele veriyoruz, beni bu yönde bilen bilir ki; insan düşüncesinin kelimelerle olan bağlantısını görmeye başladığımdan bu yana, asıl evrimleşenin insan anlağını biçimlendiren kavramların metafizik arka planları olduğunu görüyorum. J.SEARLE üstüne yaptığım eleştirimde de, orada geçen "arkaplan ağ-bağlantısı" teknik bir konu olarak, tümcelerin ve yargılarımızın, en temelde ortaya çıkmalarına sebepler üretmiştir. Ama bundan anladığım, hiç bir zaman, yargılarımızın belirleyicisi olarak bu teknik evrimleşmeyi  yeter bir sebep olarak görmüşlüğüm değildir. Ben tam aksine, bu evrimleşmenin nedeninin, zihin içinde meydana gelen, ama bu meydana gelişin kendisine bir amaç yükleyen bilincin bir etkisini görüyorum. Bu etki, kendi varlığını ortaya koymayı kelimeler ve dil olmasa idi asla başaramazdı.

işte, öyle ise; mitoloji ve ruh arasında ki temel ayrım burada yatar; dil ve kelimeler ilişkisinde! Ruh bir mitolojik unsur değildir, ya da dil, mitolojik argümanların dışında görülmemelidir; çünkü ruhumuz dediğimiz zaman, dilimizden ve düşüncelerimizden çok daha bambaşka bir "anlamı" duyumsamış oluyoruz.

A.MACINTYRE şöyle yazar; "moral yasa insani idealleri ve normları ifade eder. O, insanlar tarafından yapılmış bir şeydir. Fakat insanlar moral yasayı, karşısında yargıladıkları ve kendilerine dışsal bir nesnel otorite olarak görürler..."

 

Filozof SRATRE şöyle bir tümce yazar; "eylem, dünyanın figürünü değişikliğe uğratmaktır."

Filozofa göre eylem kant`ın gördüğü alanda yani zihin alanda yer almaz, praksiste varlık bulur. Ve şöyle söyler; "nesne, bilinçten mevcudiyeti yolu ile değil, yokluğu yolu ile ayrılır."

Eylem fikrinin insan özgesinde ki tesiri büyüktür ve mitolojilerin ruh ile olan birlikteliğinin bir diğer dolayımıda burada kurulur. Sartre, bireyin üretimini öyle bir aralıkta yakalar ki; bir akıl oyunudur bu durumun içeriği. Çünkü birey kendini üretir ama bu üretim raslantısal imgelere değil kurulu bir alana indirgenmiştir.

Şöyle yazar SARTRE; "başkasıyla ilişki hiç bir zaman doğrudan değildir, eser`in dolayımı iledir. Özgürlüğün karşılıklı bir tanınma ilişkisini içerebilir. Benim kendim-için varlığım ile başkası-için varlığım arasında, eser sayesinde yeni bir bağ kurulur""

Burada geçen "bağ" ilişkilerdir ve bu ilişkiler kollektivist bir öngörüyü gerekli kılmıştır. Bu ilişkilerde yazarın "rol" tanımlaması çok önemlidir ama buraya sadece, ruh ve mitoloji bağlamında örnek düşmekle yetiniyorum.

Amacımın burada şöyle bir zorluğu vardır; mitolojik anlatımların gün yüzüne çıkmamış olması, mitolojiyi nasıl ki yaşanabilir kılıyorsa; insan ilişkilerininde bu yaşamsallığa katkısı olmuştur ve praksis bu işin en temel bir zeminidir. Yani, praksis varoldukça, eylem fikri yaşadıkça ya da, mitolojilerde yaşamaya devam edecektir.

SARTRE "praksis kendi anlaşılabilirliğini kendi içinde taşır" derken, zihnimizde ki eylem fikrinede açıklık getirmiş oluyordu.

 

Modern mantık simgesel alanda "anlam" çalışmasını yaparken, tümden gelimli bilim ve düşünce aksiyomunu bir kenara atmayı amaç edinmiştir. Mekanik ve tikel bakış içinde, soyut ve genel ilkeleri yenebilmek bakımından böyle bir çaba çok önemlidir. İnsan ruhunun ya da bilincinin, söz konusu mekanizm içinde ekarte edebilmek fikri oldukça güçlü taraftarlara sahip olmuştur. POPPER ya da mantıkçı pozitivistlerin uğraşı alanı olarak formel dil felsefesi, düşünceyi olabildiğince sorgulanır kılmanın bir yolu olarak, geçmiş dönem felsefelerine karşı bir tartışmayı başlatmış olacaklardır. Peki bunun sebebi tam olarak nedir?

İnsan doğasının temelinde yer aldığını varsaydığımız psişik gerçeklik, bilincin ve usun temel bir konumlanma alanı olarak öngörüsel bir kavrayıştır. Ama böyle bir kavrayışın neticeleri, insan tümelinin eksiltili olduğunu geri pilana atmıştır ya da praksisini de determinist bir algı içine sokuşturacaktır. Ama insan gerçekten psişik olgularını kendisi kurmaktadır ve denetim olgusunu da salt ahlaki ya da toplumsal bir biçimcilikte görmek yanlış olacaktır. İnsan iradesinde özgürlük fikrinin yatmış olmasını öngören birçok eylem ortada duruyorken, iyinin ve kötünün doğasında bunca çeşitlilik var olmuşken; söz konusu mekanizm çabaları tam bir fiyasko ile yüzleşmiş olacaktır.

Bu yüzden "eylem" insani bir davranış olmanın çok daha ötesinde iradi bir seçimdir!  Bu yüzden her eylem doğanın bir etkilenimini değil ya da filozofun(sartre) dediği gibi figüratif yapısını değil, insanın kendi anlağının ya da zihninin bir değişimini içermiştir. Bu değişim yoksa felsefede yoktur. Değişim bir "aralık" oluşturur ve bu farkındalık ilkesinin iyi bir anlatımını sunar. Dünyanın ve varoluş bilincinin bir tane anlamına inip oralarda oyalanmak işin kolay tarafıdır; oysa insanın tarihselini okuyan birisi bu kolaylığın ne denli zorluklarla ilerlediğini hemen anlar. 

Mitolojik imgelerin anlatımı, ya da aktarımı diyelim, söylevsel bir alanda nesnel olarak görülmüyor olabilir, ve aslında bende buna iman etmiş değilim; ama bilimin ve nesnelliğin bu alanı kesip biçmek uğruna verdiği çabanın hangi anlamsızlığı sürüklediğinide görmek gerekiyor.

 

En başa geri dönersem, çevremizde fark ettiğimiz şeyler ile olan ilişkilerimizin, tasnif edilmesi ve bu tasniflerle "anlama" ve "yorumlama" sürecini işlerlik kılıyor olmamızın temelinde yatan olgu bilinçtir.

İnsan bilincinin yeter derecede açık olmadığı ise ortadadır. Din, mitoloji, nesneler, evren ve kosmos, inanç, tabu ve daha birçok unsurların bu bilinç yetkisini etkilediği veyahut bu etki altında biçimlendirdiği doğrudur.

Dil ve zihin ilişkileri nasıl ki bir süreci kapsıyor ise, bilinç ve ruh yetilerininde belli aşamalarda süreci içermesi akla yatkın gözüküyor. Burada geçen kavramların açık hale gelmesi ise, bu türden incelemelerin bir ereği olmalıdır. İnsanların fark etme gücünün temelinde yatan bu türden bir süreci kapsamsı ile zaman ve mekan biçimlerinin, bu süreçlerin işlerliği ya da içkinleşmesi noktasındaki rollerini anlamakta o derece ilginçlik taşıyor.

ALİ ŞERİATİ şöyle yazmıştı; "insan, toprağın en aşağısı olan kil ile, mananın en kutsalı olan ruhun birleşmesinden meydana gelen bir sentezdir"

   

Etiketler: FARKINDLIK, YAŞAM