Arama Motoru
Kategoriler
Müzik Köşesi
Resim Köşesi
\zihin-akışkanlık
  • Kategori: Antropoloji
  • Tarih: 19 Haziran 2012

"zihin kendisini kayatın karmaşıklığından uzaklaştırdığında, bu karmaşıklıkların yerine basitleştirilmiş, son derece formalleşmiş örüntüleri geçirmeye yatkın hale gelir. Bu durum, gerçekliğin doğrudan meydan okumaları ile ilişkisi olmayan münzevi düşünürlerin "gerçek-dışı" spekülasyonlarında ya da sanatçıların süslemeciliğinde ortaya çıkar. Uç örneklere ise şizofrenlerin konuşma ve çizimlerinde rastlanabilir."" (ARNHEİM)

 

  (ARTHUR SCHOPENHAUER) "ALEM BENİM TASAVVURUMDUR"

"iç dünyası zengin olan bir insan, herşeyden önce acı çekmemeye, kendini ihmal etmemeye, dinginliğe ve kendi başına kalmaya yönelecektir; yani sakin, alçak gönüllü ama olabildiğince engellenmemiş bir yaşam arayacaktır ve buna göre, sözümona insanlarla kimi tanışıklıklardan sonra, kendi köşesine çekilmişliği ve hatta, büyük bir kafaysa eğer, yalnızlığı seçecektir. çünkü bir kimse kendinde ne çok şeye sahipse, dışarıdan o denli az şeye gereksinir ve ötekilerde o denli az onun olabilirler.""(A.SCHOPENHAUER)

 

Cehaletin ve zihniyetin temel konusu öngörü eksikliğinide içerebilir; bu  yüzden her cehalet kendi cahilini üretir. Cehaletin temel konusu zihindir, bu bağlamda cehalet içine düşmüş biri cahil kalmış biri ile anlamdaş olmayabilir. Cahil kişi bilmeyen kişidir sadece, haberdar olmayan; ama cehalet içine düşen kişi "tabu" ve "körlük" ile iç içedir. Bu bağlamda bilmeyen kişi, cahil olan kişi, bildiğine tapan kişiden daha az sorunlu değildir; ama daha az tehlikelidir. Çünkü her cehalet kendi bünyesinde kesinlik taşır; oysa cahil kişi bilgiye açık hale gelmiş kişidir ve bu yüzden "cahil" olan tanımlanmıştır ve tanımlama problemin bir anlatımıdır. Kendini bilmekle itham eden kişi, cahil olmaz ama cehalet içine düşmüştür. Cehalet cahilliğin ısrarıdır. Israrlı olan kişi bildiğinden emin olan kişidir, bu bağlamda cahiliyye dönemi, cahillikte ısrarcılık olabilir.

 

A.Macıntyre Filozof Kierkegaard hakkında şöyle yazar; "kierkegaard insan hayatının büyük bir kısmı hakkında derin bir şekilde cahildir(bilgisiz). Onun kendi sıfatı ile insanlıktan söz etme isteği, kıpır kıpır bir kişisel resital olabilecek şeyin üzerine zoraki bir soyutlama havası çöktürür. Tuttuğu günlüklerin çoğu kez yayınlanmış eserlerinden daha anlaşılır olması şaşırtıcı değildir"

 

Zihin ve özne birlikteliği, düşünmenin bir gereği olarak, kendi tutarlılığını bilinçlenme ile mümkün kılabilir. Bilinçli olmanın çok çeşitli tanımlamaları yapılabilir, bir çok bağlamda düşünmeye ve edimselliğe konu edinebilir ama en temelde bir koşul vardır; bilinçlenmenin en temel koşulu apaçık bir zihin ile mümkün olabilir!

Filozof FEUERBACH şöyle yazar;

"...kanıtlama çürütmekten başka bir şey değildir. her anlıksal belirleme bir karşıta bir çelişkiye sahiptir. Hakikat bir şeyin karşıtıyla olan birliğinde değil, onun çürütülmesindedir. Diyalektik, spekülasyonun kendisiyle monologu değil, spekülasyonla ampiri(görgü) arasında bir diyalogtur. Düşünür kendisinin karşıtı olabildikçe diyalektikçidir. Bu ise, kendinden kuşku duyma gücünün en yüce aşamasıdır!! (ve filozof ne muhteşem bir eleştiri ile şöyle devam edecektir...) ...varsayımsız başlayan biricik felsefe, kendinden kuşkulanma özgürlük ve cesaretine sahip olan, kendini karşıtından üreten bir felsefedir. N e ki, yeni felsefelerin hepsi işe karşıtlarıyla değil, kendileriyle başlamıştır. Felsefeyi, yani kendilerinkini, doğrudan doğruya hakikat olarak varsaymışlardır. Bunlarda aracılık sadece, ya FİCHTE`de ki gibi sadece açıklama ya da HEGEL`de ki gibi gelişme anlamına gelir. KANT, eski metafiziğe eleştirel yaklaşıyordu ama kendine değil.""

Filozof`un "mutlak" üstüne olan eleştirilerinde yer alan temel konu zihindir! Burada tartışma konusu sadece mutlak`ın kendisi değil, mutlak içinde daralmış zihindir ya da felsefedir! Filozofun en temelde saldırdığı kendini yani kendi anlığını gerektiğince sorgulayamayan her bir özneydedir. Bu yüzden, en girişte bilginin ne kadar hafif olduğunu ve asıl önemli olanın ise, zihin ve onun kökleşmiş kabullerinin sorgulanması olduğunu; cahil ve cehalet arasında açık bir ayrım yaparak göstermek istedik. 

 

Ben en açık anlamıyla felsefeden, zihin ve zihin yapısalını anlıyorum! Bir insan ne kadar bilgili olursa olsun; dilediği kadar farklı bölüm ve disiplinlerde yetişirse yetişsin; edindiği bilgileri doğru bir metafizik üstüne oturtamıyorsa, ve zihin apaçık ortaya serilememişse, bu kişi peygamberin "kitap yüklü eşşek" örneğinde olduğu gibi, sadece bilgi yüklü bir cihaz haline gelir.

EİNSTEİN, epistemolojiyi anlatırken, dedektif örneğini verir ve ben bu örneği çok kullanırım. Şöyle söyler; "bir dedektif  nasıl ki, olay mahlinde tek tek birbirinden bağımsız ve hiç ilişkili gibi durmayan nesneleri topluyor ise; ve bu nesneler bir bütünlük sağlayarak bir anlam verebiliyor ise... bilgide böyledir. İlim çalışmasıda böyledir."

 

Yazı ile birlikte nesnellik icad edilmiştir, her nesnel biçimlenme tümceler ve onların eleştirileri ile ortaya çıkabilmiştir. Yargı ile söylem, yazının icadında kendi içlerinde ayrımlaşmışlardır. Söylemsel ilgiler ve bu ilgilerin getirdiği bilinçlenme ile, yazının getirdiği ve eleştirinin mümkün olduğu bilinçlenme arasında ki en temel fark; yazı dili ile söylev dili arasında ki farktır. 

Yazıya aktarılan sadece düşünüş değildir, ayrıca o düşünüşün nasıl mümkün olabildiği de ortaya konmuştur. Çünkü kelimelerin hafızası vardır peki ama ontolojinin hafızası var mıdır?

Kelimeler ve dil, yazının biçimlenme mantığını ortaya koyabilirler. 17. y.yılda üstüne düşülen adcılık ve bu minvalde gelen sınıflandırma bilimin çok temel argümanıdır. Kimya, biyoloji gibi bilimler bu sınıflamalr ile yaşam bulabildiler. Aristo bilimin bu anlamda ilk kurucusu olarak bilinir.

Filozof POPPER şöyle yazar, "her bilim öncesi bilgi, ister hayvana ister insana özgü olsun, dogmatiktir. Bilim, dogmatik olmayan yolun, yani eleştirinin bulunması ile başlar. Bunun için gerekirse dil bile icad edilir... ` Bugün yağmur yağacak` düşüncesi ile bunun yazılmış olması çok büyük bir fark içerir. Bu durum, düşüncemin nesnel olması, tartışılabilir olması demye gelir..."

 

Dil, anlamanın en farklı aktarım aracıdır; bu yüzden birincil konusu zihindir ve burada varoluşun ilk örgütlenişini sağlar! Bir mimik ya da fizyolojik el kol hareketlerimiz, yürüme ve dans etme biçimlerimiz, seslenme ve gülme ve hatta ağlama biçimlerimiz v.s tümü ile birer aktarımdır. Ama bu aktarımlar bir tek amaca yöneliktir, neyi aktardığınızı göstermek ister. Oysa dil ile yapılan aktarım sadece neyi aktardığınızı önemsemez; niçin ve hangi biçimler de aktardığınızı da içerir. Çünkü "aktarım" bir araç değildir sadece, o ayrıca amacıda içerir. söz gelimi, tiyatro ve edebiyat, sanat ve şiir gibi tüm kültür kodları, aktarım nesnesidir ve burada geçen temel erek; kurguluyu açık etmektir. Boyunduruğu kırmaktır ve amacını bilinçlenmeye çevirir.

Dil bu konumdan bambaşka bir alana da kayar, sadece bilinçlenmeyi sağlamaz; ayrıca gösterir ve öğretir. Bu yüzden dil bir öğretmendir; zihnimizin öğretmeni! Sanat ve gösteri bir serimlemedir ve estetik, çizgilerin hakimidir burada. Müzik ile sanatın buluştuğu alan guyargalarımızın eğitilmesindedir.

Filozof NİETZSCHE "tragedyanın doğuşu" isimli eserinde, ki bu eser gerçek bir eleştiri kitabıdır, Arthur SCHOPENHAUER`den müzik adına bir alıntıyı okuyucularına sunar. Bende bu alıntıyı aynen onun eserinden buraya aktarıyorum.

((Öncelikle şunu açıkça itiraf etmeliyim ki ben, kelimenin tam anlamıyla bir sanat cahiliyim ve ruhumun nahifliği, usumun eleştirisi ve kuşkusu içinde çok daha katılaşmıştır. Bu yüzden usumu, sanata olan ilgim ama bu ilgime rağmen körlük içinde kalışımın nedeni olarak, affetmiyorum. Sanat, okuyarak öğrenilebilecek bir alan değildir ve defalarca resim galerilerini gezdiğim halde, defalarca müzik ve şiir dinlediğim halde ve hatta onlarca şiir yazma denemesi içinde bulunduğum halde, ne yazık ki bu körlüğümden ayıkamadım! Oysa, yaşamın en temel güzelliği olan ruhun ve nesnenin zevk aldığı bu insan uygarlığı, bu temel gereksinim, bana hiç ilgi duymuyor ve beni bir kenara itiyor. Bunu neden yapıyor bana bilemiyorum, belliki bu yüzden cahilim. Biraz nota çalışmaları peşine düştüm ve bunu öğrenme isteğim çekirdek ailemde "komik" olarak görüldü. Çünkü "karın" doyurmuyordu ama onların burada hiç bir tasarrufları yok, bu türden öğretilere hepten kapalıyız toplum olarak. Öte yandan bu içinde ikamet ettiğim kasabada bu türden bir alan da yok ev piyano ilgim hala canlı duruyor bende ama, an gelipte bir tane notayı gerçekten çalabilecekmiyim acaba?

Taş ve onun uygarlığına yani mimariye olan ilgim ise çok daha iyi durumda ve ben, postmodern mimarilerden nefret ediyorum. Gotik yapıların tuhaf çizgileri çok daha ilgimi çekiyor, aslında taş`ın kokusu beni deliye döndürüyor. Katı ve belirgin yapıları sevmiyorum, SİNAN`IN  eserlerinde insanı mayhoş eden tarihin kokusu ve orada ki her bir taşın ve yapının gizlediği kültür objeleri ise aklımı başımdan alıyor. Her İSTANBUL`A gidişimde, süleymaniyenin mimarisinde taşlara sürtünerek gezmeyi çok seviyorum. Yakın zaman önce gittiğim Diyarbakır`ın sokak aralarında ki tarihte beni oldukça etkiledi ve hele ki MARDİN ve Urfa evlerine bayılıyorum doğrusu. Ama bu sevgimin ve ilgmin sanatla bir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Şimdilerde yaşadığımız şu evlere bir bakın; hem kalitesiz hem de çok sıkıcı tarzlar. Sinir bozucu ve ayrıca hiçte güvenli değiller. Psikolojimi bozdukları gibi ayrıca düşünmemi de etkiliyorlar. En kısa zamanda şu zavallı odamı tamamen taş bir mimariye dönüştüreceğim, tabi bu isteğimde "komik" olarak görüldü... ah ah, beni ezen cahilliğim değil de şanssızlığımdır; cahillik gideriliyor bir şekilde ama şans birçok yönden doğuştan adamı indiriyor, yere seriyor! Neyse, şu alıntıyı verelim artık... ))

 

SCHOPENHAUER şöyle diyor; " ... buna göre, müzik dünyanın anlatımı olarak görüldüğünde, üst derecede genel bir dildir; hatta bu dilin kavramların genelliğiyle ilişkisi, hemen hemen kavramların nesnelerle ilişkisi kadardır. Nevar ki müziğin genelliği, kesinlikle soyutlamanın o boş genelliği değildir ve tamamen başka türdendir ve bütünü ile net bir belirlenmişlikle bağlantılıdır.(mükemmel.. ve devam ediyor filozof) Bu bakımdan müzik, deneyimin olası tüm nesnelerinin  genel biçimlerini oluşturan ve hepsi de a priori uygulanabilir olan , ancak soyut değil ve somut ve bütünüyle belirlenmiş olan geometrik şekillere ve sayılara benzer. İstencin olası tüm çabaları(filozof bir istenç yazarıdır, irade felsefesi üstünedir yazıları..), heyecanları ve anlatımları, aklın geniş ve olumsuz bir duygu kavramının içine attığı, insanın iç dünyasında ki tüm olaylar, sonsuz sayıda olası melodiyle, ama hep yalın biçimin genelliğiyle, konu kullanmadan, her zaman yalnızca kendi başlarına, görünüşe göre değil, adeta anlatılanın en iç ruhu gibi, bedensizce anlatılabilirler. Herhangi bir sahnede, eylemde, olayda, ortamda buna uygun bir müzik tınladığında, bize durumun en gizli anlamını açıklıyormuş gibi gelmesi ve o durumun en doğru ve en net yorumlanışı gibi ortaya çıkması da, müziğin tüm şeylerin hakiki özüyle bu içten ilişkisiyle açıklanablir. Bunun gibi kndini bir senfoninin etkisine tamamen kaptıran kişinin, yaşamın ve dünyanın olası tüm olayları, gözünün önünden geçiyormuş izlenimine kapılması da aynı nedenledir. Oysa yinede bu kişi düşündüğünde, gözünün önünden geçen olaylarla bu ses oyunu arasında bir benzerlik olduğunu söyleyemez. çünkü dediğimiz gibi müzik, öteki tüm sanatlardan, görünüşün sureti ya da daha doğrusu istencin upuygun nesnelliği değil; doğrudan doğruya istencin sureti oluşuyla ve dünyanın tüm fizikselliğinin karşısında metafizik olanı, tüm görünüşün karşısında kendinde şeyi serimleyişi ile farklıdır. Buna göre, dünyaya cisimleşmiş istenç denildiği kadar, cisimleşmiş müzikte denilebilirdi. Buradan müziğin, gerçek yaşamın ve dünyanın her tablosunu, her sahnesini neden adeta yükseltilmiş bir öenmlilikte öne çıkardığı da açıklık kazanıyor. Bir şiirin şarkı ya da somut bir canlandırmanınpantomim, ya da her ikisinin opera olarak, müzik sınıfına sokulabilmesi buna dayanıyor. İnsan yaşamının, genel müzik dili başlığı altında  toplanan böyle tekil görüntüleri, asla istisnasız bir zorunlulukla bu dile bağlı ya da ona uygun düşüyor değillerdir; onunla olan ilişkileri yalnızca, herhangi bir örneğin genel bir kavramla ilişkisi gibidir; bunlar, müziğin salt biçimin genelliği içinde söylediği şeyi, gerçekliğin belirlenmişliği içinde tanımlar. Çünkü melodiler, bir ölçüde genel kavramlar gibi, gerçekliğin bir soyutlanışıdırlar.(çok net bir anlatım doğrusu ve benim cahilliğimi yüzüme vuran bir tarzda açıkçası.) GERÇEKLİK yani tek tek olayların dünyası, somut olanı, özel ve bireysel olanı, tekil vakayı hem kavramların genelliğine hem de melodilerin genelliğine sunar, ama bu iki genellik belirli bir açıdan birbirlerinin karşısında yer alırlar. Kavramlar yalnızca, şeylerin herşeyden önce somut bakıştan soyutlanmış biçimlerini, adeta soyulmuş dış kabuklarını içerirler(vavv !!), yani aslında soyutlamalardır, buna karşılık müzik,şeylerin her türlü şekilden önceki en iç çekirdeğini ya da yüreğini verir.""

Filozofun burada yaptığı müzik ve evrensellik ilişkisi ne kadar güçlü ve yere basan bir anlatımdı; bu anlatımla bir filozofun nasıl olurda "betimleme" yapabilirliğini çok açık görüyorum. İşte cahilliğimi burada hissediyorum, zira betimlemek için bilmek ya da anlamak değil, gerçek anlamda kavramak gerekiyor.

 

Zihin konumuza geri döndüğümde, sanat ve estetik ilgilerin zihnin temel konumlanmasının dışında varlık bulmasını, bu yüzden "anlama"nın değil ya da bu çabanın getirisi olarak yapılandırmanın değil, hislenmenin ve doğal olarak sürüklenmenin bir etkisi içinde karşılık bulması pek anlaşılır gibi geldi bana. Oysa dil ve zihin ilgisinin bir diğer konusu ise tarihselliktir. Bilinç ve şuur bu durumda en temel moral konumda yer alırlar. Dilin aktarımı tarihselliği içermiştir ve aktarım bu yüzden en basit tanımı ile "amaçsaldır". Bu tam olarak açımlanabilmiş bir konu değildir ve ne yaparsak yapalım, kavramların ve dilin amaçsallık konumunu yeter derecede etkisiz kılamıyoruz. Bu konuda(tarihselliğin anlaşılması noktasında) en önde gelen filizof HEGEL`DEN kısa bir açıklama almak istiyorum,

HEGEL şöyle yazar; " üç tür tarih yazımından söz edebiliriz; 1-kaynaktan tarih, 2- düşüngenen tarih, ve 3- felsefi tarih. Birinci şıkkımıza HEREDETOS, Thukydides gibilerini örnek verebiliriz. Burada yazarın kendi tin`i ile yazdığı olayların tin`i iç içedir. Yazar hiç bir düşünmeye gereksinme duymaz. Zira olgunun tininde yaşamaktadır ve onu aşmış değildir.(filozof burada önemli bir noktaya temas eder. bu betimleme yalın halinde ortaya konmuş amaçsızlık içidne geçen bir anlatımdır).

İkinci yazım alanında "yazar", kendi zamanının ötesine geçmektedir. İstenen, yalnızca zamanda canlı bulunanı değil, ele alınan konu neyse onu, yani tüm geçmişi tinde bulunan bir şey olarak sergilemektedir. Nekadar tarihi konuları okusak bile aynı duyguları yaşayamayız.

Üçüncü şıkkımızda ki yazar, düşüngeyen tarihle bağlantılıdır. somuttur ve olduğu gibidir.""  

HEYWOOD şöyle yazar; " kavramlar, bizim onlarla düşündüğümüz, eleştirdiğimiz, tartıştığımız, açıkladığımız ve analiz ettiğimiz araçlardır"

Kavramlarla olan bu birlikteliğimiz, çizgilerin ve görülerin sanatla birlikteliği gibidir ve buradan nasıl ki bir estetik algıya bürünebiliyor isek; kavramlarla olan ilişkilerimiz sayesinde, bir anlama ile iç içe geçiyoruz.

Ünlü siyaset filozofu A. TOCGUEVİLLE şöyle yazar,; "kıyaslama yapmadan zihin nasıl yol alacağını bilemez."

Ünlü stoacı BOETHİUS şöyle yazar, "insan zihninin doğasına göre, gerçek düşünceleri savurup yanlış düşüncelere sarılınca, gerçek görüşü engelleyen zihinsel bir karmaşa bulutu yükselir"

 

son söz olarak,

Cehaletin bir dili var, burada kavramların en semiz edilmiş konumu yer alır; cehalet, düşünüşün dile gelemeyen olumsuzluğudur. Çünkü bu yüzden eleştiriye hep kapalıdır. Kendi içinde ketum bir zihin taşıyan cehalet, zamanımızın "kibar" anlamıyla üstünden ençok geçimceme sağlanan değeri konumundadır.   

 

GÜZEL BİR SÖZ;

"KOLAY ŞEY DEĞİLDİR MUTLULUK, KENDİMİZDE BULMAK ÇOK ZOR, BAŞKA YERDE BULMAKSA İMKANSIZ" (CHAMFORT)

 

 

Etiketler: ÇEVRESEL, TOPLUMSAL